Bakınca başlığa ‘’bu dert n’ola acep?’’ demekten kendini alamıyor insan… Hatayî’nin 16. yüzyılda kaleminden dökülen ifadelerle bir ülkücünün muhayyilesinde yüzlerce farklı mana ve idrak telakkisi ortaya çıkmakta. Mana, ülkücünün güç merkezlerinden birisidir. Ülkücü, bir tepenin üstünden bakınca Anadolu’nun yaşadıklarına, ihtişamına ve yorgunluğuna, iç içe girmiş kavramlar, hisler, onu bir hayal âleminin kapısını aralamaya sevk edecektir. Hemen, daha evvel dinlediği, -Başbuğ’un- bir şehre girişi zihin sahnesine çıkacak, Tahsin Pehlivanoğlu’nun gür sesiyle arabanın yolunu açması ile Metin Tokdemir’in arka taraflarda kendini göstermesi kesit kesit gelecek gözünün önüne. Sonra bir kaldıracak başını, bakacak şöyle uzaklara doğru. Tarihin en şatafatlı günlerinden bir sahne var tahayyülünde, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri, arkasında o mübarek ordu ile girecek az sonra şehrine, bizimki gittikçe heyecanlanmakta, hemen aklına Ömer Seyfettin’in ‘’Aynı zamanda, birçok komitacı da karınca gibi sokaklara üşüşmüştü.’’ sözleri gelecek, çünkü bu memleketin manevî çehresi onu besleyen bir kaynak hüviyetinde. Kahraman komitacıları, Kuvay-i Milliyecileri düşlerken ara sokaklara dikkat kesilecek, ara sokaklarsa dar, acımasız ve zorba! Yirmi yaşındaki Bekir Koç’u görecek o sırada…  8 Mayıs 1980 Bekir Koç henüz yirmisinde Tokat doğumlu, işçi bir genç.  Kadife ceketinin kolları yamalı, ceketin kol düğmelerinden biri diğerlerinden farklı içinde balıkçı yaka kazağı, İspanyol paça koyu renkli pantolonu, ayağında hayli eskimiş yumurta topuklu iskarpinleriyle, yüzünde –bizimkiler hariç- bir gençte bulunmayan, acının, özlemin ve korkunun verdiği bir ifadeyle otobüs durağında beklemekte. Karşıda bir hareketlenme görüyor, belli o gördüğü dört genç karartmışlar gözlerini, kıyacaklar Bekir’e… Vallahi vuracaklar güpegündüz bu delikanlıyı. O sırada dört elden dört silah çıkmakta ve dört namlu Bekir’e bakmakta… Bir, iki, üç, dört, beş, altı ve daha fazla ateş sesi. Oracıkta ülkücü şehit… Ülkücü şahit! 36 yıllık uzaklıktan Bekir’i izleyen ülkücünün gözünden bir damla yaş süzülür, ne çare? Gitse, gidebilse keşke. Bir koşuda inse tepeden yardım istese hızırdan, veliden… İşte ‘’bu dert n’ola acep?’’ diyen burada alacak cevabını. Bir ananın yüreği yandı, bir eve ateş salındı, bir kardeş yalnız, bir baba feryatlarda ama daha büyük mesele var ortada bir vatan Bekir’siz kaldı…

Ülkücü aldı derdini omzuna yine daldı uzaklara…

‘’Ey gönül bir derde düş kim anda dermân gizlidir.

Gel karış bir katreye kim anda ummân gizlidir.’’

