Emekli bir Orgeneral olarak askerlik mesleği sona eren Mustafa Muğlalı Paşa ile hem tarikatçıların hem de Kürtçülerin sözüm ona hesaplarının görülmesi için fırsat kollandığından yukarıdaki satırlarda da bahsetmiştik. Türkiye’de 1946 seçimleriyle birlikte başlayan çok partili hayatın önemli bir nüvesi olarak Demokrat Parti, ana muhalefet pozisyonundadır o yıllarda. Etkin bir siyaset yapmak isteyen Demokrat Parti’nin içinde yuvalananların ise asıl derdi başkadır. Tabi bu yuvalanma hikâyesi biraz da partinin genel politikasıyla ilgilidir. Kurulup meclise girdiği ilk yıllardan beri DP politikacıları özellikle Doğu Anadolu’da Kürtçü aşiretlerle ve genellikle Nakşibendi’ye mensup şeyhlerle yani tarikatçılarla beraber hareket etme siyaseti gütmektedir. Buradaki amacın hüsnü zan edersek CHP karşısında o bölgede daha avantajlı duruma geçmek olduğu söylenebilir ve fakat durum bu amaca hizmet ediyormuş gibi görünse de zamanla partinin içinde tarikatçılığın ve Kürtçülüğün lehtarı kimseler olmaya başlar. Bu yumuşak karnın Doğu Anadolu’daki, milletin devlet telakkisinde yaralar açacak tavizleri de doğurduğunu söylemeliyiz. O dönemde emekliliğinin ilk senelerini geçiren Muğlalı Paşa, tam da 1950 seçimlerinin arifesinde Demokrat Parti tarafından gündeme getirilir. Bu yargıya varmamızın nedeni 1946’da mecliste olan DP siyasetçilerinin biraz aradan sonra 1949’da böyle bir atak yapmasıdır. Genel maksadı seçim öncesi bilhassa Doğu’daki oylara talip olma şeklinde yorumlamak istesek de olayın gündeme getiriliş şekli bizi böyle bir yargıya vardırmıyor. Demokrat Partinin, kamuoyuna yansıttığı iddialar; “Muğlalı Olayı, 1943’te Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın 3. Ordu Komutanı olarak görev yaptığı sırada meydana geldi. Savaş yıllarının darlığı nedeniyle özellikle İran sınırında kaçakçılık olaylarının artması, bölgede sıkı güvenlik önlemleri alınması zorunluluğu getirdi. Güvenlik güçleriyle kaçakçılar arasında sık sık görülen olaylardan biri Van’ın Özalp ilçesinde yaşandı. Temmuz 1943’te, bir bölümü İran topraklarında yerleşmiş bulunan Milan aşiretinin büyük bir hayvan sürüsünü İran’a kaçıracağı ihbarıyla harekete geçen askeri birlikler, kaçakçıların izini bulamadı. Bunun üzerine aşiretin Özalp ilçesine bağlı Harapsorik, Milanengiz ve Tagorengiz köylerinde yaşayan 40 üyesi gözaltına alındı. Mahkemeye çıkarılan bu 40 kişiden 5’nin tutuklanıp ötekilerinin serbest bırakılmasına rağmen Özalp’e gelen Orgeneral Mustafa Muğlalı, köylülerden 33’ünün alınarak sınıra götürülmesi ve orada kurşuna dizilmesi emrini verdi. İki yedek subay asteğmenin komutasındaki müfreze emri yerine getirdi…” şeklindedir.

