Fecrin ak çizgisi, tam da kavram üstünde olduğu haliyle, adeta yatık bir çizgi gibi belirmişti yine o saatlerde; ben bu saatlere hiç de yabancı değildim oysa. Bizim gibi geceden uykusunu satılığa çıkarıp, sabah da pahalıya alanların saatleridir tam. Yalnız bana bu sefer tanıdık gelmeyen şey, kendimi fecir vaktinde gözleme devam ederken bulmamdı; gayri ihtiyari belki ama son derece de şikâyetsiz. Öylece dalmıştım benden bilmem kaç ışık yılı uzaklıktaki yakınlığa. Fecrin beliren o ak çizgisinin üstünde, o anlık sona ermek üzere olan varlığından bir haber heybetli kara çizgi oradaydı henüz. Benim için dünyevi düşüncelerin pusuda olduğu ve fırsat kolladığı bir aralıktı kara çizgiyi görmeme tekabül eden. Bir hamle defettikten sonra onları, izlemeye devam ettim kara çizginin giderek hükmünü yitirişini.

Odamın penceresini ne zaman açtığımın farkında değilim, zamana değmeyen o zamanın büyüsüydü ya da daha titrek bir soluğu ak kara bir çekişmenin sürdüğü yerden içime çekme arzusuydu bana pencereyi açtıran şey. Tam o farkına varma anından önceki solumalarım belli ki pencerenin camına çarpa çarpa buğulamış, tan vaktinin kendine has rüzgârıyla nemlenen göz bebeklerimi şöyle elimin tersiyle incitmeden temizledikten sonra, fecri daha berrak görmemden anladım bunu. Bu doğrulamayı kafam kendiliğine yapmıştı neyse ki beni daldığım yerden çağırmadan. Çağırsa da kopup gelmek pek kolay değildi zaten, zira o sırada kızıllığının en cömert halleriyle gelmişti ufkun çizgisi, yine akla kara gibi yatay; teslimiyet bir eda ile.

Geçmişin eskitemediği bir duygu bunalımı esnasında, meramımı tarif etmeye kifayet olacak kelimeleri seçmiş ve iç geçirmiştim. İlk yandığı zamanı asla bilemeyeceğim, son söndüğü anın ise yanım yörem olsun istediğim bir kandile ve belki de eski bir radyoya hasretim bu ara diye; işte bu hali pürmelâle konu olan hasret, ruhuma temas eden bir vesileyle dinmişti. Geçen her saniyeyi daha önce bu kadar tenimde hissettiğimi hatırlamıyorum, zaman zamana değmiyordu belki ama emareler derimin üstünde, diken üstüne diken olmuş tüylerime mukabildi. Bu dehliz derinliklerin arasında beni bir an fecirden koparmaya yeltenen düşüncelerin hâsıl olması radyomun en kısık sesiyle bir yandan çalıyor olmasıydı sanırım. Bu seferki doğrulamayı yüreğim yaptığından aslında bütünüyle de kopmamıştım; fecrin ilk anda yatık bir çizgi gibi belirdiği ak tarafına, hâkimiyet yüklü bir yatık çizgi ile gücünü hissettiren kara tarafının arasına onlar gibi yatay giren kızıl ufuk çizgisi iyice genişliyordu artık. Genişliyordu ve genişledikçe, akı karaya karşı baskın kılıyordu; derler ya an bir armağandır hani, işte tam o andı bu. Sanki bu ana kadar hep çekmiş ama bırakmamışım nefeslerimi, öylesi bir duyguyla, feragat bir nefesi bırakıverdim dışarıya; fecre karşı yapacağım en azından bir fedakârlık olur belki diyerek. Kollarımı iki elimle ovalamama müteakip bir elimle pencerenin burgusunu çevirdim, o elimin boşa çıkmasını bile beklemeden diğer elim de radyomun kendisi gibi eski tip düğmesine uzandı kapatmak üzere.

Yutkunsam iyi olacaktı, sanki vücudum kendince bir şeyi tamamlamak arzusundaydı; bunu hissediyordum. Fecir vaktine doyasıya kalıp da yutkunmak, ziyadesiyle zordu. Zor olan aslında, asıl hayatımın fecirden bağımsız bir şekilde bu sefer de zihnimin içinde, tezahür ettiğince odanın içinde başlayacak olmasıydı. Asıl hayat, asıl hayatlar vardır; tatbikle tecrübesi mümkün değildir elbet, ama her insan bazen aynı dakikada, bazen de biraz dakika farkla iki hayat yaşar; farkında olduğu tek hayattır ya da hiç farkında değildir. Ben farkındayım, o meçhul diğer hayatın yerini yutkunmamın peşi sıra asıl hayatıma bırakacak olmasının farkındayım. Neyse, yutkunmak için dudaklarımın arkasından ve ağzımın içinden hissedebildiğim nispette dilim, damağım ve genzim asice tahriş ediyordu nefesimi; az önce fecirde nasıl alıp verdiğimi bile bilmediğim, hatta bir ara hiç vermediğimi düşünecek kadar habersiz olduğum nefesimi. Sızlıyordu, bu zor yutkunuşun bedeli ciğerlerimdeki havada oluşan anlamsız sızıydı. Sadece bu sızı da değil, yutkunmamla beraber mideme darp gibi inen ve muhtelif yerlerinde dolaştıkça o anlamsız sızıyı da tetikleyen bir acı suydu bedelin bütünü.