demiş Eşrefoğlu, bir katresinde umman gizli olanın yolunu aramak ister ülkücü. Anadolu’ya baktığı tepeden ecdâdını, ahfâdını görmek ister. Onun ilimle donanmış manevi dünyası pek müsaittir buna. Ademoğluna verilen en güzel sıfatlardan biriyle hitap ettiğimiz ülkücü, evinin balkonunda Dilaver Cebeci’yi görür o sırada elinde yavaş yavaş tüten sigarası ile, asırlar boyu söylenecek sihirli kelimeleri derlerken görmekte onu. Cebeci, o sırada ‘’Kahrolayım sevmedim ülküden başkasını, bir de seni çok seviyorum…’’ demekte ve şiirini kendi gibi tüm gönüldaşlarının, ülküdaşlarının kalplerine nakşetmekte. Bir yandan da zihin perdesinin arkasında hafifçe bir rüzgâr eşliğinde çalacak müziği tartışmakta, eserleri mukayese etmekte ve Itrî ile başlamayı düşünmektedir. Derken hareketli iç dünyası yine dertlenir, 15 Haziran 1972 tarihli bir gazetenin manşetini anımsar. Dertli dünyasında tasavvur ettiğinden bihaberdir, iliklerine kadar hissetmektedir acıyı… Manşet: Büyük Türk Milliyetçisi Dündar Taşer’i Kaybettik şeklindedir. Kendini bu yolda olmaya hazırlayan ağabeylerinin hocası, bir neslin, fikren yetişmesinde en büyük pay sahiplerinden, Büyük Türkiye’sinin, büyük ağası, Dündar Taşer’i hiç görmemiştir lakin iştiyakı sayesinde her an zihninde onunla muhabbet etme şerefine nail olmaktadır. Aklına geldikçe ona: ‘’ Dündar ağam, çoh görestim hardasan?/ Eller sanır; bir karanluk gordasan./ Mene göre Tanrı nerde, ordasan,/ Get cennette nebileri gör ağam,/ Muhammedin sağ yanında dur ağam…’’ demektedir. Bir devrin en mümtaz simalarından, fikir teorisyenlerinden Dündar Taşer’e olan muhabbeti, ülkücüyü dünyayı anlama, algılama ve yorumlama alanlarında otorite sahibi kılacaktır. Fikrinin ilelebet payidar olacağına, hısımları, ana-babası, tahayyül penceresi, sistemli ve disiplinli ilmî çalışmaları şahittir. Bin dermana değişmeyeceği derdi, Dündar Taşerlere olan muhabbetinin, yaşantısındaki tecellisidir…

Türk siyasî hayatında doktriner Türk Milliyetçiliği olarak karşılık bulan ülkücülük, zamanla kendi hüviyetini kendi belirler hale gelmiştir. Yani ayakları yere her saniye daha sağlam basmaktadır.  Devranın sırrını arayan, sorgulayan ülkücü aşkları ve tutkuları neticesinde sorgu kelimesinin insan zihninde canlanan tüm anlamlarıyla dönem dönem karşı karşıya kalmıştır. ‘’Nedir bu ahval? Ne olacak ben çıkmazsam meydana memleketin hali? Kalemimi silah, fikrimi kurşun belleyip dur demezsem bu zulme evladıma vatan bırakabilecek miyim?’’ diye sorguladıkça, sorgu odalarında buldu kendini ülkücü… Neden doğdun diye bile sordular, gelmişini, geçmişini, ailesini her şeyini sorguladılar. Çeşitli nakiselerle haşredilen ülkücüye iftiralar attılar. Ülkücü insan tipi çizmeye çalıştılar, onu –köylü- diye aşağılamaya çalıştılar. Bir de marksizmin temelde mücadele metodunun diyalektik olması hasebiyle zıtlıkları gıda edinmiş bir güruh –sağcı, faşist- tanımlamasının içerisine attı ülkücüyü.  Kendini milletine, devletine adayan üstelik buna hiç mecbur değilken talip olan ülkücüye yapıldı bunlar ve daha neler neler… Hâlbuki solculuk ‘’sosyal, entelektüel insan’’ kisvesi altında proleter diktatörlüğü kurma gayesinde buna biz dur diyeceğiz, bizim gençlik alt edecek riyayı, kutuplaşan dünyaya biziz derman. Akif’in dediği nesil biziz! diye bağırmasına rağmen ülkücü, zindanlar ardında dalga geçer gibi İstiklal Marşından mesul tutuldu…

