Haziran 2019 Yeni Ufuk Dergisi Yeni Ufuk Dergisi 2019 

ELLER SİLAH DEĞİL KALEM TUTMALI

‘’En Güçlü Silah Fikir,

En Güçlü Fikir Türk Milliyetçiliğidir.’’

Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ

Oyuncakları silahların gölgesinde kalmış bir nesle hitaben…

Bir nesil düşünün; gençliklerinin en gürbüz çağlarında kendilerini bir ateş çemberine atmış. Bir düzen düşünün; koltuğunun altına kitap iliştiren, eli kalem tutan gençlik yerine o tertemiz gençlerin beline tabanca taktırmış. Ve bir fikir düşünün; Türk milletinin her çıkmaz sokağa girişinde önüne gelen duvarları yıkıp aşarak yol açmış. Ümit ediyorum ki bu bahsettiğimiz nesli, o neslin maruz kaldığı düzeni ve yine o neslin Türk milletini çıkmaz sokaktan çıkarabilmek için kullandığı fikir sistemini tahmin edebilmişsinizdir. İşte bu yazımızda da Türk milliyetçilerini eli kanlı caniler topluluğu olarak göstermeye çalışan propagandacı kitleye ve bizleri hep yanlış anlamakta olan milletimize açık seçik olan doğruları aktaracağız.

Evet, bir nesil düşünün demiştik. Gençliklerinin en verimli yıllarında kendilerini ateşin ortasında bulan ve o ateşe bile bile kendilerini atan bir nesil. Nasıl bir ateştir ki bu her atlayışta daha da parlayan ve küllerinde can bulduran. Ve nasıl bir nesildir ki o, milletini ısıtabilmek için parlayan ateşe kendilerini atarak kor olan. Başlığımızda kalemden, silahtan bahsettik. Peki bu ana materyaller o nesil için neyi ifade ediyordu? Bunu yapabilmek için ilk olarak ülkemizde komünizmin adının dahi bilinmediği yıllara gidelim. Bu yıllara komünizm tehlikesinin kanlı hâliyle vukû bulmadığı yıllar olarak da adlandırabiliriz. Öncelikle bu yılların Ülkücü hareketinde ki gençlik yapılanmasına bir inceleme yapalım. Bu gençlik yapılanması Başbuğ Alparslan Türkeş’in yurda dönüşü ile birlikte faaliyetlerine hız katan Ülkücü teşkilatların etrafında eğitimle haşır-neşir olan, Milliyetçi aydınlar etrafında usta çırak ilişkisi ile kendini düşman fikirlere karşı eğiten bir yapılanma. Ama ne yazık dünya genelinde 1968 de başlayan öğrenci olayları bizim ülkemizde de kendini gösterdi. Sovyet Rusya’nın dünya genelinde başlattığı hareket ihtilalci Marksizm’in bir tezahürü idi. Bu teorinin ilk hedefi zinde güçleri harekete geçirmek. Yani dinamizmin doruğunda olan gençliği örgütleyerek ülkenin çeşitli yerlerinde ve de özellikle öğrenim alanlarında kargaşa çıkarmak. Sonrasında da medya ve çeşitli yayın organları ile halkı kışkırtarak ülkeyi merhale merhale kaosa sürüklemek.  Ardından ne yapılacağı ortada zaten. Ordu da bir ayaklanma akabinde yönetimi ele geçirerek kaos içerisindeki ülkeye yardım amaçlı kızıl orduya davette bulunmak. İşte ülkemiz bu işgalin eşiğinden döndü diyebiliriz. Nasıl oldu bu iş diyecek olursanız, şöyle ifade edebiliriz ki; Az önce de bahsettiğimiz gibi 1968 öncesi kendilerini Ülkücü teşkilatlar etrafında yetiştiren gençlik, 1968 sonrasında da tekamülünü devam ettiriyor.

