Dündar Taşer’e

Şehirleri, ağaçları, insanları okumak lazım. Ardıç ağacını okumak lazım. Ardıç kuşunu okumak… İstanbul’da Bukeleon Sarayı’nı okumak lazım. Ankara’da Hacı Bayram’ı, Augutus Tapınağı’nı; İstanbul’da Ayasofya’yı, Çemberlitaş’ı okumak lazım. Hacı Bayram’a Augustus Tapınağı’na dergâh yaptıran neydi, soruyor Ahmet Hamdi Tanpınar. Neydi acaba? Ya Hz. Peygamber’in büyük dedesine Bukeleon Sarayı’nı anlattıran? Binaların insana söylediği sır hangi dildendir? Şehirler ne anlatır insana? Peki, bir taş? Dündar Taşer’e övgüler yazdıran bir taşın insanlardan beklediği nedir? Tarihin bizden istediği?

”Lisan, insanlara düşüncelerini gizlemesi için verildi” diyor İskender Öksüz. His ise, düşünceleri ateşlemek için değil mi? Binaların gizlediği ve anlatmak istediği nedir? Gelin Dündar Taşer’e kulak verelim. ”Çemberlitaş kalbini attığından beri daha zalim ve gaddar olmuş, ruhunu saklamak ve içinin isteklerini dışa vurmamak için, iradesini çelik çemberler haline getirip dışarı sarmıştır.” 1970’lerde bunu anlatan Çemberlitaş, 1870’lerde kalbini sırlı mı tutabilmişti? Dündar Taşer, Çemberlitaş için ”İstanbul’un vasıflarını en iyi temsil eden abide” diyor. Niçin? Çünkü o taşa mana veren, o taşı konuşturan insanlar yüzyıllardır varlar. 1070’lerde vardı, 1870’de de varlar. 1970’de de vardılar. Ve o insanlar 2070’lere hislerini taşıyacaklar. Yüzyıllardır olan ve yüzyıllara isimlerini nakşeden insanlar mı inşa etmişti bu taşı? Hayır! ”Onu kimse inşa etmemiştir. Yaradan tek başına ve dimdik duran bu sütunu ezelden var etmiş, sonra ona uygun bir zemin olsun diye İstanbul’u yaratmıştır. Bana hep bu hissi verir” diyor Dündar Taşer.

Taşa bu hissi veren estetik midir? Yoksa Taşer’in tarihten beklediği insan mı? Tepesine nice heykeller yapılmış da hazmetmemiş. İnsanların heykellerini tutmamıştır hiçbir zaman. O, insanların ruhu ile bakmasını beklemiştir. Öyle bakarsan ”kendimi ele veririm” demiştir. İnsanlardan bedenlerini aşmasını beklemiştir. Hissedilmeyi beklemiştir. ”Bu taş, buraya dikildiği andan itibaren benimdir.” denilmesini beklemiştir. Bu neyi gösterir? Şunu; his ve sahiplenişi…

”Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabının başlangıcı bu açıdan çok manidar. Tahrip olmuş bir binanın nasıl kurtulacağı ile ilgili arayışlar neticesinde, ahşap temelin üstüne beton bina yapılması… Manidarlığı buradadır. Tarihten kopuk talihsizlik, temelsizlik… Bu, bir milletin kaderini göstermektedir. Taşlara, cisimlere verilen değer ve estetik, bir milletin kalbinin nasıl işlediğini göstermektedir. Roman, -eğer tabiri caizse- Snelman’ın her şeyi baştan ele alarak, temeli ahşap kurulan binayı ahşap devam ettirmek için mücadelesini anlatıyor. Kaybolmuş ve hisleri çalınmış bir milletin öğretmeninden doktoruna, çöpçüsünden memuruna ”ortak ve yüksek, temelleri sağlam” kültür ve his verilmeye çalışılıyor. Bu yüzden, ”milleti ne yaparsa yapsın, millete rağmen millete sahip çıkarak his vermeyi” kendine vazife edinmiş insanları eğitiyorlar. Söz başları şöyle; ”Milleti unutmayınız!”, ”Bizler, milleti uyandıracak olan…”

Millete sahip çıkmak demek, milletin değerlerine sahip olmak demektir. Bir taş dahi olsa! Mana da buradadır. Sahiden, cisimlere dahi insanca’sına yaklaşan bu milletin değerlerine sahip çıkmak… ”Işığı kapat” demek yerine, ışık incinmesin hesabı ”ışığı uyut”, ”ışığı uyandır” diyen böylesine ince ve narin aklı ne ile anlatabiliriz? Mesele, taş değil; insanımızın o taşa hissidir. İşte insanla ilgili mevzularını halletmiş milletimizin medeniyeti ortadadır. Kurduğu vakıfların vazifeleri, binaların estetiği ve her şeyden öte kuş evleri… Hangi hissin, hangi ince aklın yansımalarıdır?