‘’Fena fid devle vel mille’’ adlı Dündar Taşer’in devlet ve millet mefhumunda yok olmak manasına gelen tabiri ülkücüyü uzun uzun düşündürdü.” Azizi vakt îdik, o da zelil kıldı bizi.’’ Hüseyin Raci Efendi’den alınma bu satırı iyice idrak etmenin neticesinde sonuçlarını açık yüreklilikle ortaya koyan ülkücü sonucun dağılan bir Devlet-i Aliyye olduğunu, yeni bir başlangıcın ise Ziya Gökalp’in teorisinin Mustafa Kemal gibi bir liderde vücut bulması neticesinde üniter devlet sisteminin peyda olduğunu görmüştür. Milli şuurun, binlerce yıl önce yaşamış atalarından ona miras kaldığını iyi bilmektedir ülkücü. Kısaca örgütlü bir toplum sistemi olan devlette yok olmak, onun için yoluna baş koyduğu ülküsünün zaten bir gereğidir. Zira ölünce gömüleceği toprağın bile kendisinden incinmemesini düşünecek ve isteyecek kadar hayâ ve izan sahibidir. Devletinin ve milletinin, mukaddesatının tamamını her manada üzerinde taşıyan ülkücünün, şeref taşıyan nişanelerinden biri de Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in düsturuyla ‘’Fertler ölür, millet yaşar. ‘’ Yaşasın millet! diyerek milletin yoluna kurban olmasıdır.

Ülkücü bu memleketin böylesine zorlu dönemlerden, ahlâksızlıklardan, talanlardan geçmesine rağmen hâlâ ayakta olmasını; tarih öncesi çağlarda –milliyetçilik- yapan kağanların, Türk’ün özünü, geleneğini yaşatan her bir ferdin, bir işaretle Türkistan’dan Diyar-ı Rum’a gelip buraları Dar-ül İslam kılan Yesevi dervişlerinin, on beş ve on altıncı yüzyıllar itibariyle doğuda Horasan’dan Fırat Irmağı’na ve Kafkas Dağları’ndan Umman Denizi’ne kadar hüküm süren Akkoyunlular’ın, Harezm’den Fergana’ya kadar Özbekler’in,  Orta Asya’da Cetisu Nehri kıyılarında devasa bir alanda Kazak Hanlığının, Gazi Giray Hanın altın çağında, Karadenizin kuzeyinde Kırım Hanlığının, o dönem Türkistan’daki en büyük devlet olan, Çağatay Türkçesiyle ve eserleriyle sahib-kıran Timur İmparatorluğu’nun, Şamlı, Afşar, Kaçar, Çağırganlı, Karamustafaoğlu, Tekeli, Humuslu, Dulkadirlu, Varsaklar gibi Türkmen boylarından kurulmuş bugünkü Azerbaycan, İran, Ermenistan, Irak, Afganistan, Türkmenistan ve Türkiye’nin doğu kesiminde varlığını sürdürmüş Safevi Devleti’nin, batıda sonraları kaybettiği topraklarına altmış dört devlet kurulan Osmanoğulları’nın ve nice devletli Türklerin, Çoruh, Kızılırmak, Fırat, Sakarya kenarında eğleşip kutlu serüveni çağlayanların, Tuna kıyısından şehadet şerbeti içenlerin, Estergon’da can verenlerin, haddini bilip cem olanların, rüyasında âleme nizam verdiğini görenlerin, Süphan, Erciyes, Toros eteğinde göz yaşı dökenlerin, Türkistan’dan gelen çığlığa, Filistin’den kopan feryada, Bosna’da ağlayan balaya kulak tıkamayanların, her geceyi Kadir, her geleni Hızır bilenlerin, ağzı dualı ana, babaların hülâsa koskoca bir –çınarın-, şanlı zaferlerle kaim bu mazinin, tarih sahnesinde kudretli duruşuna, mücadelenin ruhuna ufk-u tulû niteliğindeki Türk münevverinin kıymetli fikirlerine, fena fid devle vel mille şuuruna erişmiş devlet adamlarının siyasi mücadelelerine ve ülkücülerin Türk cihan hâkimiyeti mefkuresinden beslenen her alandaki çalışmalarına bağlamaktadır.

