Yıllar önce henüz lise sıralarında dirsek çürütürken Atsız’ın ‘‘Bozkurtlar’’ romanını okumaya başlamıştım. Ne gariptir ki tüm o heyecanlı sahnelerin dışında aklımda kalan tek ve bir o kadar da ilginç bir sahnenin 8 yıl sonra aklıma düşeceğinden habersizdim. Bir filozoftan ders alan -bana göre misyoner- Yamtar’ın verdiği tepkileri hiç unutmam. Hatırladıkça bir tebessüm eder, haklıymış derim. Filozof tüm insanları aynı Tanrı’nın yarattığını söylediğinde Yamtar, ‘‘Bu uyuz Çinlilerle bizim Tanrı’mız bir olamaz’’ derdi. Öyle ki Yamtar’a göre felsefe karın doyurmayan boş bir uğraştı. Yamtar’dan bugüne ne değişti diye sorarsanız, aslında aynı tas aynı hamam devam ediyoruz diyebilirim. Ne de olsa günümüzde yaşayan Türk halkı efkârlanmaktan hoşlanmaz, daha çok kafamızı dağıtacak şeylerle ilgilenmeyi sever. Efkâr, fikir kelimesinin çoğulu demektir. Dağılan efkârımızı toplamak için bir tefekkürdür başlayalım. Elbet katılanlar olacaktır. Bizimle aynı şekilde düşünmeyenler olursa işte kâğıt işte kalem, hodri meydan…

Eskiden bir reddiye geleneğimiz vardı. Kırmadan, dökmeden eleştirir, yeri geldiğinde taşı gediğine koymaktan çekinmezdik. Şimdi de öyleyiz aslında, taşı gediğine koyuyoruz koymasına ama altında kırılanları hiç önemsemiyoruz. Herkesi affedebiliyoruz ama bizden olanın gözünün yaşına bakmıyoruz. Felsefe neden gerekli? Felsefe olmadan bir medeniyet inşa etmek mümkün müdür? Hayır, felsefeden mahrum olmak yok olmayı istemekle eşdeğer bir gaflettir. Çünkü felsefe medeniyetlerin oluşturan kültür kodlarına mana vermek gibi bir işlevi üstüne alır. Manayı, cevheri yakalamak var olan nesnenin özüne inmeyi sağlar. Mahiyeti ile anlama gayreti insan olanı otomat olandan ayırır. Sözü edilen varlığın hakikatine ulaşmak gereksiz hurafelerden arınmak için felsefe şarttır. Bakın bizim bir Yunus Emre’miz var. İnsan telakkisi, anlam mesafesi için hep ona müracaat ederiz. Yunus’ta insan kodunu çözer bilinç taşıyıcısını anlarız. Diyor ki:

‘‘Biz dünyadan gider olduk,

Kalanlara selam olsun

Bizim için hayır dua

Kılanlara selam olsun’’

Metafizik çağrışımların fazla olduğu bu dörtlüğü anlamakta zorluk çekiyorsak metafizik bir endişe taşımadığımızdandır. Metafizik bir endişe olmadığında insanoğlunun manayla ya da değerlerle pek bir ilişkisinin olmadığı görülüyor.  Basmakalıp davranışlar ve toplumsal alışkanlıkların dışında yaptığımız eylemlerin bir anlamı olması gerekmez mi? Neden mezarlıklarımız şehirlerimizin dışına taşındı. Ölmekten mi korkuyoruz, hayır. Öleceğimizi hatırlamaktan korkuyoruz. Ölümün bile bir felsefesi var aslında. İnsanî olan zaaflarımızı ve meziyetlerimizi düşündürüyor. Yedi Güzel Adam dizisinde yaşlı bir Alevi dedesinin ağzından duymuştum. Bin kere zulme uğrasan da bir kere zalim olma, diyordu. Hz. Ali’nin sözü olduğunu söyleyenler oldu. Acaba Ali’nin sözü değil de hiç tanınmamış günümüzde yaşayan birinin sözü olsaydı da aynı etkiyi yaratacak mıydı? Sözün özü biz ölülerimize mi daha çok kıymet veriyoruz yoksa dirilerimize mi?

Biz geçmişimiz olmadan yalpalarız, geçmiş değerlerimiz olmadan yapamayız. Cumhuriyetin ilanıyla gelinen süreçte medeniyet daireleri arasında geçiş yapılmak istendi. Olmadı, arafta kaldık. Ne tam anlamıyla Şarklı ne tam anlamıyla Garplı olabildik. Divân edebiyatını Arap ve Fars sanatı deyip bırakanlarımız oldu. Mimaride gelenekselliğin demodeliğini(!) düzensiz betonlara değişenlerimiz oldu. Kısacası medeniyete, kültüre, felsefeye bakışımızda değişikliğe gidildi. İhtiyaca göre felsefe yapmak yerine felsefenin taklidine el atıldı. Sorunların çözümü Batılı değerlere göre halledilmeye çalışıldı. Ne kadar başarılı olunduğu ortadadır. Tam anlamıyla bir yapbozdur, gidiyor. Batılılaşmak için felsefe yapmak eleştirildiği gibi Batılı felsefenin de inkârına çalışanlar oldu. Rönesans’a giden yolda İslâm Medeniyetinden çevirdiği kaynaklarla beslendiğini biliyoruz. Aldılar, daha da değiştirip kültürleriyle harmanlayarak tekrar bize sundular. Felsefenin analiz ve sentez yeteneklerini geliştirdiğini buradan daha iyi anlıyoruz. Kaynakları alıp okudular, kendi dillerine tercüme ettiler. Parçalara ayırıp mana verdiler. Sonra onlardan aldıklarıyla çok daha farklı özgün eserler ortaya koydular. Bugün sinemalarda izlediklerimizin altında yatan felsefi akımların birer temsilcisi oldular.

