TÜRK MİLLETİNİN MEDENİYET YOLU

‘’BÜYÜK DAVAMIZ’’ adlı yazımızda Türk milletini karşılaştığı en mühim problemin çağdaşlaşma olduğunu, bunun, verimsiz ve zararlı bir taklitten ileri geçemeyen Avrupalılaşma ile karıştırılmaması gerektiğini ve esasen, biri mütefekkir, biri devlet adamı iki Türk büyüğünün, Ziya Gökalp ile Atatürk’ün, en doğru şekilde ‘’Muasırlaşma’’ veya ‘’Muasır medeniyet seviyesine yükselme’’ formülleri altında meseleyi vazettiklerini, dâvanın, çağdaş medeniyete dıştan benzeme suretiyle değil, ancak onun ruhunu benimsemekle halledilebileceğini belirtmiştik. Şimdi bunun üzerinde biraz daha durmanın lüzumuna kani duruyoruz.

Hiç bir vatansever düşünülemez ki, Türk topluluğunun medenîleşme arzularını muhalif olsun ve milletin bu yoldaki cehitlerine katılmasın. Yine hiç bir aklı başında Türk yoktur ki, karşımızda görüp tesir ve baskısını ta içimizde hissettiğimiz Batı medeniyetine uymak zaruretinin Türkler için hayatî ehemmiyet taşıdığını kabûl etmesin. O halde, medeniyet mevzuunda aşağı yukarı 200 yıldan beri cemiyetimizde görülen kararsızlık nasıl izah edilecektir? Bize göre, bu büyük dâvamızın düğüm noktası, Batı medeniyetinin Türk münevverleri tarafından iyi kavranamamış olmasından aranmalıdır. Batı’nın ne olduğunu tespit hususundaki ayrılıklar, muasır medeniyet seviyesine yükselme çabasındaki Türk milletinin tutacağı yola dair olan tavsiyelerde kendini göstermektir. Türk kültürünü inkâra sapma veya ümmetçi zihniyete sempati besleme gibi yanlış, aşırı temayüller bir yana bırakılırsa, Batı’ya yönelme bahsinde başlıca iki görüş karşı karşıya yer almıştır. Bunlardan biri, Batı medeniyetini bütün halinde değil, fakat onun Türk muhitine uygun gelen prensiplerini almakla yetinmek fikrini müdafaa eder. Tarih, sosyoloji, felsefe gibi mânevi ilimlerle uğraşanlarca ileri sürülmüş olan bu fikre göre, Türk milletinin eski bir tarihi ve zengin bir kültürü vardır. Türk’e özelliğini veren bu milli değerlerden yapılacak fedakârlıklar, Türk topluluğunun tarihî varlığını zedeleyebileceği cihetle, Türklük bakımından tehlikeler doğurabilir. Bizim Türk’e has vasıfları muhafaza ederek çağdaşlaşmamız icap eder. Bu görüş ileride daha iyi açıklanacaktır.

Bilhassa son zamanlarda yayılması için hayli gayret sarf edilen ikinci fikre göre ise, medeniyet bölünmez bir bütündür ve başarı kazanmak, bütünü toptan kabûl etmekle mümkündür. Türklerin batı medeniyetine girmelerine engelleyen en büyük âmil, medeniyeti bize yarayan ve yaramayan unsurlar diye parçalamağa kalkışmamızdır. Ya hep, ya hiç! Bir yandan Avrupalı olmak arzusu, fakat diğer yandan şarklı kanaat ve telâkkilerde ısrar, dâvayı başarısızlığa uğratmaktır. Türk milletinin medenîleşmesi bir zaruret ise, eski ve şarklı olan her şey kaldırılmalı ve Avrupa maddi müesseseleri ve mânevî değerleriyle birlikte, eksiksiz olarak kabûl edilmelidir! Bu fikir taraftarlarının parolası kısaca şudur: tarihi, kültürü, bütün varlığı ile maziye paydos ve daima ileri! Kültür ilimleriyle değil, fakat daha ziyade aktüel meselelerle alâkalı bir kısım hukukçu, iktisatçı, Siyasal Bilgiler mensubu, sözde modern sanatçı ve günlük gazete fıkracıları tarafından propaganda edildiğini kaydetmekte fayda umduğumuz bu fikrin, ilk bakışta yeniliğe karşı heyecanlı bir iştiyak duygusu ifade eder görünmekle beraber, ilmi temelden mahrum bulunduğunu belirtmek isteriz. Nitekim üzerinde yapılacak basit bir tahlil tecrübesinin bizi şaşırtıcı sonuçlara götüreceğinden eminiz.

Önce şu iki soruyu cevaplandırmak mecburiyetindeyiz:

1-Batı medeniyeti, gerçekten, toptan kabûlü mümkün bir bütün müdür?