Ülkücü, bu ihtişamlı tarihî mefhumları, kapıları ilme, sanata, edebiyata açılan değerli tahayyüllerle iç dünyasında birleştirip, o dönemlerde sık sık gezintiye çıkmaktadır. Öyle ya Atsız da Sona Doğru adlı şiirinde ‘’Herkes bir özleyişle yaşar… Ben de öylece,/ Altaylar’ın ve Tanrıdağ’ın çevresindeyim.’’ demekte ve ülkücünün kalpgâhında derin yankılar uyandırmaktadır. Daima bir özleyişle yaşayan ülkücü özlemini çektiği müreffeh Türkiye’nin ve Türk ellerinin tüm sosyal, siyasal meselelerine hâkim olma gayesiyle hareket etmektedir. Bunu yaparken pek tabii çağın gerekliliklerinden uzak kalmamaktadır. Aslında dünyada bunca dertle daha çok yaşamak isteyen, yaşatmak isteyen, her an tarihin derinliklerinde gezmesine rağmen gelecek hakkında planlar, stratejiler üreten bir gençlik yapılanması bulunmamaktadır. Yani ülkücü küreselleşen dünyanın, liberal-kapitalist sistemin, ortaya çıkardığı ekonomik, kültürel, politik, teknolojik ve sistemleştirilmeye çalışılan olguların, kutuplaşan dünyaya güya yeni bir soluk propagandalarının mahiyetinin farkındadır. Sunulan projenin ‘’vatanım ruy-i zemin, milletim nev-i beşer’’ şiarıyla, Siyasal İslamcılık ve Komünizmin ortak paydada buluştuğu millet mefhumunun değersiz kılınması, batı tarzı yaşam ve yönetim biçiminin, milletlere ait temel mefhumlara bir saldırı olduğunu, kültür dezenformasyonu hedeflendiğini iyi bilmektedir. Hâlbuki milli kültürler, ayrı ayrı değer yargılara sahip oldukları müddetçe anlamlıdır. Homojenleştirici özelliğe sahip küreselleşme, milli kültürleri anlamsızlaştırma derdindedir.

Ülkücü seyreylerken manzarayı, Anadolu’nun üzerindeki kara bulutları görür ve ‘’meselelerini’’ hatırlar… Meselelerimiz… Ezelden, ebede giden meselelerimiz. Bir insanı milliyetçi yapan şey neydi? Kısaca, milletine duyduğu tarifsiz sevgi. Peki, yetiyor mu? Pek tabii yetmemekte. Bunu Dündar Taşer’in şu sözüyle daha iyi idrak edebiliriz. ‘’Milleti sevmek elbette yetmez, ona hizmet için gereken şartları da haiz olmak lâzımdır. Ama sevgi astar boyadır, onu kaldırırsanız diğerleri kendiliğinden ölür.’’ “Milletler, tabiat ve tarihin eseridirler. Teşekkül tarzı, tarih ve yaşadıkları tabiattaki farklar, her millet için özel tarifi zorunlu kılar. Soy, dil, ırk, dilek, vatan birliğine sahip insanların topluluğu, şeklindeki bir tarif, bütün milletleri kapsamaz. Her milletin teşekkülünde bu şartlardan biri kanıttır. …Millet, beşeri bir vakıadır. Millet bir devletin yapımcısı, sahibi, hadimi veya tabii mahkûmu olabilir.” [1]  Şüphesiz, milletleşme müşterek kültür ve olaylar hadisesidir. Milliyetçilikse bu bağlamda bağlılık ve varlık duygusu neticesinde ortaya çıkan bir olgudur. Türk siyasi hayatında doktriner Türk Milliyetçisi karşılığıyla algılanan ülkücü, sıfatını Hakk’ın vazifelendirmesi olarak nitelendirmektedir. Ülkücü ‘Oku!’yandır, ülkücü olabilme şerefine nail olma kaygısı taşıyandır,  ülkücü öğrenendir, ülkücü yazan, yaşayan, hayal eden, çalışan, örgütlenen, seven her şeyden önemlisi ülkücü; düşünendir. Ülkücü düşünür ve Türk Milliyetçiliğini her alanda konumlandırmak ister. Ve der ki: Türk milleti kadir ve kadim bir millettir. Tevekkülün, tefekkürün Müslüman bir Türk’ün bünyesinde bulduğu haz tarifsizdir. Zillet ile hürriyetin ebedî mücadelesini hayatının odak noktası yaparak yaşayan bir Türk, içinde bulundurduğu amansız gayzı daima kendi iradesiyle kontrol etmesini başarmıştır. İşte tam da bu nedenle içerisinden dünya komutanları, adaletli hükümdarlar, kahraman çeriler, ulu bilgeler ve nice şanlı isimler çıkarmıştır. Her alanda donanımlı yöneticisi, müellifi, mütefekkiri, eğitmeni ve genci olan bir milletin ihyâsı şüphesiz çok zaman almayacaktır. Türk’ün ilk gününden bu yana, Türklüğün, Türkçülüğün, milliyetçiliğin gayesi işte budur.