Görüldüğü gibi bu izahat; insanların malının gasp edilmesine rağmen kaçakçılığa neden olan hususu, savaş yıllarının darlığıyla gerekçelendirmesi ve aşiret kurumuna tavizle yaklaşması bakımından tam bir fiyaskodur. Ayrıca Muğlalı Paşa’nın yazılı emri ile burada söylenenler birbirine tutarsız hâllerdir. Anlıyoruz ki burada gaye; bir yandan bölgedeki oy eğilimini konsolide etmektir, diğer yandan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le silah arkadaşlığı yapmış Mustafa Muğlalı’dan intikam almaktır. Çünkü Muğlalı Paşa, hem Kubilay’ın katillerini ipe çekmesi bakımından hem de Demokrat Partinin sözleriyle yumuşattığı aşiret kurumunu ezip geçmesi bakımından tarikatçılar tarafından da Kürtçüler tarafından da sevilmemektedir. Bir cephede ölenlerin masum olduğu, diğer cephede hedeflenenin iktidarı yıpratmak olduğu türevlerindeki iki savunma mekanizması uzunca bir süre tartışır bu hadiseyi; en sonunda Meclise’e de getirilir ve orada da aylarca süren yoğun atışmalar yaşanır. Hâl böyle olunca Meclis’te kurulan bir araştırma komisyonunun 1943’teki yaşananları incelemesi istenir. Komisyon’da; dönemin olağanüstü şartlarının, kaçakçılık ve eşkıyalık faaliyetlerinde ortaya çıkan önü alınmaz zararların, Orgeneral Muğlalı’nın görevinden sonra sağlanan huzur ve güven ortamının, yine Muğlalı Paşa’nın vatansever ve milliyetperver kişiliğinin dikkate alındığını sanmıyoruz. Çünkü Komisyon, hiçbir şekilde herhangi bir bürokrata veya siyasîye dönük araştırma yapmaz; doğrudan doğruya Orgeneral Mustafa Muğlalı’yı ve DP üyelerinin iddiasına göre Muğlalı Paşa’nın infazları gerçekleştirmek için emir verdiği iki yedek subay asteğmen olan Necdet Bilgez ile Bilal Bali isimlerini suçlar. Komisyon çalışmalarının ardından Orgeneral Muğlalı’ya dava açılır. Mustafa Muğlalı, 1 Eylül 1949 tarihinde tutuklanarak mahkemeye sevk edilir.  Davaya bakan askerî mahkeme dosyayı inceler ve 23 Kasım 1949 tarihinde Muğlalı Paşa’yı serbest bırakır. Emekli Orgeneral Mustafa Muğlalı, bir kez de sivil mahkemeye çıkarılır. Buradaki duruşmaların ise Meclis’te kurulan araştırma komisyonundan farkı yoktur çünkü dava tamamen Muğlalı Paşa’nın nezdinde ve dönemin değerlendirmesi hesaba katılmadan görülmektedir. İlk satırımızda Mustafa Muğlalı’nın ancak zeybek oynarken diz çökebilecek bir Türk olduğundan söz etmiştik. Muğlalı Paşa, 25 Şubat 1950’de çıktığı mahkemede de diz çökmedi. Bir Türk komutanına yakışır şekilde, bütün sorumluluğu üzerine alıp başka da hiçbir kimseyi hedef göstermeden; “Bu subaylara emri ben verdim, onların suçu yoktur; yaptıklarım suç ise tek suçlu benim.” der. Mustafa Muğlalı’nın üzerine gitmek isteyen hâkim, “Ya emrinizi yerine getirmeseydiler?” sorusunu sorar; Paşa, dirayetinden ve duruşundan ödün vermez ve “O zaman ben kendim vururdum çünkü onlar şakiydiler.” cevabını verir. Orgeneral Mustafa Muğlalı, bilmektedir ki haklılığını savunacak olsa bu askerlik töresince ezilmişlik göstergesi olacak; o da bir kurmay subay ahlâkı neyi gerektiriyorsa öyle davranıyordu. Yıllar sonra Güneri Cıvaoğlu’nun Milliyet Gazetesindeki “Bugün” adlı köşesinden aktardığına göre Vehbi Koç, Muğlalı Paşa ile ilgili anısından; “Mustafa Muğlalı Paşa hapisteydi, bana bir mektup yazdı. Yargılanmam sürüyor. Avukat tutacak param yok. Bunu senden borç istiyorum. Emekli maaşımdan ödeyeceğim.” şeklinde bahsetmektedir. Koskoca ordu komutanının avukat için parası yoktur; kimseden aman dilenmeyecek kadar da namuslu biridir, beraat beklemek hakkıydı ama bir kez bile dile getirmemiştir. Onu göreve yollarken “Ordu içinden seni seçtim. Şark’taki eşkıyalığı önle. Senin gibi demir adam o bölgeye giderse oraya barış gelir, ne yaparsan yap; ben varım arkanda.” diyen ve görevden sonra Muğlalı Paşa’ya sükûneti sağladığı için takdir ve teşekkür belgeleri verdiren İsmet İnönü de sahip çıkmamıştır ona. Hatta İsmet İnönü’nün, Paşa için; “Muğlalı Doğu’nun kralıdır.” övgüsünde bulunup “Ben onun sayesinde burada rahat uyuyorum.” sözleri de kayıtlara geçmiştir. Bunları ise Muğlalı Paşa’nın, bir şekilde tutulmuş olacak ki avukatı Hamid Şevket İnce’ye, yargılandığı sırada anlattıklarından öğreniyoruz. Kürtçü ve tarikatçı zümrelerin baskılarıyla kurulan mahkemede Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın âdeta onlar gibi düşünenlerin insafına terk edildiğini, bir kez de tahkikat komisyonu raporuna eklenmediğinden ve mahkeme tutanak kayıtları kapalı olduğundan içeriğini tam olarak bilmediğimiz ve cevapsız kalan iki mektubundan anlıyoruz. Zira Muğlalı Paşa’nın mahkeme sürecinde İsmet İnönü’ye yazdığı iki mektubun olduğu bilinmektedir. Açıklanan kararda; Emekli Orgeneral Mustafa Muğlalı, 32 insanı öldürmek suçundan ölüm cezasına çarptırılır. Bu ceza 2 Mart 1950 tarihli duruşmada 20 yıl hapse çevrilir. Yukarıdaki satırlarda olayla ilgili başka hiç kimsenin ceza almadığına dair 1951’deki İçişleri Bakanlığı soruşturmasına değinmiştik. Muğlalı Paşa için verilen hükmü ise Askeri Yargıtay bozar. Bunun akabinde tekrar bir mahkeme dönemi başlar yalnız Paşa’nın manevi gücü giderek tükenmektedir. Bu ahvâlde cezaevinde bulunduğu günler onun için çok kahırlı olmuştur. Kendisini astları tarafından kandırılmış, üstleri tarafından da satılmış biri olarak düşünmekte; günden güne erimektedir. Ve 11 Aralık 1951 tarihinde 69 yaşındayken ebediyete irtihal eder Mustafa Muğlalı Paşa, son sözleri; “Ben görevimi yaptım… Vatana helâl olsun!” olur.