2-Toptancı fikir müdafilerinin Batıyı anlayışlarındaki isabet derecesi nedir?

Bilindiği gibi, milletlerarası bir değerler manzumesi olan medeniyet kültürlerinden doğar. Bu, eski Türk kültürünün esasları üzerine kurulmuş Bozkır Medeniyetinde olduğu veçhile, yüksek bir kültürün, başka topluluklara geçme suretiyle, kavimler-üstü bir hüviyet kazanması şeklinde olabileceği gibi, birçok kültürlerin türlü tesirler altında, birbirleriyle kaynaşarak ve birbirini tamamlayarak topluluklar-arası müşterek kıyametlerin ortaya çıkması yoluyla da meydana gelebilir. Batı medeniyeti ikinci tarzın en güzel misalini teşkil eder, çünkü Avrupa kültürleriyle, yakın ve orta Doğu, orta ve kuzey Asya kavimlerinden alınan, beşerî kabiliyet ve itidatların ve  istidatların gelişmesini sağlamağa elverişli kültür unsurlarının âhenkli bir şekilde terkibinden doğmuştur. Batı medeniyetindeki kitabî din mefhumu, yerleşik hayat prensibi, yazının kullanılması hep Doğu menşelidir ve, ayrıca, geniş mânasıyla felsefi düşünce, hür fikir ve müsbet ilim eski Greek kanalıyla yine Doğudan Türk-İslâm tefekkürü süzgecinden geçmek suretiyle Avrupa’ya intikal etmiştir. Buna göre Batı medeniyetinin de, tıpkı diğer medeniyetler gibi, kendini yaratan kültürlerden çok farklı bir muhtevaya sahip olması gerekir. Bu durum, aynı zamanda, kültürle medeniyetin ayrı şeyler olduğu gerçeğini de isbat eder. Esasen kültür- medeniyet aynîliği fikri kültür ve medeniyet tarihi ile meşgul bütün ilim adamlarınca reddedilmiştir. Halbuki, toptancı görüşün ana dayanaklarından biri kültürle medeniyetin aynı olduğu iddiasıdır. Bizzat Batı medeniyetinin kabaca gözden geçirilmesi bile toptancıların iddialarında ne kadar yanıldıklarını göstermeğe kafidir. Umumî heyeti içinde aldatıcı bir birlik arz etmesine rağmen bu medeniyet, kendini meydana getiren Sümer, Fenike, Mısır İbranî, Arap, Türk vb. gibi Avrupa dışı kültür unsurları bir yana, yalnız Avrupalı kavimler çerçevesinde dahi her topluluğa mahsus özellikler ihtiva etmesi dolayısıyla, bütün olmaktan uzaktır. Bu özellikler de her Avrupalı milleti ayrı bir şahsiyet yapan vasıflardan ibarettir. Bu milletler aynı medeniyete mensup oldukları halde başka başka diller konuşurlar her dil, ayrı bir zihniyetin, ayrı bir düşünce tarzının kalıbıdır. Sonra her Avrupalı kavmin, ayrı âdet ve geleneği, ayrı bir folkloru vardır. Hattâ hristiyan iman telâkkisi kadrosunda kalmakla beraber, çeşitli mezhep ve ‘’ordre’’ların mevcudiyeti onlar arasında uzlaşması güç dinî ihtilâflar doğurmuştur. Avrupa kültürlerinin hemen her sahasındaki bu ayrılıklar o kadar açıktır ki, hiç değişmeyen ve her zaman, her yerde aynı kalan ilim ölçülerinin meydana getirdiği teknik yapılarda bile bunu fark etmek mümkündür. Meselâ bir Alman radyosu, bir Amerikan filmi, bir İngiliz kumaşı onu imâl eden milletin damgasını taşır. Edebiyat ve felsefe alanlarında daha da bâriz olan ayrılıklar, bilhassa sübjektifliğin hâkim bulunduğu sanat ve müzik gibi mevzularda büsbütün dikkati çeker. Halbuki, söylemeğe lüzum yok, saydıklarımızın hepsi aynı medeniyetten feyz alan zekâ ve kabiliyetlerin mahsulüdür.