Yeniden bir ‘‘Türk Felsefesi’’ yaratmak mümkün müdür? Evet, sorunun gelişinden önceden böyle bir kavramın olduğunu da anlamışsınızdır. Biz buna ‘‘Türk Felsefesi’’ değil de ‘‘Türk-İslâm Felsefesi’’ diyorduk. İkisi arasında bir fark yoktur. Çünkü felsefenin bir yüzü yerele bir yüzü evrenselliğe açılır. Şöyle ki yerli ve milliden alıp evrensel değerlerle bütünleştirerek yeni bir medeniyet meydana getirir. Biz buna ‘‘Türk Felsefesi’’ diyor ve kaynağını yaşantılarımızdan, kendi deneyimlerimiz üzerinden tefekküre bağlıyoruz. Bu bizim milletimize ait bir yöntemdir. Her milletin kendine ait bir yöntemi bulunmaktadır. ‘’Fransız Felsefesi denildiğinde rasyonalist – İdealist ve özellikle de edebiyattan, sanattan beslenen bir felsefe olduğu düşünülür. Alman Felsefesi de idealist bir karaktere sahip ve aynı zamanda ilahiyat ile yakın bir bağı vardır. İngiliz Felsefesi ile tecrübeye dayalı ve bilimsel tetkiklerden beslenmiştir. Pragmatizm denildiğinde Amerikan pragmatizmi akla gelir. Bu tür belirlemeler, aslında bir şahsiyet ifadesidir de ve felsefe bizim şahsiyetimizi oluşturur.’’(1) Türkler ise yaşantılardan ve somuttan hareketle düşünürler. Önce deneyimler ondan sonra hüküm verirler. Yani bireysel yaşantılarından hareketle evrensel bir değerin oluşmasına çalışırlar. Cumhuriyete geçişle birlikte yeni bir rejimi deneyimlemeye başladık. Buna ne kadar hazırdık bilmiyorum. Ama eğer hazır olmadığınız bir değişiklik yapılıyorsa henüz oluşturamadığınız formların yerine ithal formlar alır. Bu da sizi medeniyet dairelerinin arasında boşlukta bırakır. Zaman ve mekân algımız bütünlük arz ediyor mu ona bakmak lazım. 1923’ten itibaren mi yaşıyoruz? Ayaklarımız sadece Anadolu’da mı gezinir? Gönül coğrafyası dediğimiz topraklara yeniden uzanabilmenin yollarını aramak gerekiyor. Çünkü Türk milleti hala yıkılan imparatorluğun travmasını atlatamamıştır. İmparatorluk bakiyesi olarak nerede bir zulüm varsa orada olmayı kendine farz edinmiştir. Bu sebeple Türk Felsefesinin konuşulması gereken yer Anadolu’dan çıkıp kıtaları aşan bir düşünce haline ulaşacaktır. Bu er ya da geç meydana gelecektir. Türk milliyetçileri olarak bu yolda bize düşen nedir? Omuzlardaki bu yükün ne kadarını sırtlayabiliriz onu düşünmek lazımdır. Öyle görülüyor ki birlik ve beraberliğin temininde terim birliğinin önemi büyüktür. Kavram kargaşalarının çözülmesine çalışmak yeni kavramlar oluşturarak Türkçenin evreninde efkârlanmak lazımdır. Katı bilginin hikmetle yoğrulduğu öznenin şahsiyetle birleştiği fertlere yani aksiyoner mütefekkirlere ihtiyacımız vardır. Erich Fromm, ‘‘Olmak Sanatı’’ adlı eserinde özgür bireylerin önemine işaret eder. Haklıdır da medeniyeti özgür insanlar oluşturur köleler sömürür. Medeniyet bilinçli ve özgür kişilerin oluşturduğu hikmet süzülmesidir. Maziyi ve hayalini kurduğumuz atiyi bugün hem anar hem arzularız. Arzuların kemâle ermesini sağlayacak başlıca meziyetlere de haiz olmamız şarttır. Yeniden ve ilk defa iman ediyormuş gibi dil ile ikrar kalp ile tasdik ettiğimiz Türklük davasını önde gelen şahsiyetlerinde olan meziyetlere sarılmayız. Nedir onlar? Disiplin, iç muhasebe, fedakârlık, sorumluluk, millî şuur… Bunlara sahip olmadığımız takdirde ne yolda olanlara omuz verebilecek ne de yola çıkabileceğiz. Unutmayalım bize ihtiyacı olanlar var ve bizim de ihtiyacımız olan yeni bir medeniyet tasavvuru var. Felsefe, Türklük davasında yeni ufuklar açabilecek yegâne araçtır.

KAYNAKÇA

(1) Levent Bayraktar, Türk Felsefesi, Kırmızı Yayıncılık, Sayfa: 40