Ah annem! Toprak tenlim. Türkü ellim. Evin huzuru, gül bakışlım. Gönül çeşmemde bülbül ötüşlüm. Hanemizin ahengi, dertlerimize deva veren rengi… Yüreğimin terennümü… Çayımın tomurcuğu… Burcu kokulum. Hayal gülüşlüm. Haykırışında sevgilim, duygusunda nağmelim. Sesi Türkçe’m, gönlü Türk’çem, sütü Türkçe’m!

Bu yazıyı Türkçemizin aklığına, annelerimizin sevgi ve letafetlerine ithaf ediyorum.

Türkçemiz, vefa gibi güzel, annemiz gibi bizden ve bizim, hatıralarımız gibi içimizdendir. Onda mûsıkî, mimari ve estetik vardır. Türkçemiz, terbiyemizdir.

”Biz mi bir rüyâ ve terbiye âlemindeydik? Çocukluk mu bize çevremizi böyle gösteriyordu? Büyükler mi çocukların yanında nasıl konuşulur, bunu tam bir titizlikle biliyorlardı? Belki de bunların hepsi bir aradaydı.” (Nihad Sâmi Banarlı, İman ve Yaşama Üslûbu, sayfa: 177)

Biz bir alemdeymişiz. Yalan değil, hayal değil, mübalağa yok. Kelimelerimiz taze, diri ve canlı. Hayat, bayatlama duygusu olmayan, taze zamanın sonsuzluğu içinde sürüyor. Yaşamak ve ölmek, bunlar yok. Ailemizin üzerimize titrediği, sıcaktan ve soğuktan sakındığı zamanlar… Kuş seslerinde ”gönül” kelimesini duyardık. Dut ağaçlarında dut yerken, kirlenirdik. Yere düşer, ağlardık. Yaramıza, annemiz koşardı. Aynı zamanda, kızar diye korkardık. İki zıt duyguyu bir arada yaşardık. İşte o zamanlardan, şimdi zihnime yansıyan mücevherler var.

Anne, gönül kelimesinin somutlaşmış hali gibidir. Banarlı’ya göre gönül, insanın duygu merkezi, yürekteki mânevi taraf demektir. Anne, hem yaramıza koşan cânân hem de kızacak korkusuyla beklediğimiz merhamet timsalidir. Anne, şefkat ve korkuyu bir yürekte tattıran gönül mûsıkîsidir.

Bana öyle geliyor ki, yürek, çocuğa babadan; gönül, anneden geçer. Çocuğun hayatla ve arkadaşlarıyla münasebeti babasına benzer, onu taklit eder. Bir de çocuğun bakışlarına dikkat edin. Bakışlarında anne vardır. Çünkü bakışlar, gönülden gelir. Çocuk bakışlarındaki güzellik, annenin gönlünde saklıdır.

Güzellik; Banarlı’ya göre, insanları sevmek, onlar için temiz ve iyi ruhlu olabilmekle başlayan büyük fazilettir. Fazilet sahibi annelerin çocuklarına bakışı, çocukça bakışın güzelliğini andırır. Bu sebepten, rüyâ ve terbiye âlemimiz, annelerimizin bakışlarında gizlidir. Banarlı’nın İman ve Yaşama Üslûbu kitabında ” esasen aldığımız terbiye, dikkatimizi kötülerle çirkinler üzerine değil; hayranlık ve alakamızı, iyiler, güzeller, terbiyeli gençler ve nur yüzlü yaşlılar üzerine çekiyordu.” diyerek verdiği cevapla, adeta anneliğin kıymetine seslenmektedir.

”Milli terbiye vazifesi, bir milli ve medeni vicdan borcudur.” diyor Banarlı. Unutmayalım ki vicdan, annenin sımsıcak telaffuzunda gizlidir. Bu telaffuz, derdimizde bir çığlığın, çağırışın karşılığını zamansız bulması gibidir.  ”An” hecesinin verdiği imdat duygusunun, zorluklar karşısındaki yardım arzusunun, ”ne” hecesindeki kucaklayıcı tavrını bulunca; telaffuzun sırrını ve ahengini duyacaksınız. Anne! Bu ses, merhamet, şefkat, vicdan ve güzellik sesidir.

”Baktım, konuşurken daha bir kerre güzeldin

İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde”

Bu, Yahya Kemal’in annelerimize ısmarladığı mûsıkîdir. Annelerin seslerinde, İstanbul’u duyduran bir mûsıkîdir. Tarihi duyarsınız. Adalet, erdem, hoşgörü ve sevgi şehri İstanbul’un taşı toprağı, annelerin sayesinde altın olur. Yahya Kemal, bu kelimeleri anneler için seslendirir. Türkçe’nin güzelliği, kelimelerdeki seslerdendir. Kelimelerin en güzel telaffuzları ise annelerindir.