1967 den 1969 sonlarına kadar Genç Ülkücüler Teşkilatı, Üniversiteliler Kültür Derneği, KÜBİTEM ve birbirinden bağımsız üniversite kulüpleri etrafında eli kalem tutan, Türk’ün ne olduğunu bilen, Türk’e zarar verebilecek olan etkenlerin idrakinde ve bu idrakle hareket eden bir Ülkücü hareket var. Bu topluluklar etrafında yetişen gençlik Erol Güngör, Necmettin Hacıeminoğlu, Galip Erdem, Dündar Taşer gibi Türk Milliyetçisi aydınlar tarafından eğitim alıyorlar. Hani usta çırak ilişkisinden bahsetmiştik ya işte o nesil böyle abide şahsiyetlerin ustalığında çıraklık yaptılar. Hâl böyle olunca da fikrî mânâda kendisini donatmış ne istediğini bilen, ne yapacağını tasarlayabilen ve inandığı fikrin uygulama sahasında her türlü görevi üstlenebilecek bir Ülkücü hareketle karşılaşıyoruz.

Peki eli kalem tutan, sürekli ilim ve fikir ile uğraşan Ülkücüler ne oldu da milletin gözünde eli kanlı caniler topluluğuna döndü. Yazımızın başında da değinmiştik Sovyetlerin gayesi ihtilalci Marksizm’i benimseterek ülkemizde kaos çıkarmaktı. Sovyetler bu gayesini gerçekleştirebilmek için ülkemizde 36ya aşkın komünist terör örgütü kurmuştu. Bu örgütlerin her bir üyesi Filistin’in El-fetih kamplarında uzun namlulu silah kullanabilen, el bombası yapma işinde uzman ve yakın döğüş sanatında da özel eğitim verilerek ülkemizdeki çeşitli üniversitelere yerleştirilmiş teröristlerdi. Bu yerleştirmenin sonucu zaten ortadadır. Ülkemize yerleştirilen bu eğitimli terör militanlarının ilk kanlı eylemi 1968’in ilk haftası gerçekleşir. Eli kalem tutan, Ülkücü hareketin yüz akı olan Ruhi Kılıçkıran, okulunda iftar sonrasında yemek duası yaptırır. Bu tabi ki de dinsiz komünistlerin zoruna gider. Doğal olarak komünistler tarafından karaktersizce karşı çıkmalar zuhur eder. Şahsına küfürler, hakaretler edilmesine rağmen sukûnetini koruyan Kılıçkıran hakaretlerin dinine ve kutsal değerlerine yöneldiğini görünce ayağa kalkarak karşı çıkar. Kılıçkıran’ın karşı çıkmasını fırsat bilen öğrenci kılıklı teröristler Ruhi ağabeyimizi kalbinden bıçaklayarak oracıkta şehit eder. İlk şehidini vermiş olan Ülkücü hareket tüm sabrı ile duruşundan taviz vermez. Komünistler ilk eylemlerinde başarılı olamamışlardır. Hemen arkasından Mustafa Bilgi, Mustafa Kahraman ağabeylerimizin şehadeti takip eder. Ülkücü hareket hâlâ daha pusudadır. Hâlâ daha kendisini geliştirmek adına kurumlarında eğitim almakta ve bunun yanında mahallelerde öbek öbek emniyet güçlerinin gerçekleştirmesi gereken asayişi sağlıyorlardır. Çünkü komünistler mahallerde bulunan evlerin duvarlarına gençliği terörize edici sloganlar yazıyor ve mahallelerde bulunan huzuru ortadan kaldırıyordu. Mahalleler yetmezmiş gibi üniversitelerde de bulunan nizamı bozarak kurtarılmış bölge adı altında üniversiteleri işgal ediyorlardı. Bu işgallerin ardından öğrencilerin rehin alınması, işkence edilmesi, derslere alınmaması gibi olaylar gerçekleşiyordu. Hatta bu işgallerin neticesidir ki Ülkücü hareketin patlama noktası olan Süleyman Özmen’in şehadeti ile karşılaşırız. Süleyman Özmen işgal altında olan okulunda rehin alınarak işkence gören ülküdaşlarını kurtarabilmek için diğer ülküdaşları ile harekete geçer. Özmen, ülküdaşları ile işgal altındaki okullarının önüne geldikleri vakit okul içerisinden yanlarında toplu iğne dahi olmayan Ülkücü öğrencilere çapraz ateş açılır. Açılan çapraz ateş neticesinde sırtından vurulan Özmen bu da yetmezmiş gibi kız yurdundan atılan taşlardan birinin suratına denk gelmesiyle ağır yaralanır. Süleyman Özmen 3 gün boyunca komada kalır. 3 günün sonunda canını hakka teslim eder. Şimdi soruyorum size yetim Süleyman’dan ne istediler? Neyin bedeliydi bu? Devrim kanla yazılır ilkesinin tezahürü müydü? Evet tam da öyleydi. Ama şunu bilmiyorlardı ki Türk Milliyetçisi gençler son neferlerini toprağa vermediği sürece kanlı ihtilalleri gerçekleşmeyecekti. İşte bunu onlara gösterebilmek için Ülkücü hareketin abide şahsiyetlerinden biri olan Dündar Taşer, Süleyman Özmen’in şahadetinin ardından bir konuşma yapacaktır: ‘’O, şehittir, yeri şüheda katıdır. Fakat biz artık ölmeyeceğiz, bu sallanan topraklar üzerinde, doğum sancısı, yeni, güçlü büyük Türkiye’nin sancısını çeken bu topraklar üzerinde biz artık ölmeyeceğiz. Süleyman, Ülkücülerin son şehididir, biz artık ölmeyeceğiz!’’(1). İşte bu konuşmadan sonra Ülkücü hareket silkelenip kendisine gelecektir. Artık ülkücü hareket nefsini müdafaa amacı ile silahlanacak ve artık kayıp vermeyecekti.

