Ankara’da üniversite öğrencisi bir grup genç, ele ele tutuşup bir çember oluşturmuşlar; arkadaşlık, dostluk, ülküdaşlık yakınlığını yaşamanın yanı sıra kendilerini yetiştirme, geliştirme çabasıyla sürekli uğraşıyorlar. Okuyacakları kitaplardan, katılacakları kültür programlarına ve sohbetlere kadar ortak arayış ve gayret içindeler. Bizim aziz dostumuz Ahmet Hoca’yı da hem rehber, hem dert babası, hem yol açıcı pehlivan olarak önlerine almışlar; daraldıkları veya tıkandıkları yerde ona sarılıyorlar. (Gençlerimizin ne kadar akıllı – ve cingöz – oldukları buradan anlaşılıyor…)

Zaman zaman bu gençlerimizin sohbet halkasına katıldığımız oluyor. Daha doğrusu bizi kıstırıyorlar. Eh, bizim gibileri bulunca ne yapacaklarını bilmek için kehanete gerek yok: İlgi duydukları fikrî, siyasî ve kültürel konularda konuşuyoruz. Türk milliyetçiliğinin yakın tarihi, kitaplar, bazı çetrefil meseleler veya geleceğe bakışlar vs. konular üzerinde sorular, cevaplar, bazen de hararetli tartışmalarla bizim dağarcığımızdakileri sağmaya çalışıyorlar. (Bu sağılmalardan kaç damla elde ediyorlar, bilemem…)

Yeni Ufuk’un her sayısını bize ve bazı dostlarımıza kendi elleriyle getirip ulaştırıyorlar. Dergi veya bazı yazılar üzerine sohbet ediyoruz. Elbette böyle bir derginin yayınlanması, muhtevası ve çevresinde genç insanların halkalanması; yürekten takdir ettiğimiz, alkışladığımız ve yenilerine örnek olmasını dilediğimiz bir güzel olaydır.

Geçen ay iki kız, bir erkek üç kişi geldiler, dergiyi önümüze koydular. Sayfaları karıştırıp, baştan sona gözden geçirdikten sonra, daha ferah, daha güzel bir dergi haline gelebilmesi için bazı düşüncelerimi ifade ettim. Derginin temsilcileri olarak tenkit oklarımın hedefinde üçü vardı. (Son zamanlarda bu gençlerimize karşı biraz saldırganlaştığımı biliyorum; acımaya da niyetim yok…)  Daha sonra, öğrenciler dışındaki insanlara, yani bizim gibilere bedelsiz dağıtılmasını doğru bulmadığımı söyledim.  Bu son sözümün cevabı anında verildi:

“Dergiyi size bedava vermiyoruz. Gelecek sayıda yayınlanacak bir yazı yazarak bedeli ödeyeceksiniz…”

Hadi bakalım… Gençlerin karşı saldırısı çok zekice yapılmıştı. O anda onlara hayır diyebilmek kolay değildi, kem küm ederek bunun olabileceğini söyledim. Bu sırada içlerinden birisi telefona basmış, gelecek sayıdaki yazımız hakkında Denizli’ye bilgi veriyordu. Eh, kapana kısmıştım, artık yazmaktan kaçış mümkün değildi.

Sonra Yeni Ufuk hakkında konuşmaya daldık. Bazı düşüncelerimi söyledim:

“Dergideki yazıların büyük bölümü, daha önce yayınlanmış makalelerden seçiliyor. Dündar Taşer, Erol Güngör, Galip Erdem, Kösoğlu, Serdengeçti, Arvasi… gibi büyüklerimizin bazı yazılarını tekrar yayınlamak elbette faydalıdır. Ancak bunlar, sayıları ve dergide tuttukları yer bakımından daha az olmalı. Ayrıca ben, gençlerimizin kendi yazdıklarını daha önemli görüyorum. Dergide sizin yazılarınız ağırlık teşkil etmeli. Sizler yazacaksınız, yazmalısınız. Bunun için vakit erken değil. Kitaplarını okuduğunuz insanlar, yazmaya sizlerin yaşındayken koyulmuşlardı…”

Söz bu oyluma akınca gençlerimize yüklenmeye başlamıştım:

“Sizler, yazmalısınız. Yazdıklarınızı kim okuyacak, kim beğenecek, gibi sorulara asla takılmayın. Büyüklerinizden veya çevrenizden takdir de beklemeyin. Bunun hiçbir değeri yok. Yani kimse okumazsa okumasın; kendiniz yazacak, kendiniz okuyacaksınız. Birbirinizin yazılarını tashih edecek, tenkit edecek, değerlendirecek ve yazmada adım adım ilerleyeceksiniz. Yazdıkça açılır, zamanla gelişirsiniz.

… Sizlerden kırk defa daha kıt kabiliyetli, kültür bakımından çorak adamlar çatır çatır yazı döktürüyor ve siz de kitap, gazete, dergi veya sosyal medyada onları okuyorsunuz.

… Bazı dostlarım var, müthiş birer kitap kurdu. Elli yıldır gürül gürül okuyan adamlar. Bunlar gerçek aydın. Ulaştıkları enginliği ve derinliği keşfedebilmek mümkün değil. Kimse onların farkında değil, çünkü yazmadılar, yazmaya girişmediler.  Sadece kendileri için okudular, sohbetler dışında onlardan faydalanan olmadı, meyvesiz ağaca benzediler.  

… Yazacaksınız gençler, yazacaksınız! Sadece okuyup, kendi küpünüzü doldurmanız yetmez. Okuduklarınızdan yazı fışkırmalı…

… Okuma ve yazmayı birlikte yürüteceksiniz.

‘Yazabilirim ama…’ diye başlayan mızmızlanmalar; korkaklığın, ödlekliğin veya tembelliğin ifadesidir. Korku veya tembelliği yenerseniz, yolunuz açılmış demektir.

…Yazmak için cesur olun, kendinize güvenin.”

Yaşlılar sınıfına girmeye başladım galiba: Yaşlılar, kendi yapamadığı, başaramadığı, beceremediği işleri yeni nesillerden bekler, gençlerin yapmasını ister. Bir yandan da “zamane gençlerini” beğenmezler. Kırk – elli yıl öncesinden söz ederken kendilerini hep destan – masal kahramanı olarak anlatırlar. Söz aramızda, ben onların o günlerini de bilirim…

Sohbetimizin bu bölümünü şöyle düğümledik:

“Yeni Ufuk’un gelecek sayısı için yazacağımız yazı galiba ortaya çıktı; size bu söylediklerimi yazayım. Yani insaf etmeden, hiç acımadan sizlere kamçıyla girişeceğim. Buna razı mısınız, yazayım mı?”

Üçü birden neşeyle atıldılar:

“Tamam. Çek kamçıyı…”

Bu yazının ulaşabildiği gençlerimiz, şaklayan kamçı vuruşlarından nasiplerini alabilirler.