”Anne” telaffuzunun yüreklerinize değen hissini anlayabilmek için, onun ak sütündeki temizliği dilinizde görecek, tavırlarınızda resmedecek, halinizde yaşatacaksınız. Yüreğinizde kaynayan bu ak süt, ”ana” olacak. Anadolu toprağına düşecek ve fetih coşkularını, onun size verdiği güvende duyacaksınız. Zira annelerin duaları ile Anadolu’da yiğitlik tohumlarının atıldığını unutmayınız. Gül bahçesine girercesine ölüme koşan yiğitlerin kulaklarında annelerin duaları vardır.

Sevmeyi her şeyden çok annenin gözlerinde ve şefkatli kollarında bulmuş bu milletin ”anne”ye verdiği değer, tabiî ki yüce olacaktır. Medeniyete atılacak adımlar, annelerin sıcak avuçlarında soğuk ayaklarımızın ısınmasıyla atılacaktır. Bu, his ve duygunun zuhuru değil; bilakis annelerin evlatlarına bakışındaki haykırıştır. Evlatlar, annelerin kurduğu dünyaya hazırlanan sorumluluk sahibi hakanlardır. Her evlat, annesinin hakanıdır ve her annede vücut bulmamış kahramanlıkların hikâyesi vardır.

Anne, mânâyı bulan ve buldurandır. İşte bu yüzden Türkler, mânâ üzerine yaratılmış gibidir. Kelime sayılarının azlığı fakat kelimenin mânâ fazlalığı, bunu gösterir. Madde, mânâ ile işlendikçe değer kazanır. Banarlı insanı, âleme mânâ veren varlık olarak tanımlıyor. Neşet Ertaş, ”kadınlar, insandır; biz erkekler ise insanoğlu” diyerek yılların sırrını anlatıyor. Anne, insana mânâyı ve kelimeleri bulduran varlıktır. İşte bu yüzden, ”gönüllerinde Allah’tan kopmuş bir ışık yandığına inanılan her insana mukaddes bir emanet gözüyle baktıran” annelerdir.

O, siz söylemeseniz de, gözlerinizden ” bir şeylerin olduğunu” anlayacak kişidir. Hastalığınızda şifalı ellerini yüzünüze sürecek, anne kokan çorbalar sunacaktır. Annedir ya hani, ne yaparsa yapsın, sonunda ”ne de olsa annedir” dedirttirir. Öyle mukaddestir. Muazzezdir. Vatandır. Vatan, anneleştiği için ”Anadolu” olmuştur.

”Yunanca Anatolos kelimesinden Türkçeleşmiş ve anneleşmiş Anadolu kelimesi şahlanır.” diyen Banarlı, annelerle kelimeleri şahlandırır. Banarlı şu güzel misallerle Türkçe’yi ve anneyi anlatır. ”Türkçe’de sebze isimleri, havuç, şalgam, patlıcan, ıspanak, pırasa hatta lahana ve karnabahar, pek de güzel adlar değildir. Türk mutfağı, bunların güzelliklerini galiba o çirkin adlardan o güzel lezzeti çıkarmaktaki sanata bırakmıştır.” Evet, bu kötü adlar, anne ellerine değdiği için güzelleşmiştir. Tatlanmıştır. Ve hatta sanatlaşmıştır.

Sanat, annededir. Lezzet, annededir. Sevgi annededir. Türkçe, annededir. Safvet, letâfet, iltifât annededir. ”İltifât, sözü en güzel, en sanatlı ve en üstün bir üslûpla kullanabilmek demektir.”(Nihad Sâmi Banarlı, Türkçe’nin Sırları, sayfa: 108)

Annelerin en güzel mücevherleri, evlatlarına sundukları iltifâtlardır. En güzel sanat, evlatlarına sundukları deyişlerdir. ”Hazıra dağ dayanmaz” gibi, ” akşam yatmak, sabah kalkmak bilmiyorsun” gibi, ”önce Allah’tan sağlık, sonra hükümetten aylık” gibi…

Dikkat edin; Türkçe, annenin en güzel sanatıdır. Dinleyin ve ondaki mücevherleri not alın.

Eşinin ve evlatlarının sevgisiyle örtünmüş kalbin terennümü, bizim ”anne” sesimizle yükselecektir. ”Anne” sesi, bir ses güzelliği ile dalgalanıp sevda, hasret ve vuslat gücüyle bütünleşmiş esrarlı sestir. Onda tecrübe ve sevginin tılsımı, Türkçemizin mûsıkî ve mimarîsi vardır.

Sizi, Türkçe’nin Sırları içinde, Neşet Ertaş’ın şu sözleriyle baş başa bırakıyorum.

”Ana haktır, sen bu sırra erdin mi?”