BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ’E VEFA

60’lı yılların sonlarında taşrada lise öğrencisi idim ve başta babam olmak üzere eski demokrat partililerin ağırlıkta olduğu bir çevrede bulunuyordum. ‘Maocu’ olarak nitelendirilen İngilizce öğretmenimiz özellikle CHP’li ailelere mensup arkadaşları örgütlemeye çalışınca bizler de ona karşı duran ve sık sık Atatürk’ü övücü sözler söyleyen matematik öğretmenimizin etrafında kenetlenmiştik.

Lise son sınıfta, okulumuzun Kültür ve Edebiyat Kolu Başkanı olarak 1969 yılının 19 Mayıs törenlerinde öğrenciler adına konuşma yapmakla görevlendirilmiştim. Haliyle millî duyguları ağır basan, hamaset yüklü bir konuşma yaptım. Şiire ilgi duyuyordum ve bazı şiirlerimi ünlü şairimiz Arif Nihat Asya’ya göndermiş, o da bana imzalı kitaplarını yollamıştı. Konuşmama, onun Fetih Marşı’ndan şu mısraları da yerleştirmiştim: “Delikanlım, işaret aldığın gün Başbuğ’dan/Yürüyeceksin… Millet yürüyecek arkandan!/ Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan…”

Hani, “Bir kitap okudum hayatım değişti” derler ya, ben de bir konuşma hazırlayıp okudum hayatım değişti. Ondan sonra aynı zamanda beden eğitimi derslerimize de giren ve bizi törenlere hazırlayan matematik öğretmenim benimle daha çok ilgilenmeye başladı, evine götürüp kütüphanesinden bazı kitaplar verdi. Derslerimden dolayı edebiyat öğretmenimle aram zaten iyi idi ama okul dışından da kütüphane müdürü, daha sonra ahbap olduğumuz bir ziraat teknisyeni arkadaş, ilçe vaizi ve MHP İlçe Başkanı beni bulup tebrik ettiler. Haliyle kendimi yeni bir çevrede buluverdim. Şimdileri anladık da, demek o yıllarda bile millî muhtevalı bir konuşmaya hasretlik varmış.

Peki, o sıralarda, “Yakın bir gelecekte ve üniversite yıllarında “Başbuğ Türkeş” diye tezahürat yapıp gösterdiği ülkü yolunda yürüyeceğinden haberin var mı idi?” diye sorarsanız, taşralı bir genç olarak belki net bir cevap veremem. Çünkü Sayın Türkeş’in Genel Başkanı ve Ankara milletvekili olduğu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin şöhreti henüz bizim oralarda pek duyulmamış ya da belli bir grubun dışına yayılmamıştı.8–9 Şubat 1969 tarihlerinde Adana’da yapılan kongrede adını Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştiren bu parti, adına yakışır hareket ve uygulamalara da yeni yeni başlıyordu. Genel merkezin teşkilatlanma çalışmaları ve millî duygularımızı okşayan beyanları ben ve bir avuç arkadaşımı heyecanlandırıyordu. Orada, bizden önce bu davâya inanan yaşça büyük yeni çevremin etkisinin yanında, aynı yılın ekim ayında üniversite öğrenimi için Ankara’ya gelir gelmez kendimi bir ateş çemberinin içinde bulmamın tetiklemesi ile birlikte okuyup yazarak, seminerlere ve konferanslara katılarak yolumu çizmiş oldum. Mesela, tarihi Türk Ocağı binasında büyük ülkü devi Galip Erdem’in, “Ulaşılmak istenen en son ve en mükemmel hedefe Ülkü denir.” deyişini hiç unutamadım ve 67 yaşına doğru adım adım ilerlediğim şu günlerde bile hâla o hedefe ulaşabilme gayreti içindeyim. Yine Başbuğ’un, salonda bir kişi, üç kişi ve tıklım tıklım dolu da olsa aynı kararlılıkla konuşup davâmızı anlatması, gevşeyip dikkatlerin dağılmasını önlemek için arada bir ‘kalk-otur’ komutları vermesi unutulur gibi değil.