Menemen’deki olaylar neticesinde görülen davada; yaşından dolayı idam edilmeyip hapse konulan Nakşibendi Tarikatının kutbülaktabı Şeyh Esat Erbil’in, cezaevinde ölmesinden ötürü Orgeneral Muğlalı’nın hayatını bu şekilde kaybetsine en çok tarikatçılar sevinir. Devletin Doğu’sundan gelebilecek yıkım tasarılarına karşı set çekip gerek aşiretleri gerekse derebeylik düzenini bastırdığı için de Kürtçülerin sevindiğinden eminiz. Bu anlamda İstiklâl Savaşı komutanlarından Kılıç Ali’nin oğlu gazeteci yazar Altemur Kılıç’ın “DP iktidarının, Kürt isyanlarının bastırılmasında önemli bir rol oynadığı için Kürtçülerin hışmını çekmiş olan General Mustafa Muğlalı’yı yargılatması Kürtçüleri teşvik etmiştir. Kürtçülük hareketine ivme kazandırmıştır.” şeklinde bir ifadesi vardır. Aynı hususta önemli bir değerlendirmeyi de 27 Mayıs Darbesini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi üyelerinden Orhan Erkanlı yapmıştır. 14’lerden biri olarak Meksiko’ya sürülen Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı’nın görüşleri ise “Demokratlar, bitmek tükenmek bilmeyen silahlı çatışmalarda, eşkıya takiplerinde şehit düşen Türk ordusunun evlatlarının hesabını soracak yerde kendi siyasi çıkarları uğruna; Kazım Karabekir’den sonra Doğu’da ilk defa nispi bir sükûnet sağlayan büyük kumandan Muğlalı’yı mahkeme huzuruna çıkarmayı tercih ettiler. Elbette bu uygulamadan devrin hükümetlerinin ve İnönü’nün de haberi vardı. Muğlalı Paşa, askerliğin ve komutanlığın (komutan yapılan ve yapılamayan her şeyden sorumludur) ezeli kuralına uyarak suçlamaları üzerine aldı ve sonuçta ölüme mahkûm edildi.” şeklindedir.