 O dönemde mücadele vermiş büyüklerimizle sohbet ettiğimizde şöyle derler; “Bizim silahlanma gibi bir gayemiz yoktu. Güvenliğimizi sağlayabilmek için mecburduk buna. Bu olaylar yaşanmadan önce bizler derneklerde, vakıflarda kendi çapında yazılar yazan, fikir alışverişi yapan gençlerdik. Ne yazık ki milletimizi tehdit eden komünizm tehlikesi ortaya çıktı. Bunların tek anladığı şey silah sesi ve barut kokusuydu. Bizler annelerimizin kollarındaki bilezikleri ve evlerimizin geçim kaynağı olan küçükbaş hayvanlarımızı sattırarak silah alıyorduk. Ve bu mecburiyettendi.” İşte bu şartlar altında gözlerini kan bürümüş sol terör örgütlerine karşı mücadele veren bir fikir var. O dönemin Ülkücü hareketini Milli Mücadele’nin Kuvayı Milliyesine benzetebiliriz. Kuvayı Milliye cemiyeti ülkenin genelinde birbirinden bağımsız halde Ulu Önder M. Kemal Atatürk’ün sancağı altında emperyalist güçlere karşı topsuz tüfeksiz yalın kılıç mücadele verdiler. Ve bu mücadelenin sonucunda Türk milletini içinde bulunduğu kıskaçtan kurtararak refaha erdirdi. Ülkücü hareket ise Başbuğları Alparslan Türkeş’in kaldırdığı kutlu sancağın altında toplanarak yine aynı zihniyetin; yani Akdeniz’e dökülen kara renkli emperyalizmin gayrimeşru çocukları ile yalın kılıç mücadele vermişlerdir.