Manevi huzurunu ilimle, irfanla donatan bir topluluğun fertleri, muhakkak milletinin nezdinde millet için var olduğuna inanarak, millet için yaşayıp, millet için çalışacaktır. Kendini milletine adayacak, çağın gereklerini idrâk edecek ve şüphesiz milliyetçilik davasında saf tutacaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki bu, biz Türk milliyetçilerini, dünyadaki tüm milliyetçilerden ayıran bir olgudur. Dünyadaki tüm milliyetçilikler bir ayağını kin dolu ırkçılığa ve emperyalizme basarken, başka milletlerin hürriyet ve istiklâline tecavüzü caiz görürken, tek dayanağını başka milletler üzerinde tahakküm etmek olarak nitelerken, Türk milliyetçiliği, Allah için adaleti esas alır ve aşağılamayı mutlak suretle reddeder. Türk milliyetçiliği, sadece bir toplumsal hareket türü ve bir siyasal ideoloji değildir, inançtır, dildir, bilimdir filhakika yaşam tarzıdır. Türk milliyetçileri inançlarını ‘’insanlığın kurtuluşu’’ olarak görürler. Yani ben yoktur, biz vardır, dava vardır. Böylesine içi dolu bir kavramın sancaktarları, tarih yapmaktan tarihini yazamamış milletinin meselelerine daima alakadar olmuşlardır. İnsanlık tarihinin güneşi olan Türk kimliği ilk gününden bu yana mefkûreler zincirine kendini bağlamış ve beş bin yıllık türküsünü yılmadan söylemeye devam etmiştir. Kurulduğu ilk günden bu yana Türk devleti, Allah’ın varlığını gösteren, onun birliğine delâlet eden, ona işaret eden her şey manasındaki âlemin yöneticiliği vasfını kimi zaman dillere destan olacak somut durumlarda, kimi zamansa Türk milletinin, Türk milliyetçilerinin zihninde canlanan fikir hareketleriyle ve hayalleriyle daima hükme hazır vaziyette bulunmuştur. Türk’ün bu her an patlamaya hazır bir volkana benzetilecek hazırlığının engin kaynağı fikridir. Yani ülkücü fikrin değerine işaret etmektedir. Pek tabii ülkücünün fikrî zeminine tehdit niteliği taşıyan kavramlar, ‘’çağın gereklilikleri’’ mevcuttu; modernizm ‘’eskiye göre yeni olmak’’ merkezli bir olguyken, postmodernizm ‘’modernizm sonrası’’ hüviyetindedir. Hassaten sanat alanında modern metindeki nedensellik ilişkisi, okura öngörü alanı açarken, okur kitleyi ve yazarı bir kalıba sokmanın zaruriliğini içermektedir. Postmodern anlayış ve söylem ise kalıpları reddetme arzusu güder. Sınır tanımamazlık içerir. İdeolojik davranışın, düşünsel taraflılığın ötekileştirmeye neden olduğunu düşünür ve akılcılık, mantık, bilim ve ilerleme kavramlarını dayatan modernist ve ideolojik düşünce biçiminin düşmanlaşmaya, darlaşmaya yol açtığını söyler. Ancak dönem, akım, söylem ve düşünce biçimi olarak nitelendirilebilecek bu olgu, bu yönüyle aslında bir ‘’anti’’ görüş, ‘’anti’’ taraf niteliği taşımamakta mıdır? Yani kural; kuralsızlık. Mantığı gütmemekte midir? Görünen o ki, postmodernizm; tanımlayıcılarının dahi fikir birliğine varmakta zorlandığı bir alandır.