Çok geçmeden, resmen olmasa da o yıllarda Milliyetçi hareketin yegâne yayınları olan Devlet, Töre, Bozkurt dergileri bünyesinde çalışmaya başladım. Artık partinin il ve ilçe kongrelerine katılıp haber yapıyor, resimler çekiyor ve yazılar yazıyordum. Hatırlayabildiğim, 1974’teki Ordu il kongresinde, 1973 ve 1977’de yapılan büyük seçim mitinglerinde Yozgat, Aksaray, Niğde, Nevşehir, Kırşehir ve Konya’da, kendi ilim olan Burdur’da, Ankara’da Arı Sineması ve Atatürk Spor Salonu’nda yapılan genel kurullarda bulundum ve Aksaray’la Burdur’da aktif olarak seçim çalışmalarına katıldım. Oralarda çektiğim resimlere hâla bir yerlerde rastlıyor olmak beni mutlu ediyor.

Bu çalışma içerisinde elbette Başbuğ’u daha yakından tanıma fırsatları da buldum. Üniversite öğrenciliği yıllarımda, Çubuk Karagöl’de kendisi için yapılan bir piknik davetine katılma bahtiyarlığına ermiştim ki hiç unutamam.1974 yılı olsa gerek. Site yurdunda kalıyorduk. Başbuğ’un Özel Kalem Müdürü Şevket Bülent Yahnici bir telaşla yurda geldi ve oradan, Malatyalı çilekeş ülkücülerden ve kendi deyimi ile ‘Türk soylu, Özbek boylu’ Aliseydi Polat’la beni çağırarak –ya da bize tesadüf ederek- acele dışarı gelmemizi söyledi. Biz hemen hareket ettik. Acar Okan ağabey de orada idi. Başbuğ’u arabasında görünce nasıl heyecanlandığımızı anlatamam. Birlikte Çubuk Karagöl’e gittik ve orada verilen ziyafete katıldık. Başbuğ’un, yemek dağıtan görevlilere bizi işaret ederek, “Bu gençlere iyi bakın, onları aç bırakmayın” deyişi sanki hâla kulaklarımda çınlıyor. İşte hemen oracıkta zaten O’nun, dışarıdan görünen, bilinen otoriter yapısının yanında oldukça babacan olduğunu ve şefkatli bir yürek taşıdığını anlamıştım. Sonra sohbetler edildi, ezan okundu ve göl kenarındaki açık alanda birlikte öğle namazını kıldık. Bu, o yaş ve heyecandaki bizler için elbette büyük bir gurur kaynağı idi.

DEMOKRATİK PARLAMENTER SİSTEMLE HAK, HUKUK VE ADALET DÜZENİNİN SAVUNUCUSU

Kendisi ile birkaç defa röportaj yapmak da kısmet olmuş, Milliyetçi Hareket Partisi’nin parti politikası ve Türkiye’nin çeşitli meseleleriyle ilgili görüşlerini almıştım. Yine bir defasında, makamındaki masası üzerine Türkiye haritasını açarak bana, yurt gezileri ile ilgili bilgiler verişini ve geleceğe dair umutlarını anlatışını unutmam mümkün değil. Günümüz Türkiye’sinde tartışılan konulara ışık tutması ve Türkiye’nin yönetim biçimiyle ilgili görüşlerine açıklık getirmesi bakımından kendisiyle yaptığımız ve Devlet Dergisi’nin Mayıs 1978 tarihli sayısında yayınlanan röportajda sorduğumuz bir soruyu ve Başbuğ Alparslan Türkeş’in verdiği cevabı aynen aktarıyorum:

SORU: Milliyetçi Hareket Partisi olarak mücadelenizin temel felsefesini açıklar mısınız?