Batı medeniyeti bir ‘’bütün’’ ise ve tavsiye edildiği gibi, bu medeniyetin toptan kabûlü gerekiyorsa, Batını yalnız bir nevi edebiyatı, tek bir felsefe sistemi, aynı tarz mimârisi veya resim ekolü, her yerde aynı olan bir müziği bulunmadığına göre, hangi Avrupalı milletin nesi alınacaktır? Almanın idealizm felsefesi mi, yoksa İngilizin experimental veya Amerikanın pragmatik felsefesi mi? İtalyan edebiyatı mı, yoksa İsviçre halk müziği mi? Fransızın hürriyetçi siyaseti mi, yoksa kutsal devlet telâkkisine dayanan disiplinli Alman politikası mı? Vatikan’ın katolik itikadı mı, yoksa protestan veya ortodoks inancı mı? Türk milletinin çağdaş tefekkür tarzına, modern felsefeye, zamanımızın siyaset anlayışına, edebiyatta yeniliğe, inanç ve düşüncede muasırlaşmaya ihtiyacı mâlûm ise de bu ihtiyacı karşılamak üzere hazır muhtevalar tespiti mümkün olmadığında, ya hep, ya hiç iddiasında bulunan toptancı görüş milleti korkunç bir çıkamaza sürüklemektedir. Batı medeniyeti değerlerinin, bir an için teke ircaı kabûl edilse bile o değerlerin Türk muhitinde uğrayacağı mukadder değişikleri de hesaba katmak icap eder. Memleketimiz gibi üzerinde yüzyıllardan beri yaşayan halkın maddî varlığı ve mânevî tutumuna yön veren hatıralarla dolu bir ülkede, Türkler gibi binlerce senelik tarihin, büyük fetihler ve sayısız devletlerin, eski Hint, Çin ve İran’a verdiği dinî, fıkrî, ahlâki kıymetlerin, doğrudan doğruya Avrupa’ya hediye ettiği medeniyet unsurlarının vârisi olan büyük bir milletin Batıdan ithâl edilecek değerler karşısında hareketsiz kalmayacağı unutulmamalıdır. Kültür değişmeleri hâdisesinde en iptidaî kültürlerin bile direndiğini ilim göstermiştir. Zengin ve köklü Türk kültürünün mukavemeti elbette daha şiddetli hissedilecek ve tabiatiyle ortaya ne Doğulu ne de Batılı olan acaip bir ‘’kültür’’ çıkacaktır. Böylece, hiçbir ilmî esasa dayanmadığı anlaşılan toptancı görüşü müdafaa edenlerin Avrupa medeniyetini hakikaten kavrayıp kavramadıkları da şüphelidir. Bütün belirtilerden anlaşılan şudur ki, onlara göre medeniyet, giyinme, balo,kokteyl-parti, tercüme tiyatro piyesi, adapte roman, kovboy hikayesi, aktarma felsefe, otomobil, elektrik, buzdolabı, vb. den ibarettir. Onlar Avrupa’nın zevk hayatını, hıristiyan âdetlerini benimsemeği ve İslâmiyetle, millî tarih ve kültürle alay etmeği, Batılı cemiyetlerin sosyal bünyelerine mahsus kanunların Türkçeye çevrilip tatbik edilmesini medeniyet sanırlar. Hattâ daha da ileri giderek, kısır ve sahte görüşlerinin destekleneceği ümidiyle, Atatürk inkılâplarının ileri sürerler. Güya Büyük Atatürk de ya hep, ya hiç’i düstur edinmiş ve inkılâplarımız Türk topluluğunu tamamen değiştirmek gayesiyle yapılmıştır. Gerçekte Atatürk ne telkin edinmek istenen düşüncenin, ne de bu derece ters yorumlanabilecek bir tutumun temsilcisi değildir. O’nun toptancılarla aslâ aynı fikirde olmadığı fikir, şükranla anılmağa değer kültür faaliyetlerinden bellidir.

‘’Türk’ün unutulmuş kültür hazineleri‘’ nin hasretini duyan Atatürk, milleti ‘’muasır medeniyet seviyesine’’ yükseltecek ve, taklidin, kopyacılığın saçtığı aşağılık duygusunun irade yıkıcılığı altında zebun zavallı bir cemiyet yerine, kendi gücü ile medenî hamleler yapmağa muktedir zinde bir topluluk haline getirecek tek kaynağın Türk millî kültürü olduğuna inanıyordu. O’ nun için inkılâplar milleti bu hedefe sevk eden vasıtalardan başka bir şey değildi. O, elbette serpuşun değişmesi veya lâtin alfabesinin alınmasıyla medenîleşmenin tamamlanamayacağını, fakat inkılâplar  yoluyla Batı medeniyetinin ana prensiplerini daha kolay ve daha sür’atle ulaşılabileceğini biliyordu. Çünkü Atatürk, Türkiyede Batı medeniyetinin şu üç temel presibini en iyi takdir eden bir şahsiyetti:

