<<Ah! Baksana yine geliyor bizim deli!>> dedi ufaklık yanındaki kavruk tenli çocuğa. Güneşin tenine yanık buğday rengini işlediği çocuk, başını gayriihtiyari kaldırıp toprak yolda kendi hâlinde adımlayan meczuba bir göz attıktan sonra hemencecik meşgalesine dönmekte tereddüt bile etmedi. Şimdi deliyle divaneyle uğraşmaktan çok daha mühim işleri vardı. Daha az evvel ip gibi dizdikleri âşıkları kardeşi kuvvetli bir atışla dağıtmış ancak tek bir âşıktan ötesini kazanamamıştı. İşte şimdi bu kavruk çocuk için zafer vaktiydi. Bu esnada ufaklık tekrar dürttü: <<Bak bi’! Yine oturmuş oraya boş boş göğü seyrediyor.>> Ağabey dişlerini sıkarak hiddetle kardeşine gözlerini dikti ancak sükûnetini korudu. Küçük olan, ağabeyinin hışmına aldırmaksızın tekrar, <<Biz gölgede bile yanıyoruz! Bu deli de güneş gördü mü hemen peyda oluveriyor!>> diye kendince söyleniyordu ki artık kelimeleri ağzında tutmakta zorlanan ağabeyi celallendi: <<Ne deliymiş ya Hû! Her rastlaştığımızda sanki ilk kez görüyormuşuz gibi şaşırman yok mu? Hakikaten ben de buna şaşıyorum! Deli işte, adı üstünde! Yemek bulursa yer, yatacak yer buldu mu yatar. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz. Ha! Bi’ de bizimki ötekilerden başkaca, güneşe bakar durur! Bizimki zırdeli herhalde… Böyleleri de hep bizi bulmaz mı zaten?>> <<Öyledir herhalde bilmiyorum ki; ben hayatımda başka bir deli görmedim. Ama nenemin anlattığı bir hikâye vardı ya hatırladın mı? Hani nenemin çocukluğunda şu karşı dağın yamacında bir deli varmış. Uyku nedir bilmezmiş gibi sabah akşam taşa toprağa baka baka gezer dururmuş.>> <<Karıncalarla konuşurmuş bir de. Ne yaptığını sorduklarında da ‘muhabbet’ dermiş sadece.>> <<Karıncalarla da muhabbet mi edilir canım!>> <<Böyle işte hepsi çeşit çeşit.  Neyse artık boşver delileri de aşığı nasıl attığımı izle. İzle de öğren nasıl oynanıyormuş bu kemikler!>>

Günâşığı, yıllara mağlup düşmüş ancak hâlâ sahibinin gözünden düşmemiş küçük hasırının orta yerinde dizlerinin üzerinde yavaşça doğruldu. Üzüm karası iri gözlerini kısarak baktığı güneşte bir şeyleri bulmayı umuyordu belli ki. Bize göre birkaç dakika ona göreyse belki de asırlar süren bir süre öylece göğe bakakaldı. İçi gidiyordu… Yüreği yanıyordu… Ama ne çare! Aradığını bulamayan yüreğinin ateşi daha da harlandı. Başını hafifçe toprağa eğdi. Toprağı görmek istediğinden değil;  güneşe bakmak istemediğindendi bu hâli. Ancak bir anda silkiniverdi. Dudakları büküldü, elmacık kemikleri kendine acır vaziyette yukarı kalktı, o güzelim gözleri onulmaz bir ıstırapla kısıldı. Kendinden iğrendi. Güneşe bakmak istememe düşüncesi bile bin türlü eziyetten beterdi. Biçare gönlüne kara çalındığını hissetti. Bir defa daha güneşi iri gözleriyle okşama cüretinde bulunacaktı ki takati yetmedi; esrük başı, hasırın kamışlarının birbirinden ayrılmaya çabaladığı köşesine düşüverdi.