CEVAP: Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Anayasamızın başlangıç kısmında yer alan “Devletimizin bölünmezliği ve Milletimizin bütünlüğü” ilkesi etrafında, hür, DEMOKRATİK PARLAMENTER DÜZENİN SAVUNUCULUĞUNU YAPMAKTAYIZ. Komünizme, bölücülüğe, mezhep kışkırtıcılığına ve HER TÜRLÜ DİKTAYA ŞİDDETLE KARŞIYIZ. Anarşinin komünizmden ve bölücülükten kaynaklandığı görüşündeyiz. Türk Milleti’nin yaşayabilmesi, güçlü ve mutlu olabilmesi için mücadele vermekteyiz. Bu mücadele, VATANDAŞLARIMIZ ARASINDA LEKESİZ VE GÖLGESİZ HAK, HUKUK VE ADALET DÜZENİ KURMA MÜCADELESİDİR. Bu mücadele geriliği, bilgisizliği, yoksulluğu yok etme, başkalarının pazarı olmaktan, başkaları tarafından sömürülmekten, başkalarından yardım dilenmekten kurtulmanın mücadelesidir. Bu mücadele, her çeşit tutsaklık zincirini parçalama mücadelesidir. Bu mücadele, her türlü art düşüncelerden ve önyargılardan kurtularak insan sevgisine ve insan haysiyetine karşı derin saygıyı esas alan, her hal ve şart içinde haksızlığa boyu eğmeyen asil bir düşünceyi iktidar yapma mücadelesidir. Ve bu mücadele, HER TÜRLÜ ZORBALIĞA, KANUNSUZLUĞA, HUKUK DIŞI DAVRANIŞA, İŞKENCEYE, ZULME, TERÖRE SON VERME MÜCADELESİDİR.

Teşekkür ederiz efendim.

Doğrusu, tâ 40 küsur yıl öncesinden günümüze ışık tuttuğu, bugün tartışılan bazı meseleler hakkında kendisini de içine katarak bilenin de bilmeyenin de konuştuğu konulara, farklı mânalar çıkarılmasına meydan vermeyecek biçimde açıklık getirdiği için Başbuğ Alparslan Türkeş’e gıyabında da olsa hep birlikte tekrar tekrar teşekkür edip rahmetler dilemeli ve ruhuna Fatihalar göndermeliyiz.

PARTİ İÇİ DEMOKRASİYİ İŞLETEN ÖRNEK BİR LİDER

Başbuğ, 1965 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nden Ankara milletvekili seçilmişti. 8 – 9 Şubat 1969 tarihlerinde Adana’da yapılan kongrede partinin adının Milliyetçi Hareket Partisi ve ambleminin üç hilal olarak değiştirilmesinden sonra yapılan genel seçimlerde bu defa Adana’dan aday olmuş ve seçilmişti. Ancak ne var ki, Genel Merkez’in Ankara’da bulunması ve daha önce Ankara milletvekili olarak görev yapmasının etkisiyle gönlünden Ankara milletvekilliği geçtiği için 1973 seçimlerinde yine Ankara’dan aday olma düşüncesinde idi. O dönemde Genel İdare Kurulu üyeleri olan Galip Erdem, İbrahim Metin, Sadi Somuncuoğlu ve Rahmetli Nevzad Kösoğlu’nun ifade ettiklerine göre Kurul üyeleri, ‘Adanalılara bir vefasızlık’ olacağını ileri sürerek bu kararına karşı çıktılar. Adana İl Başkanı Rahmetli Faruk Akkülah da kendi adaylığı ve seçilmesi garanti görülmesine rağmen aynı düşüncede idi. Türkeş bu kararını oylamaya sundu ve Genel İdare Kurulu oy çokluğu ile yeniden Adana’dan aday olmasına karar verince hiç itiraz etmeden alınan karara uydu. Günümüzde hangi siyasi parti olursa olsun, Genel Başkan ne böyle bir uygulama yapar, ne de partilerin Merkez Karar organları Genel Başkanlarının hilafına oy kullanırlar. İşte, ‘Parti içi demokrasi’ diye sözü edilen ama hasret kalınan uygulamanın en güzel örneği budur ve siyasi liderler içinde bu örneği bizlere gösteren yalnızca Başbuğ Alparslan Türkeş’tir. Nitekim 12 Eylül 1980 darbesinde tutuklandıktan sonra mahkeme heyetine verdiği savunmasında da hürriyet ve demokrasiye bağlılığını şu cümlelerle ifade etmiştir:

“Ben, bütün hayatım boyunca hürriyet ve demokrasiyi korumak ve yaşatmak için çalıştım; insanların ezilmesini ve sömürülmesini önlemeye çalıştım, komünizme olduğu kadar faşizme, nazizme ve her türlü diktaya, totaliter zorba yönetime karşı oldum, bu görüşle, bu zihniyetle çalıştım, mücadele ettim. İnsanların mutlu olabilmeleri için her şeyden evvel hür olmaları gerektiğine ve hür olmayan insanın mutlu olmasının mümkün olmadığına inandım ve bu görüşlerimi her zaman her yerde savundum, yazdım. Bunlara ait delil ve vesikaları mahkemenize bir bir sunacağım…” (1)

BABACANLIK AYRI BİR ERDEMDİR

Yukarıda, O’nun babacanlığına dair ilk tanıklığımdan söz etmiştim. İkincisi de amatör ruhla ve davaya hizmet amacıyla başladığımız gazetecilik vesilesiyle oldu. Devlet’in Ocak 1979 tarihinde yayınlanan nüshasında, o zaman Adalet Partisi Genel Başkanı Rahmetli Süleyman Demirel’le bir röportajımız yayınlanmıştı. Çevreden bazılarının bunu yadırgadığını duymuş ama üzerinde durmamıştık. Çünkü Demirel Birinci ve İkinci Milliyetçi Cephe hükümetlerinde MHP’nin de ortağı olduğu hükümetlerin Başbakanı idi ve Milliyetçi Hareket’in daha geniş kitlelere hitap etmesi gerekiyordu. Aylık olarak yayınladığımız Dergi/Gazete’nin aynı sayısında Ahmet Rifat imzasıyla Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel’in “Etraf” başlıklı bir yazısı da vardı. Yazının başında şöyle bir ithaf/sunuş vardı: ‘’Bu yazı, Reisicumhur ve Başbakan’dan Genelkurmay Başkanı ve Ordu kumandanlarına, istisnasız bütün siyasi parti liderlerinden Bakanlara, Umum müdürlerden müdürlere kadar herkese ithaf olunmuştur.”

Yazıda kısaca, tarihten örnekler verilerek, sorumluluk mevkiinde olanların çevrelerinde bulunanlarda aranması gereken özellikler konu ediliyordu. Her ne hikmetse, bazı sitemli ifadelerden bu yazının da tepki çektiğini anlamakta gecikmemiştik.

Derken Başbuğun Özel Kalem Müdürü Şevket Bülent Yahnici, Başbuğ’un babacanlığına ilk şahit oluşumun üstünden 4 – 5 yıl geçtikten sonra beni bu defa telefonla arayarak, “Osman, Genel Başkan seni ve dergide görev alan arkadaşları bekliyor” dedi. Hemen hepsi de gönüllü olarak dava için çalışmakta olan arkadaşları toparladım ve 4 – 5 kişilik bir grupla Bahçelievler’deki Genel Merkez binasına gittik. Mesela, daha sonra bürokraside üst kademelere gelen bir arkadaşımızdan, çok önem verdiği 9 Işığı saymasını istedi. Diğerlerine, “Devlet’in yayın politikası nedir?” diye sordu. Arkadaşların anlatımından sonra ben konuyu şöyle toparladım: “Efendim biz, Milliyetçi Hareket Partisi’nin parti politikası doğrultusunda yayın yapmayı düstur edindik. Sizin açıklamalarınıza, toplantılarınıza, parti faaliyetlerine mümkün ölçüde yer verirken, daha geniş kitlelere hitap edebilmek ve sesimizi duyurabilmek için zaman zaman da başka sağ partilerin görüşlerine yer veriyoruz. Nitekim Sayın Demirel ile de bir röportaj yaptık. Ancak bütün bunları yaparken elimizdeki ölçü Milliyetçi Hareket Partisi’nin politikalarıdır ve o politikalara zarar verilmemesine azami dikkat ederiz.”