Bugün birbirimize olan inançsızlığımızın sebebi de o taşa olan hislerimizin yok oluşudur. Yattığımız yatağı okşatan, hayvanlarla konuşturan, cisimlere insanmışçasına yaklaştıran bu his, tekrar yaşatılmak ve canlandırılmak zorundadır. Bu arada ifade etmezsem sancısını yaşarım. (Hayaller âleminde yaşamadığımızın farkındayım.) Bu hissi yaşamakla fikirlerimizi ateşlemeliyiz. Biz, herkesin reddettiği yerde sahip çıkacağız. Kim boş işler yaptığımızı düşünürse düşünsün. Kimler iz atarsa atsın. Biz, işte onların gevezelik ettikleri zamanda bu hissi yaşamalıyız. Onların gevezeliklerinden kandırıldıkları yerde biz, azmimizin teriyle hasretliğimizin muhabbetiyle buluşmalıyız. O taşa hissi yaşamak ve hem sahiplenmek, bizim aşkımızın tezahürüdür. Dünyaya bakışımızın anahtarıdır. Fakat, ne yazıktır ki, bu hissi de herkesten beklemek de aşkımızın kusuru olmuştur. Ancak, bu kusur aşkın değil, bizimdir. Çünkü o hissi yaşatmayı düşündüğümüz insanlar, verdiğimiz değeri suistimal etmektedir. Hissimizi ihmal etmektedir. Sadece ihmal mi? Günümüzün problemlerinden olan muhabbetsizliğin ve samimiyetsizliğin kaynağı nereden? Kimseyi dinlemiyor ve dinlemeden yargılıyoruz. Öyle ya, bizim haklı olmamız gerekmektedir. Haklı olmak, yeterli sebep midir? Dinlemeyi bilmediğimiz gibi konuşmayı da bilmiyoruz. Başımıza ne geldiyse bu ölçüsüzlüğümüzden gelmedi mi? Bu ölçüsüzlük, ilk önce o taşa hissimizi yıktı, sonra medeniyetimizi. Dolayısıyla tarihe bakışımızı yıktı. Bu durum, zamanla o taşı da yıkacaktır. Öyle değil mi?

Ne toprağa eğilip kulak verdik ne de denizin sesine ses. Dışarıya uyum sağlayamadık, içimize küstük. İçimize bile dışımız için yöneldik. İhtiyacımız olduğu için gönlümüze yöneldik.

İnsan, taşa bile his besleyebildiği sürece insandı. Bu his ile idrak süzgecini dünyaya açabildi. Bu his ile taşı, medeniyetleştirebildi. Bir taş, Süleymaniye Camii’nde bulunduğu sürece, medeniyet abidesiydi. O yapıdan ayrıldığı zaman kuru bir taştı. Çemberlitaş da kendisini İstanbul’a kabul ettirebildiği için diyor Taşer, medeniyet abidesiydi. İnsandaki bu his ile medenileşebildi. İşte insanın bu hissi, insanı beşerden ayırdı. Beşerlik, insanın dış görünüşü ve madde tarafıydı. İnsan beşerleştikçe şaşardı, bu yüzden. İnsan, insan olmaya niyetlendikçe kemale erebilirdi. İşte bu kemal, ”eşref-i mahlûk”a kadar uzandı. His’ti ve duyduğu manaydı, insanı bedeninden kurtaran. Dündar Taşer için Çemberlitaş, bize Taşer’in hissini veriyordu.

Çemberlitaş’ın insana söylediği sır vardır. Histen uzaklaşan insanın kalbi taşlaşır. Ancak insan kalbi, o taşı hissettiği sürece taşı bile yumuşatır. Bizim meselemiz de, bu hisler ve böyle kalplerdir.

Bir yapıyı yapan mimar ya da ustalar, yaptıkları esere bir mesaj yüklemeseler dahi, hatta o yapının estetiğini düşünmeseler dahi, o yapıyı düşünen ve onda estetik bir ruh arayan insanın hisleri; bu eserin ne zaman yapıldığına değil, yapıldığı zamandaki medeniyet anlayışını soracaktır. Bu soru, yüzyılları birbirine bağlayan hissin sorusudur. Taşer’in Çemberlitaş’taki hissi ile o eserin yapıldığı zamanlardaki his aynı olabilir mi? Aynı değil muhakkak. İşte bu sorunun size verdiği tecrübe, o taşın insanlardaki hislerini etkileyecektir. Hissin söylettirdikleri ilmi değil, lakin sanatsal yanını ortaya çıkarması bakımından önemlidir. Zira dediğimiz gibi, bu his cisme bile insanca yaklaşmayı öğretir. Işığı kapattırmaz, ışığı uyutturur.

His, insanın şahsiyet kazanmasıyla cemiyette sorumluluk alması gerektiğini vurgular. İnsanla ilgili sorumluluklarını yerine getiren insan, artık hayvanların haline içlenir ve onları soğuktan korumaya çalışır. Ağaçlarla konuşur. Cisimlere hitap eder. Selam verir. Merhaba der. Bu his’tir, medeniyet kurduran! Kültür yaratan! Bu his, şüphesiz ilmi değildir. Ancak ilmin kaynağıdır. İnsana soru sordurur. Zihniyeti, dolayısıyla ilim zihniyetini etkiler. Taşer’in tabiriyle his, fikrin barutudur.

Çemberlitaş, 330 yılında İstanbul’a dikildiğinde Konstantin heykelini yaptırır üzerine. Sonra sırasıyla  Julianus, Theodosius, Komnenos. Yıkılmıştır hepsi. Atmıştır üzerinden. İzin vermemiştir. Krallar, imparatorlar, padişahlar geçmiştir de o ayakta kalmıştır. İşte, onu ayakta tutan imparatorların heykelleri değil, hisleridir. Bedenleri değil, gizli isimleridir.

His, tarihi yaşayan insanın yaşadığıdır. Yüzyılların insanlarını birbirine bağlar. Fatih’e ”Roma Kayseriyim” dedirten bu taştır belki de. Mimar Sinan’a Süleymaniye’yi yaptıran bu taştır. Bir millete medeniyet kurduran bu taştır. Medeniyete koşacak olanlar, taşı hissedenlerdir. His ile fikirlerini ateşleyenlerdir. Bu yüzden, medeniyeti hareket eden ölüler değil; hareket etmeyen hisler kuracaktır. Fikirler harekete geçirecektir.

Hisleri ile fikrini harekete geçiren şahsiyetli adamlar merhaba size… Merhaba…