Baba Sultan yanındaki yabancıyla ettiği sohbetin daha ortasında olmasına rağmen gözü Günâşığı’na ilişir ilişmez ustaca sözü neticeye bağladı. Köyde o gece için konaklayacak olan atlı yolcunun bu durumu anladığıysa muammaydı. <<İşte böyle.>> dedi zât. <<Bizim yoğrulduğumuz bu kutsal topraklarda delilik akıl hastalığı olarak görülmez. Doğru ve tabi bir şeydir…>> Baba Sultan’ın başını usulca Günâşığı’na çevirmesi yolcunun da bakışlarını aynı yöne sevk etti. Yolcunun dudaklarında hafif bir tebessüm, bakışlarındaysa meraklı parıltılar kalmıştı.

Baba Sultan Günâşığı’nı şefkatli bakışlarıyla bir müddet okşadı. Bütün bir Türkistan’ı görüyordu bu delide. Kömür karası saç tellerinin aralarına karışan kum taneleri sanki Horasan’ın mübarek topraklarıydı. Sanki tenini yalayan güneş, ışığını Semerkand’tan almıştı. Yorgunluktan kapanan gözleri sanki Anadolu’yu keşfe gelen Çağrı Beğ’in kutlu bir millete hizmet etmenin verdiği tatminkâr bir yorgunlukla kapanan gözleriydi. Şimdi şuracıkta öylece uzanıyordu; Yesi’nin kıyısından usulca akıp giden Sır Derya gibi…

Uzun bir müddet sessiz kaldıklarını fark eden Baba Sultan’ın eli, genç yolcuya elli arşın ötedeki tekkeyi işaret etti. <<Şu gördüğün Yesevî ocağıdır evlât.>> dedi. <<Suyundan nasiplenen çok olur amma suyun müptelâsı olan pek azdır. Bu su ki kaynağı Türkistan derler, gönüllerin tahtı bir diyardır. Oradan çıkıp da bu kutlu topraklara gelene değin önüne çıkan her ‘can’ı beslemeye and içmişçesine gönülleri sular da sular… Diyeceksin ki hiç mi eksilmez bu su? Tövbe de evlât! Ne eksilmesi? Tersine, her bir gönle bir damla bıraktıkça artar da çağlayan olur.>>

Yolcu Türkistan adını evvelden duymuştu duymasına amma şimdi tahayyülünde bambaşka bir Türkistan vardı. Bir an kendini Yesili Hoca Ahmed’in dizinin dibinde hissetti. Ata Yesevî’nin hikmetleri gönlüne akıverdi:

<<Marifetin bostanında canını veren,

Muhabbetin meydanında baş oynayan,

Hakikatin denizinden cevher alan,

Dalgıç gibi o denizden çıkmaz olur.>>

Genç yolcu bir an için duraladı. Kafası karmakarışık ama gönlü pınarın gözünden çıkan su kadar berraktı. Gözleri Baba Sultan’ın gözleriyle buluştuğundaysa artık kafasında tek bir sorudan gayrısı kalmamıştı. Aradığını bulmak ümidiyle Baba Sultan’a döndü ve <<Peki ya bu suyun müptelâsı olmak için ne yapmak gerektir?>> diye sordu. Baba Sultan’ın dudaklarında tam da bu suali duymak ister bir tebessüm belirdi. <<Bakmaktan evvel görmeye niyetlen evlât. Bu, hakikat yoludur.>> dedi ve gözleri uyur uyanık hâlde az ötede duran Günâşığı’nı buldu.

Günâşığı yığılıp kaldığı emektar hasırdan başını usulca kaldırıp batmaya yeltenen güneşe hemencecik baktı amma göremedi.

Günâşığı toprağın üzerinde doğrulurken hasırını öyle özenli katılıyordu ki görenler elindeki örtüyü kutsal bir emanet zannederdi. Ayağa kalktı. Hasırını koltuğunun altına sıkıştırdı. Kendini kaybetmiş de arıyor gibi toprak yolda yürümeye başladı. Istırap çektiği ne kadar da aşikârdı. Başı, bugünlük, son bir kez daha bozkırın ötesinden batan güneşe döndü. Yine göremedi. Ama görmeliydi. Gönlü, göreceği şeyi özlüyordu. Günâşığı, bugün değilse bile yarın muhakkak özlediğini görmeliydi.