Özetle bunları söylemiştim. Hoşuna gitti ve “Osman’ın da dediği gibi kendimizi en iyi şekilde ifade etmek ve sesimizi daha geniş kitlelere duyurmak zorundayız. Hepinize başarılar dilerim, teşekkür ederim.” dedi ve arkadaşlarım sıra ile elini öperek çıktılar. “Osman sen kal” dediği için ben çıkmamıştım. Kapıyı kapattıktan sonra o babacan, o öğretmen, o şefkat dolu Türkeş’i bir defa daha ve daha yakından tanımanın bahtiyarlığına erdim: ‘’Bak oğlum, dedi. Sen imtihanını başarı ile vermiş bir arkadaşımızsın. İş yapan insanlar kıskanılabilir. Siz çalışmalarınıza ve yayınlarınıza devam edin ama kesinlikle hizipleşmeye yer vermeyin’’. Ben de, “Hiç öyle bir şey olabilir mi efendim?” dedim ve elini öperek çıkıyordum ki Devlet’in sözünü ettiğim sayısının, hem de bahis konusu olan ‘Etraf’ başlıklı yazının yer aldığı sayfalar da açık olarak önünde durduğunu fark ettim. Görüşme sırasında o konuda bir şey söylememişti ama bize gelen sitemlerin O’na şikâyet olarak gittiği açıktı. Yalnız, anlaşılmıştı ki kendisi her şeyin farkında olduğu için, “Niye böyle yapıyorsunuz, niye bunları yazıp falanlarla röportaj yapıyorsunuz?” gibi ifadeler kullanmamış, durum tespiti yaparak bir de bizi dinlemek istemişti.  Ben, aradan 40 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala o sözlerin sıcaklığını duyuyor ve hissediyorum: “Sen imtihanını başarı ile vermiş bir arkadaşımızsın!”

TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN  VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN  YILMAZ SAVUNUCUSU

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında 587 sanıklı ‘MHP ve Ülkücü Kuruluşlar’  davası açılmış, Ankara, Çankırı, Kastamonu illeri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı’nca, 945 sayfalık bir ‘İddianame’ hazırlanmıştı. (Evrak no: 1980/7040, Esas no: 1980/7040, Karar no: 1981/600)

Türklere Anadolu kapılarını açan 1071’deki Malazgirt zaferinden başlayıp Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında Türk milliyetçiliğinin alevlendiği günlere atıfta bulunarak Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet Emin Yurdakul ve Ziya Gökalp gibi önde gelen Türkçüleri bile neredeyse suçlu ilan ederek 1912 yılında kurulan Türk Ocakları’nı, Türk Yurdu’nu, Milliyetçiler Derneği’ni de işin içine katan savcılık makamı, iddianamenin 889. sayfasında bakın hangi isnatlarda bulunuyor: “Türk milliyetçilerini Atatürkçü değil, Atatürk’ü Türk milliyetçisi olarak gören, böylece Atatürkçülüğün dışında bir milliyetçilik görüşüne sahip MHP’nin, gerçek Atatürk milliyetçilerinin yeterince etkin ve egemen olamadıkları Türkiye’mizde aldatıcı, çarpık duygularla etkilediği gençliği, ‘Komünist – Milliyetçi’ diye bölerek ülkemizi bir iç savaş ortamına getirdikleri…” Güler misiniz, ağlar mısınız?