Vefatının ardından yaşananlarda ise Muğlalı Paşa’nın bir nebze de olsa ruhu şâd olmuştur diye ümit ediyoruz. Edirnekapı Şehitliğinde bulunan mezarının törenle Devlet Mezarlığına nakledilmesi 1988 senesinde olur, itibarının iade edilmesi ise 1997 yılında gerçekleşir. Ayrıca 1998’de Harp Akademileri Komutanlığının bahçesinde yer alan Kahramanlar Geçidi’ne büstü dikilmiştir. Muğlalı Paşa’nın görevini icra ettiği bölge olan Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Özalp Tabur Sınır Komutanlığı Kışlası’na da 2004 senesinde Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası adı verilir. Bunun üzerine o yıllarda yakınlarını kaybedenlerin aileleri Genelkurmay Başkanlığına tepki olarak bir imza kampanyası başlatır ve İnsan Hakları Derneğine başvururlar. Kemal Kılıçdaroğlu’nun talebi ve hükümetin direktifi ile Genelkurmay Başkanı Necdet Özel döneminde kışlanın adı değiştirilir. Kışlada 2011 yılından beri Şehit Astsubay Erkan Durukan’ın ismi yaşatılmaktadır. Burada bizim dikkatimizi çeken nokta ismin değiştirilmesinden ziyade şudur ki darbe yaparak yüzlerce insanı öldüren ve binlercesine de ağır işkenceler yaptıran Kenan Evren’in adı hâlen daha kışlalarda dururken Türklüğün şeref ve namusunu korumaktan başka bir şey yapmayan Orgeneral Mustafa Muğlalı Paşa ile 60 küsur yıl aradan sonra dahi uğraşılmıştır. Kaldı ki biz şaşırmıyoruz; bu çok yakın geçmiş Fethullahçı yöneticilerin başrolünde oynadığı açılım sürecinin emareleridir, tarikatçı zihniyetin Kürtçü zihniyetle birleşmesi tarihte nasıl defalarca gerçekleşmişse yine olmuştur. Bülent Arınç’ın tabela değişikliği ile alakalı yaptığı açıklamalar da hafızamızdadır lâkin biz onun yaşanan acılar var türünden gevelemesine değil Kemal Kılıçdaroğlu’na dikkat kesilmiştik aslında. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucusu olduğu ve devleti Türkçülüğe dayandıracak inkılaplara temel olsun diye programlarını bizzat yazdığı CHP’nin genel başkanı, bilmemekte miydi Mustafa Muğlalı Paşa’nın kim olduğunu; Gazi Paşa ile olan teşrikimesaisini, Menemen hadiselerindeki hizmetlerini. Elbette iyi biliyormuştur da biz kendisini kötü biliyoruz o ayrı tabi. Daha ilginç olan ise kışladaki ad değişikliğinden sonra başlarda yer verdiğim Muğla’daki İşhanı için de bir isim değişikliği olup olmayacağının gündeme gelmesidir. Bu durum bugün de görevde olan CHP’li Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Osman Gürün’e sorulur ve onun partisinin genel başkanından daha makul durduğunu söyleyebiliriz. Kısaca; “İşhanı bu adı 30 sene önce almış, isim verilirken hemşerilik duygusu güdülmüştür; Kamu Mülkiyeti Kanunu’nca belediye tek başına bir tasarrufta bulunamaz.” demiştir, bu tabi Türk tarihine mesafeli yeni CHP zihniyetine kıyasla daha evla bir yaklaşımdır.

Evet, işte Soyadı Kanunu’na kadar Muğlalı Mustafa daha sonra Mustafa Muğlalı olan; Orgeneral Mustafa Muğlalı Paşa böylece geçip gitmiştir dünya üzerinden. Havsalamızda tazeliğini koruyan malum yargılamalarda; özel yetkili hâkim ve savcıların doluşturulduğu özel yetkili mahkemelerde Türk ordusuna kumpas kurulmuştu, o zaman tutuklu bulunan kahraman subaylarımıza ve komutanlarımıza onurlu davranmayı ne olursa olsun yıkılmamayı öğreten nice yüksek kurmaylardan biri olarak Orgeneral Mustafa Muğlalı Paşa bizim için başı dik bir kumandandır. Çünkü benzer mahkemelerde aslında ilk o yargılanmıştır. ABD’ye ve onun örgütsel istihbarat emellerine şirin gözükmek için bir kısım siyasîlerce yargılatılmıştır. Büyük hizmetlerin ihanet sürülerine kaval çalan çoklarını çileden çıkartmıştır Paşa’m ve bugün bile onların temsilcileriyle güdülen öç alma isteği hakikat olarak durmaktadır buz gibi.

Yöre türküsü “Deniz Üstü Köpürür”ün son bendidir.
Denizin ortasında, / Hey canım rinna nay rinna rinna nay…
Mum yanar sofrasında. / Hey canım hey!
Benim de şu cihandan gidişim; / Hey canım rinna nay rinna rinna nay…
Memleket sevdasından. / Hey canım hey!

Balkan Savaşlarının, Birinci Cihan Harbinin ve İstiklâl Mücadelesinin kahraman gazisi; 2228 yıllık Türk ordusunun şanlı ve soylu neferine saygı ve rahmet olsun.
Şimdi onun hatırasına Tolga Çandar’dan Deniz Üstü Köpürür dinlemeye gidiyorum hatta gitmişken bir de Kerimoğlu ile Muğla Zeybeği dinlerim! Bâki selâm ve muhabbetle…

Son!