Dünyayı ‘’yeni dünya düzeni‘’ adıyla kontrol altına almaya çalışan vahşi kapitalizmin günümüzdeki en korkunç silahı, ekonomidir. Emperyalizme direnen milletlere, artık sıcak savaş yerine sistemli şekilde ‘’ekonomik terör‘’ uygulanıyor ve algıların işgali ile toplumlar küresel odakların istediği şekilde yönlendiriliyor. Satın alınan işbirlikçiler sayesinde milletlerin iktisadi çöküşü sağlanıyor. Ülkeler, uluslararası finans kuruluşları aracılığıyla satın ve teslim alınıyor. Türkiye, vahşi kapitalizmin uyguladığı, ekonomik terörün sarmalına aldığı ülkelerden biridir. Hızla üretim ekonomisinden tüketim ekonomisine evirilen ülkemizde bugün borsanın yüzde 60’ın üzerinde bir bölümü yabancıların elinde. Bu durum, Türkiye’nin resmen ekonomik işgal altına alınmaya çalışıldığının göstergesidir. Ekonomisi yabancıların kontrolüne olan bir ülkede, halkın oyları ile seçilmiş iktidarların çok fazla anlamı yoktur. Zira küresel sermaye o iktidara ekonomi silahını kullanarak istediği gibi yön verir, istediği yasaları çıkarttırır. Elbette ki vahşi kapitalizm siyasete yön verirken o ülkelerde satın aldığı siyasetçileri de kullanır.

Vahşi kapitalizmin ekonomik terör silahı, sosyal ve kültürel yozlaşmayı tetikler ve bu yozlaşmaya yön verir. Ülkemizde toplum hayatında çok rahat bir şekilde görünen maddenin ve mananın önüne geçme hali, bu yozlaşmanın etkisinden kaynaklanmaktadır. Söz konusu yozlaşmaya karşı, toplumun kendi bünyesinde var olan ‘’milli savunma mekanizmalarını‘’ ön plana çıkarmak ve vahşi kapitalizmin azgınlığına karşı koymak, 9 Işık Milli Doktrinin ortaya koyduğu  ‘’Milliyetçi Toplumcu Sistem‘’ ile mümkün. Yolsuzluk ve yoksulluk ile mücadele, ‘’Milliyetçi Toplumcu Sistemin‘’ ta kendisidir. Bilge Kağan, Orhun kitabelerinde milletine yaptığı hizmetleri anlatırken, şu iki ana noktada vurgu yapar: ‘’Açları doyurdum, çıplakları giydirdim.‘’ Bilge Kağan’ın bu sözü, aynı zamanda emperyalizme karşı bir duruştur. Bu duruş, kendisinden binlerce yıl sonra Türk milliyetçilerinin 9 Işık Doktrininde yer bulmuştur. Günümüzde ülkemizin kaynakları, bir avuç kaymak tabakası tarafından sömürülüyor. Halkın ise çok önemli bir bölümü yoksulluğun pençesinde. Açlık sınırının altında hayat mücadelesi veren milyonlarca insanımız var. Türkiye adeta ‘’asgari ücretli köleler ülkesi‘’ haline gelmiş durumda. Karnı aç olan ve karın tokluğuna razı gelmiş kitleleri, ‘’vatan-millet‘’ söylemleri kullanarak doyuramazsınız. Yaşamını günlük yardımlar ya da kazançlarla ikame ettirebilen ya da geliri karın tokluğuna ancak yeten kitleler için ülkede olup bitenler önemsizdir. Zira bu tarz kitlelerin tek derdi, yaşamını ikame ettirebilmektir. Azaltılmak yerine sistemli şekilde arttırılan yoksulluk ile kitleler kapitalizmin, küresel güç ve sermayenin pençesinde kontrollü yığınlar haline getiriliyor. Bugün Türkiye’deki yoksullukta kontrollüdür. Yani, mensupları azaltılmak yerine arttırılan ve algıları işgal edilen bir yoksulluk camiası. Türkiye’nin yoksul kitlelerinin kontrolü ise, muhafazakâr bir söylem ile sağlanıyor. Bireylerin şahsi çıkarlarını ilahlaştırarak şahsiyetsizliği teşvik eden, birey ve toplumu çürümenin konu mankeni haline getiren, ahlakı sadece kendi mahallesinden olanlar mağdur olduğunda hatırlatan yeni nesil muhafazakar söylemin muktedir konumunu, insana insan olduğu için değer veren ve Türk’ün karakteristik özelliklerine uygun olan Milliyetçi Toplumcu Sistem almadıkça, iktisadi sıkıntılar düzelmez, adaletsizlikler, insanın ezilmesi, rant ve talan bitmez. Böylelikle de toplumundaki kargaşa ortamı değişmez konjonktür olarak devam eder.

Şüphesiz ki sistemlerin hareket noktaları vardır. Bu noktalar, bir değerin esas alınması ile oluşur. Milliyetçi-Toplumcu sistemin hareket noktası millettir. Her şey Türk için, Türk tarafından Türk’e göre anlayışı, bu hareket noktasının ve söz konusu sistemin bir yansımasıdır, özetidir. Bununla beraber Türk milliyetçiliği, Türk milletinin emperyalizmin sömürgeciliğine karşı refleksinin ideolojik ifadesidir. Türk milliyetçiliği ve Milliyetçi Toplumcu sistem insancıldır ve halkçılıktan ayrı düşünülemez. Ancak, liberal kapitalizm ve Marksist-Sosyalizm gibi halkı ve insanı ekonomik değer olarak görmez. Sınıf ayrımını kabul etmez. Çünkü toplum sadece işçi sınıfından ibaret değildir. Bununla birlikte devlet, toplumun bütün kesimlerinin devletidir. Milletsiz devlet olamaz ve hem milli devletin hem de sosyal devletin temel amaç ve görevi, toplumdaki her sosyal kesimin refahını ve yükselmesini sağlamaktır. Devlet bu amaç ve görevini icra etmediği takdirde, emperyalizmin insanımızı sömürmesi kaçınılmaz ve dayanılmaz bir hal alır. Kaldı ki bugün emperyalizm ve liberal kapitalizm sadece insanımızı sömürmüyor, aynı zamanda Türk’ün Türk’ü de sömürmesini sağlıyor. Öyle ki, küresel sömürü etkili olduğu ülkelerde o ülkenin milliyetçiliğinin küçümsenmesi, ötelenmesi ile ivme kazanıyor. Böylelikle de, maddi kalkınma şahsileşiyor ve manevi kalkınma ihmal ediliyor. Temelinde manevi kalkınma bulunmayan ve şahsileşmiş bir maddi kalkınma, ne kadar milli bir kalkınmadır? Bu durum, ahlaki çöküntünün de tetikleyicisidir.  İşte bu arada milliyetçilik, bir savunma silahı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu silah, manevi temelleri olan, madde ile manayı birleştiren ve toplumun bugünü ve yarınını kurgulayan bir Milliyetçi Toplumcu Sistem ile etkili olabilir. Erdemliler ülkesi, endüstri ülkesi olabilmek, kendi değer ve yeteneklerimizi paradigma yaptığımız takdirde gerçekleşecektir. Yani Başbuğ Alparslan Türkeş’in belirttiği, Türk’ün kafası, Türk’ün cevher-i aslisi, maddi ve manevi kalkınmamız ile çürümüşlüğe itirazımızın hareket noktası olmalıdır.