Yeri gelmişken, MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in, 12 Eylül dönemi Sıkıyönetim Mahkemesi Savcısı Nurettin Soyer tarafından hazırlanan söz konusu MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası iddianamesinde geçen bu ‘suçlamalar’a verdiği cevaptan bir bölümü de aktarmadan geçmeyelim. Söz  konusu iddianamede, MHP yöneticileri için yukarıda sıraladığımız, ‘Atatürk’ü Türk milliyetçisi olarak görmek (!), Türk milliyetçiliğini işlemek ve yaymak (!), Gençliği Komünist–milliyetçi’’ diye bölmek (!..)’  ve benzeri ‘suçlar’  sayılırken Türk Milliyetçiliği tarihinde bir gezinti yapılıyor ve Türk Ocakları’ndan da söz ediliyordu.

O dönemde  MAYAŞ Matbaacılık Yayın ve Ticaret Anonim Şirketi, dava ile ilgili sorgu ve savunmaları bir dizi kitap olarak yayınlamıştı. Şimdi, Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in bu konuda yaptığı savunmadan bir bölümü adı geçen dizinin birinci kitabından aynen aktarıyorum. Alparslan Türkeş savunmasında diyor ki: “Sayın Savcı iddianamenin baş tarafında, sayfa 119’da “Örgütün Düşünce Yapısı, Genelde Tarihi Süreç İçinde Benzer Fikir Akımlarının Gelişimi” başlığı altında nazizmin, faşizmin Almanya’da ve İtalya’daki gelişmesini hikâye etmeye çalışmış. Ve benzer fikir akımı diyor. Hiçbir benzerliği yoktur…”

“….Buradan alıyor, Malazgirt Zaferi’nden bahsediyor. Ondan sonra 1908’de Türk Derneği’nin kurulduğundan, daha sonra Türk Yurdu Cemiyeti’nin kurulduğundan bahsediyor, daha sonra Türk Ocağı’nın kurulmasından bahsediyor. Peki, bunları niye faşistlikle suçluyor anlamıyorum. Bunların faşizmle hiçbir alakası yok. Bunlar kurulduğu, faaliyete geçtiği zaman dünya üzerinde faşizm kurulmamış. Sonra bu dernekleri kim kurmuş? Türk Derneği’ni Yusuf Akçura ismindeki Türk âlimi kurmuş. Yusuf Akçura Bey, Kazan Türklerinden bir Türk. Gençliğinde Türkiye’ye geliyor, Harp Okulu’na giriyor. Harp okulundan subay çıkıyor. Yüzbaşı rütbesine kadar Osmanlı ordusuna hizmet ediyor. Sonra Abdülhamit istibdadına karşı olduğu için Fizan’a sürülüyor, Libya’ya sürülüyor. Sonra oradan kaçıyor, Paris’e gidiyor, Sorbon Üniversitesi’nde doktora yapıyor, oranın öğretim üyesi kadrosuna giriyor, daha sonra da Atatürk’le tanışıyor. Atatürk, Falih Rıfkı Bey’in Çankaya isimli eserinde 565. sayfada söylediğine göre, “Yusuf Akçura Bey’le karşılaştığımda imtihan heyecanı duyuyorum” diyor.  Ondan sonra hiç ayrılmıyorlar, beraberler. Türk Tarih Kurumu’nu bu zâta kurduruyor Atatürk. Ölünceye kadar da bu zâtı Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’nda bulunduruyor. Yani Türk Derneği’ni kuran bu zat daha sonra Türk Ocakları’nı kuranlardan birisidir.”