Fecir vaktinin odadaki yansıması ürkütücü bir loşluktu; karanlık değil ama aydınlık da değil, kör olası alacakaranlık diyenlerin haline bürünmüştü oda. Bana sağladığı da sadece, yatağımı kolayca bulmaktı. Fecri izlerken zaman nasıl zamana değmiyorsa ben de aynı ölçüde zamana değmiyordum, etrafımda hiçbir şey yok gibiydi. Çünkü o an, tam manasıyla armağan olan andı; sıyrılmadan önce yaşamakta olduğum o meçhul diğer hayattı. Şimdi ise asıl hayatlarda hep aynı olan, belki de dünyanın en karizmatik şeyi olan ıstıraplarıma biraz önce yutarak imge olarak adadığım o acı suyla baş başayım. Başım ise yastıkta, tahmin ediyordum; benim için tefekkür etme vaktiydi artık. Öyle ya, diğer hayatın bir daha ne zaman nasip olacağını bilemezdim. Tefekkür edip, asıl hayatı bir nebze de olsa diğer hayata benzetebilmeliydim. Nasıl ki yaşanma olasılığı olan iki hayat varsa, bunlardan asıl olan hayatta da hiçbir şey tek değildi. İnsanın yapabileceği en büyük şey ise tekleştirmek, yani çokluğun arkasındaki birliği görebiliyor olmaktı; tıpkı diğer hayatta bunun hep böyle olduğu gibi. İşte bu ancak, başım hazır yastıktayken adam akıllı bir tefekkürle mümkün olurdu, hiç olmazsa uyumadan önce bunu yapabilir ve aynı hazla dalabilirdim uykuya. Benim yaptığım tefekkür içinde bir başka tefekkürdü adeta. Zihnimi kurcalayan şey, şu başımın yastığa düşüş anıydı, o anla beraber başlayan muhasebeydi. Bu muhasebe insana verilmiş bir şans değildi bence, insanın tefekkür ederek yarattığı kendi şansıydı. Sahi ne gaddar olurdum şu muhasebe etme anını, başım yastığa düşüverdiğinde yakalayamayan bir insan olsaydım.

İnsan buydu işte gibilerinden bir nida, sine duvarımı yıkıp geçmiş ve içimde bir çığlık gibi patlamıştı. İnsan, ya hayatında nadiren yaşayacağı diğer hayatında insandı ya da hiç değilse asıl hayatında diğer hayata yaraşır bir mana yakalayabildiği anda insandı. İşte bu insanın değeri de daima kendinden menkuldü. Yatağın her yerinin aynı sıcaklığa ulaşmak üzere olduğu sırada aklıma gelen bir efsane, kendi manasını kendisi yaratan insanın değeri nasıl kendinden menkuldü, bunu bir kez daha kanıtlamıştı bana. O büyük tutkusunu düşündüm Süleymaniye Camii’nin bakıcısının, tutkuyla bağlandığı şey Süleymaniye Camii’nin fotoğrafıydı aslında; kendisi küçükken iş için İstanbul’a giden babasının dönüşte hatıradır diyerek memleketleri Van’a getirdiği fotoğraf. Nasıl da en büyük ideale dönüşmüştü, o en büyük tutku dedim. Onu Süleymaniye Camii’nin bakıcısı yapan olay, yirmili yaşlarında İstanbul’a gelip camiyi görmesiydi. Bir kere gördü ki bir türlü ayrılamadı oradan, eminim hiç karşılık beklemiyordu uzun uzun camiyi seyredip bir namaz eda ettikten sonra temizlemeye başladığı yapraklardan, baktığı çiçeklerden ötürü. Aldığı karşılık olmuştu, caminin imamı tarafından bakıcı olması rica edilmişti kendisinden; bu bir karşılık değil tutkunun zaferiydi diye iç geçirdim. Sadece imamın ve kendisinin yerini bildiği, caminin üst katlarında bir oda verilmişti ona. Efsane der ki; Süleymaniye Camii’nin bu odasından bakınca İstanbul’un en güzel manzarası görünür, böyle eşsiz bir manzarayı izlemeye nail olmak da ancak derin bir tutkuyla mümkün olur. Kendi manasını kendisi yaratan insanın, değerinin kendinden menkul olmasına tam da bu efsanedeki bakıcı örnekti.

Göz kapaklarım irademin dışındaydı, uyumamın öncesine dair hatırlayacağım son şeylerden biri Süleymaniye Camii’ne gizem katan bu efsane olacaktı. Son bir kez daha irademi davet ettim ve bu sefer hayalimden hızlıca geçen şey Süleymaniye Camii’nin o odası oldu, şu an içinde bulunduğum odanın etkisine maruz kalan oda tasavvurum iyi bir tahayyül imkânı vermedi bana; kolay olamazdı elbet. Mimar Sinan’ı okuduklarım nispetinde, keza Kanuni Sultan Süleyman’ı da öyle; tanıyordum onları ve böyle bir cami nasıl mümkünse öyle bir oda da mümkün diyordum. Hani diyor ya Mehmet Akif; bir Süleymaniye’yi yıkmak için iki ırgat ile bir balyoz kâfidir, ama yeniden yapılmak istenirse bir Süleyman ve bir de Sinan lazımdır diye. Benim kalple tasdik edip de dille ikrar edemediğim hislerime teyit oluyordu tam anlamıyla.

Süleymaniye Camii’nin o gizli odasında gecesini geçiren bakıcının tanıklık ettiği ilk şey, eşsiz İstanbul manzarasına tema olan bir fecir vaktiydi belki; belki benim bir an yaşadığım o diğer hayattaki fecir vakti, o fecir vaktiydi; belki ben tam o anda kendi odamda değil de Süleymaniye Camii’nin o gizemli odasındaydım.