Yukarıda adı geçen yazımızda medeniyet prensiplerini şöyle sıralamıştık: din, hukuk, müsbet ilim. Buradaki din münhasıran hıristiyanlık  değildir. Her medenî kavim, insana, kendiliğinden tâbi olacağı ahlâk kaideleri sağlayan mânevî güç kaynağı bir iman sistemine sahiptir. İnsanın bu feragat kabul etmez isteğini karşılamak şartıyla her gün bu vazifeyi görebilir ve İslâmiyet bu dinlerden biri olabilir. İslâmiyetin moral kaideleri ve çok daha hayati telâkkileriyle Hıristiyanlıktan üstün olduğu mâlûmdur. Ancak onun bâtıl itikatlardan temizlenmesi, parazit, inançları istismar edenlerin zararsız hale konması ve tamamen ferdî bir vicdan meselesiolarak alınması lâzımdır. Atatürk’ün lâiklik anlayışı da bu gerekçeye dayanır. Hukuk ise, insanın şeref ve haysiyetini koruyan haklara kat’î surette riayet edilmesi keyfiyetindedir ki,bu da saygı duygusunun daima uyanık bulunduğu ruh asaletini yaratan tamamıyla moral bir inşadan  ibarettir. Böyle bir manevî yükselişe ulaşamamış topluluklarda her çeşit kanun hükümlerinin kağıt üzerinde kalmağa mahkûm olduğu aşikardır. Batı medeniyetinin üçüncü prensibi olan müsbet ilim, maddî neticeleriyle, en fazla dikkati çeken özellik olarak görünür. Günlük hayattaki basit konfordan fezanın fethine kadar modern teknik müsbet ilim eseridir. Bununla beraber, açık ve kesin metotları dolayısıyla, benimsenmesi en kolay olan da budur.

Ancak, hakikî medenî bir millet kıvamına gelebilmek için her üç prensibin eşit değerde tutulması ve birbiriyle tam bir ahenk içinde geliştirilmesi icap eder. Prensiplerinden birini veya ikisini ihmal etmek câiz değildir. Bugün yeryüzünde öyle hıristiyan cemaatleri vardır ki, iptidaî şartlar altında yaşarlar, zira hukuk ve ilimden mahrumdurlar. Hak mefhumunun sağlam dinî kaidelere bağlandığı eski Hind ve Çin toplulukları da medenî değildiler, bunlarda müsbet ilim eksikti. Yalnız teknik yönünden ileri seviyede bulunan memleketlerde, insana saygı’nın yokluğu ve din kudretinin inkârı devam ettiği sürece, medenî sayılmazlar.

Böylece, Türkiye’nin medeniyet yolunda takip edeceği istikametin kendiliğinden çizilmiş olduğunu sanırız. Artık Batı medeniyetinin gerçek hüviyeti anlaşılmalı ve sür’atle öze doğru gidilmelidir. Davâ böyle alındığı taktirde, Türk milletinin bu mânevî fetih yolunda herhangi ciddî bir engelle karşılaşması ihtimali azdır; çünkü Türk millÎ kültürü her türlü mâniayı kıracak iktidardadır. Türk tarihinin insan haklarına hürmet hisleriyle mayalandığını ve bunun Türk siyasetinin genişlemesinde başlıca rolü oynadığını, lâiklik prensibinin 1500 yılından beri Türk devletlerinde tatbikat sahası bulunduğunu, realist ve rasyonalist Türk düşüncesinin Batıda Rönesansın açılmasında birinci derecede müessir olduğunu tarih ilmi gözlerimizin önüne seriyor. Mesele bütün bu gerçeklerin millete duyurulmasından ve şuurlara yerleştirilmesinden ibarettir. Başta toptancılar olmak üzere, onlarla sâfdilâne işbirliği yapanları ısrarla estirmek istedikleri kompleks rüzgarlarının dineceği; son moda giyimlere bürünüp tam Avrupaî konfor içinde yaşadığı halde, hakka saygısızlığı, ilme hürmetsizliği, kültür düşmanlığı ile tepeden tırnağa barbar olan kimselerin ortadan silineceği; kendilerine Tony dedirten Turhan’ların, Batı ülkelerinde boyunlarında haçla dolaşan saf  Türk çocuklarının, yılbaşı vesilesiyle Taksim meydanına noel çamı diken zihniyetle birlikte, yavaş yavaş Türkün yüksek medeniyetine döneceği günler yakındır. O günler, Türk bünyesine uygun kanunlarıyla, Türk’ün milli ve insani ışıklandıran felsefesiyle, Türk asaletini kahramanlığını, meziyetlerini dile getiren edebiyatıyla Türkün ince zevkinde hendeseleşen mimarîsi, bediî duygusunu ifadelendiren tezyinî sanatları, resmi, heykeliyle, Türk’ün sevgisini, aşkını, teessür ve neşesini gönüllere dolduran musikisiyle, tabiat, fizik, kimya, atom sahalarında hayret uyandırıcı büyük keşifleri ve tekniği ile Türk’ün, Atatürk’ün dediği gibi,medeniyet ufkunda bir güneş gibi parlayacağı günler olacaktır.

Benzer yazılar