Türk Ocakları’nı kuranlardan bir diğeri Hamdullah Suphi Tanrıöver’dir. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı arkadaşlarındandı. Milli Kurtuluş Savaşı döneminde Milli Eğitim Bakanı olan zât ki, bu zâtın Milli Eğitim Bakanlığı sırasında İstiklal Marşı kabul edilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde İstiklal Marşı’nı kürsüden bu zat okumuştur. Atatürk’ün çok yakın arkadaşıdır. Daha sonra 1924’te Ankara’da İngilizler Birinci Cihan Savaşı’nın sonunda İstanbul’u işgal ettikleri zaman Türk Ocakları’nı kapatıyorlar. Onu istemiyorlar. Çünkü Türk Ocakları Türk Milliyetçiliği’ni ifade ediyor. Onu kendi menfaatlerine uygun bulmuyorlar. Fakat daha sonra 1924’te Atatürk’ün emriyle Ankara’da kuruyorlar Türk Ocakları’nı.”

“Türk Ocakları’nın kurucularından bir diğeri Milli Şair Mehmet Emin Yurdakul Bey’dir ki bu zât da Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere İnebolu’ya geldiği zaman Atatürk’ün kendisine çektiği telgraf var. “Sizi milli şairimiz olarak Türk Milleti’nin mübarek babası olarak selamlıyorum” diyor telgrafta. Türk Ocağı’nın kurucuları bunlardır.”

 “Savcı bunları bizim 9 Işıkçı görüşün, milliyetçi görüşün tarihinde yer almış Teşekküller olarak takdim ediyor, doğrudur. Elbette onların icraatından, eyleminden, fikirlerinden yararlandık. Bütün Türk Milliyetçiliği yararlandı.”

“Türk Ocakları’nı kuranlardan bir diğer zât, Ziya Gökalp Bey’dir. Ziya Gökalp Bey büyük bir düşünürdür. Türk Milliyetçiliğinin ilmin yapmıştır, sosyologdur. İngilizler kendisini tutuklamıştır, Malta’ya sürmüşlerdir. 1921 yılında Malta’dan dönmüş, Diyarbakır’a gelmiştir ve orada yine savcının iddianameye alıp suçladığı Küçük Mecmua’yı çıkarmıştır. Ziya Gökalp Bey’in çıkardığı mecmuadır Küçük Mecmua. Faşist Mecmua değildir. Ziya Gökalp Bey de faşist değildir. Atatürk Ziya Gökalp Bey’i çok sever, takdir ederdi. Diyarbakır’dan O’nu Ankara’ya getirmiştir. Ankara’da kurduğu Tercüme ve Telif ve Kültür Kurumu’nda görevlendirmiştir. Daha sonra 1923 yılındaki seçimlerde Diyarbakır’dan milletvekili seçtirmiştir. Meclis’e getirmiştir Ziya Gökalp’ı.Şimdi Atatürk’ün Türk Ocağı delegelerine hitabını okuyorum:

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk Milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsıyla meşbu olursa o camiaya istinat eden cumhuriyet de kuvvetli olur. Türk Ocakları, teessüsleri tarihinden itibaren çok yüksek hizmetler ifa etmişlerdir. Bu mesâide devam ediniz ve avdetinizde benim tarafımdan arkadaşlarınıza selamlarımı söyleyiniz.”

“İşte, iddianamenin  “faşist” diye itham ettiği Türk Ocağı bu…”

 “… Bunların faşizmle hiçbir alakası yok. Bizim de yok. Ama iddianamede bunlar ağır bir itham altına alınmıştır. Hadi bizi suçlasa razıyım. Ona bir şey demeyeceğim. Ama Türk Ocağı’nı katıyor işin içine, Türk Derneği’ni katıyor, Türk Yurdu’nu katıyor. Ondan sonra da kendi kendine yorum yapıyor. ‘Atatürk bunları tasvip etmiyordu’ diyor. Şunu söyledi, bunu söyledi. İşte Atatürk’ün söyledikleri burada…”

Evet, işte Atatürk’ün söyledikleri orada, burada, her yerde ve gün gibi ortada ama Atatürk adına ortaya çıkanlar da, Atatürk’ün getirdiği yönetim sisteminin nimetlerinden faydalanıp belli makamlara gelenler de O’nu anlamıyor, anlatamıyor ya da anlamak ve anlatmak istemiyor, üstelik O’nun izlerini silme gayreti içine giriyorlar.