<<Loyatard’a göre, ‘Gelişmiş toplumlarda bilginin durumu, ya da ‘meta anlatılara yönelik inanılmazlık’dır. ’

Kelner’e göre,’Teknokapitalizmdir.’

Jameson’a göre,’Geç Kapitalizm’in kültürel mantığıdır.’

Baudrillard’a göre,’taktikler, hipergerçeklik ve nihilizm dönemidir.’

Eco’ya göre,’Masumiyet çağının sonudur.’

Faucault’a göre ‘Bilmeceli ve rahatsız eden bir dönemdir.’

Touraine’ye göre, ‘Modernlikten çıkıştır.’

Berman’a göre,’Katı olan her şeyin buharlaştığı dönemdir. ’

Kroker ve Cook’a göre,’Bir panik kültürdür.

Bell’e göre, ‘Sanayi sonrası toplumdur.’

Sarup’a göre,’Muğlâklık dönemidir.’

Lipovetsky’a göre ‘Boşluk çağıdır.

Feyereband’a göre ‘Ne olsa gider dediği şeyin egemen olduğu dönemdir.’

Larrain’e göre, ‘Schopenhouer ve Nietzshe’nin felsefelerinden kaynaklanan kötümserlik ve rölativizmdir. ’

Gellner’e göre:’aşırı görelilik ve öznelcilik yanlısı bir akımdır ya da farklı bakış açılarına sahip Nietzsche ile Marx’ın yüzyıl sonraki buluşmasında Nietzsche’nin dans etmesine Marx’ın purosuyla verdiği karşılıktır. ’

Tüm bu tanımlardan görüldüğü üzere postmodernizmin anlamı hakkında birbirine benzer veya çok farklı birçok yaklaşım vardır. Bu da hala postmodernizmin kesin bir tanımının olmadığının göstergesidir. Bu noktada Gellner’in ifadeleri dikkat çekicidir:

“…Bu postmodernizmin ne menem bir şey olduğu hala açık değildir.  Gerçekten de postmodernizmin  göze çarpan özellikleri arasında açıklığa rastlamak olanaksızdır….Her şey bir yana, açık olan şu ki postmodernist inancın 39 ilkesi ya da postmodernist manifesto diye bir şey yok ki, ona bakıp içerdiği tasarımları tam anlamıyla belirleyebildiğimizden emin olalım.” 2

Tom Nairn’e göre histeri dolu olan plastik küreselleşme, bizi (insanı) her şeyin sonrasına, ‘post’una koyma eğilimindedir. Kapitalizmin kültürel mantığı olarak nitelendirilebilecek postmodernizm, kürselleşmenin en büyük kozu olarak sınıflandırılabilir. Yani değer yargıların ve mukaddes mefhumların her yönünün tartışmaya açıklığı söz konusudur. Bu bağlamda globalizmin yani kürselleşmenin silahı hüviyeti taşımaktadır. Oysa millet ve milliyetçilik kavramları ve üzerine çalışan sosyologlar şüphesiz bilim temelli hareket kabiliyetine sahiptirler. İnsan doğası ve mantık dairelerinde inceleme fırsatı buldukları bu olguları, kozmopolitlik, millet aleyhtarı liberalizm karşısında açıklığa kavuşturabilmektedirler.