Başbuğ Alparslan Türkeş böylece, peşin hükümlü olduğu açık olan mahkeme heyetine en iddialı olduklarını sandıkları Atatürk hakkında ve Atatürkçülük konusunda güzel bir ders veriyor, Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin yeşerip dal budak salmasında önemli roller oynayan kişi ve kurumları anlatıp kendisinden çok onları savunarak güzel bir ders veriyordu. Sonunda elbette beraat etti ama bu haksız dâva, Türkiye’de daha sonra da örneklerini görmeye devam edegeldiğimiz gibi nice ocakları söndürdü, aileleri perişan etti.

TÜRK GENÇLİĞİNE OLAN İNANCI VE GÜVENİ SONSUZDU

12 Eylül Türkiye’yi tarumar etmiş, ‘bir sağdan bir soldan’ mantığıyla suçsuz günahsız gençleri ipe götüren ‘Netekim Paşa’ ve arkadaşları Türk Milleti’ne zulmetmişlerdi. Başbuğ Alparslan Türkeş o hercümerç içerisinde yoluna devam etme kararındaydı ve en büyük güvencesi yine Türk Gençliği idi. Ankara’da, yurdun çeşitli yerlerinden gelen Ülkücü kuruluş temsilcilerine yaptığı bir konuşmanın son bölümünde şunları ifade ediyordu: “Biz gençliğimizi, Türk Milleti’nin geleceğinin ümidi, yarınlarımızın temînatı olarak görüyoruz. Onun için gençliğin maddî ve mânevî mânada eğitimine büyük önem verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Yine inanıyoruz ki, bir milletin gençliğine, yarınları için yetiştireceği insanlarına yapacağı yatırım, yatırımların en değerlisidir. En büyük ve değerli yatırım insana yapılanıdır…

İmanlı, ahlaklı, ülkü sahibi bir gençlik, o milletin geleceğini teminat altına alması demektir. Bugünkü köşe dönücülüğü, nemelazımcılığı, vurdumduymazlığı telkin eden bir zihniyeti gençlerimize hâkim hale getiren eğitim anlayışı, en az dünün komünizmi kadar tehlikelidir.

Hilalin yükselmeye, Türk’ün güneşinin parlamaya başladığı günümüzde ahlâk ve mâneviyatta en ileriye gitmiş, Ülkücülüğü millet için yapılacak feragat ve fedakârlık olarak yaşayacak bir gençliğe duyulan ihtiyacın büyüklüğü ortadadır. Bu duygu ve düşüncelerin bütün Türk gençliğini sarıp sarmalaması yolunda yürüttüğünüz mücadelede göstereceğiniz başarı hilalin daha da yükseklere çıkmasına, Türk’ün güneşinin daha da çok parlamasına sebep olacaktır. Bu düşüncelerle davanızda başarılar diliyor, hepinize tekrar sevgi ve selamlarımı sunuyorum.” (2)

O’nun bu sözleri kendisini ‘Ülkücü’ olarak nitelendiren herkese vasiyet niteliğindedir ve hilalin yükselip Türklük güneşinin daha da parlamasına gayret etmek hepimizin boynuna borçtur.

Doğumunun 102, vefatının 22. Yıldönümlerinde O’nu saygı, hasret ve rahmetle yâd ediyorum.

KAYNAKÇA

(1) Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Kuruluşlar Davası Sorgu, ALPARSLAN TÜRKEŞ, Sy. 35.
(2) Metin Turhan, BAŞBUĞ Alparslan Türkeş, 1980 – 1997, Panama Yayıncılık, Syf. 355

Benzer yazılar