Bahsedilen kavramların bir içeriği olarak sunulan; hürriyet, demokrasi, insan hakları gibi mefhumlar milletin birlik ve beraberliğinden daha aziz, istiklâlinden daha mühim değildir.  Ülkücü, çağın gerekliliklerini, oyun kurucuların istediği gibi değil, insanın, bilginin ve bilimin doğası gereği yapabilme yönüyle -en az beş bin yaşında uygar bir varlıktır.- Ülkücüler; ‘’İnsanlık âlemi içinde ne uşak olmayı ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen, şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır.’’ İnsan olabilmek için gerekli olan tüm donanıma sahip olmak gerekmektedir. Milletleri millet yapan ortak his ve olaylar silsilesidir. İnsanı bir millete ait hissettiren ise olanlar ile ölenlerdir. Tarih bir araç, değerler ise fikir betonunun harcı olarak düşünülmelidir. Millete ait bu temel mefhumların değersizleştirmesi, şüphesiz vahşi bir saplantı haline gelmiş ideolojinin ürünüdür.

Ülkücü, Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ındaki gibi ateşten bir denizi mumdan kayıkla geçmeye cesaret edecek bir yapı arz etmekle mükelleftir. Ülkücülük; bir iddiadır. Müddei ise iddiasını kanıtlamakla mükelleftir. Aksi takdirde tüm ‘’…izm’’ kavramları, millet hayatında dönülmez buhranlar çıkaracaktır. Âlem-i İslam’ın, refahı günden güne inkişaf edebilen ülkücüyü beklemektedir. Buna benzer tüm mükellefiyetler bu topraklarda yaşamanın tabiatında bulunmaktadır. Yüce Allah bizleri, mükellefiyetini göz ardı edenlerden, fikrî namusunu peşkeş çekenlerden, bilhassa -İrlanda’lılardan- korusun.

Ülkücü tepenin üzerinde oturduğu yerden Anadolu’yu hâlâ seyretmekte ve büyük bir milletin evladı olmanın gereklerini yerine getirmek için, milletinin ıstıraplarını, hislerini ve yaşadıklarını da göz önünde bulundurarak kendini bir dertler dünyasına bırakmakta. O dünya ki, onu mutlak doğruya eriştirecektir. İdeallerinin son durağı fena fid devle vel mille şuuruyla, mukaddes mefhumlarına zarar getirmeden yaşamaktır. İdeallerinin son durağı belki Ötüken’dir… İdeallerinin son durağı hakikatin sırrına ermektir. Ülkücü Türk cemiyetinin bünyesindeki en kuvvetli parçadır. Dünyanın meselelerini zihninde çözümleme kudretine sahip, memleketinin derdiyle dertlenme hissine talip, Anadolu’yu seyretmekte ülkücü ve görmekte sanal savaşları, görmekte kültürüne, medeniyet dairesine yapılan saldırıları. Değersizleşmenin karşısında, ‘’Kılıçkıran’dan Fırat’a, diridir Yusuf yüzlüler!’’ Bu mübarek tahayyül âleminde Kağanlar, Katunlar, Şahlar, Sultanlar, Sinanlar, Yunuslar, Alparslanlar, Itrîler, İbn-i Sinalar ve daha niceler, heybetlerinin sebeplerini, ilimlerinin inceliklerini, insanlığa kattıkları değerleri gösterirler, her alanda muzaffer olmanın sırrını verirler ülkücüye. Bu âbide şahsiyetler ordusunun muhatabı olmak ülkücü için gurur vesilesi, ilham kaynağıdır… Ülkücünün gözü, Anadolu’nun ve hatta dünyanın üzerinde!

 

Kaynakça:

[1] Türk Yurdu, Haziran 2007, İbrahim Metin, Dündar Taşer’in Millet ve Milliyetçilik Tarifi

2 www.ibu.edu.ba, Edebiyat Teorileri Ders Notları, Postmodernizm*