 Milli mücadele döneminde verilen mücadelenin tarafları milli-gayri milliydi. 1968 sonrasında üniversitelerde ve sokaklarda verilen mücadelenin de tarafları da yine milli-gayri milliydi. Sonuçta bir grup genç Türk milletinin tarih sahnesine çıkışından bu yana süzülerek gelen milli fikri; Türk milliyetçiliğini benimsiyordu. Diğer grup ise ne savunduğunu bilmeyen, devrimlerinin kanla gerçekleşebileceğini inanan, özel kamplarda terör eğitimi almış, dini afyon olarak gören, millet kavramını yok sayan çamur zihniyetlerin köleliğini yapan fikirlere tapıyorlardı. Şimdiki neslimize o dönemin komünist teröristlerini sorduğumuz zaman sevgi pıtırcıkları, filizlenmekte olan fidanlar gibisinden benzetmeler yapıyorlar. Arkadaşım! O sevgi pıtırcığına benzettiğiniz zihniyet 1960’ların sonunda işgal ettikleri ODTÜ’nün bahçesinde uzun namlulu silahlarla 6 saat boyunca jandarmayla çatışan bir zihniyetti. Eğer sevgi pıtırcıklığı ifadesinden bunu çıkarıyorsanız daha anlatabilirim. Bu da bittabî hoşunuza gider. Mesela Ülkücülere okul mahzenlerinde yapılan işkenceleri, eşlerinin yanlarında öldürülen dağ gibi babayiğitleri anlatsam şevke gelirsiniz değil mi? Hele hele her 1 Mayısta sokağa çıkıp sözde işçi haklarını savunan Moskova’nın gayrimeşru çocukları, o zamanın tomurcuk fidanlarının Ümraniye’de 5 Ülkücü işcinin evini basarak kaşıkla göz oyma, kulak kesme gibi işkencelere tabi tutarak şehit ettikleri Ülkücü işçileri duyduklarında gözleriniz parlar ve yüzlerinize renk gelir. Öyle değil mi?

Ya işte böyle… Daha düne kadar dergiler çıkaran, çıkardıkları dergilerde yazılar yazan, tiyatro tertipleyip kültür-sanat dalında atılımlar yapan ve o yaşlarda devlet yönetme kudretine talip bir Ülkücü hareketle karşı karşıyayken gün geliyor sırf bunları yaptıkları için kurşuna dizilen, işkenceler gören bir Ülkücü harekete rast geliyoruz. Gerçekten de çok garip değil mi? Dünyaya adalet ile hükmetmiş bir milletin milli fikrini savunuyorsun, esir Türklerin özgürlüğü için çırpınıyorsun ve bunları yaparken ilmî metotlara dayanarak, elde kalem ile faaliyet yürütüyorsun; Sonra bir grup ne idiği belirsiz zihniyet gelip sana baskı uygulamaya çalışıyor, silahla korkutmaya çalışıyor. Olacak iş değil. Neden olacak iş değil izah edeyim: Şunu bir kere kafanıza sokun. Sizin karşınızda Bolivya dağlarında zıp zıp zıplayan kartondan devrimciler yok. Hele hele nokta kadar yerde devrim yaptı diye kahraman ilan edilen sahte kahramanlar hiç yok. Bizleri sakın ola ki kendinizle karıştırmayın. Sizin karşınızda Kürşad’ın yenilmeyen ruhunu halâ ruhunda barındıran, Osman Batur’un ”Dünya durdukça benim milletim mücadeleye devam edecektir.” kutlu seslenişini benimsemiş bir Ülkücü hareket var. Sizin yeni yetme lideriniz Mao iyi bilir Osman Batur’u. Onda ki destansı direnişi, silahsız, cephanesiz verdiği mücadeleyi. Onun için biz Türk Milliyetçileri eline kalemi aldı mı Ali Kuşçu, Oktay Sinanoğlu, Aziz Sancar mecbur kalınmadığı sürece de silahı aldı mı eline Kürşad olur Osman Batur olur. Zaten bunun canlı örneğini sizlere gösterdiğimizi sanıyorum. Çünkü fikirle alt edemediğiniz bir Ülkücü hareketi silahla sindirmeye çalıştınız başaramadınız. O dönemin Ülkücü gençleri resmen sizlere bir ders verdi ve rezâlet fikrinizi yerle bir etti.

 Ama bu yerle bir edişin altında çok önemli bir nokta olsa gerek. Bu gençliği gözünü kırpmadan kendilerini ateşe atacak kadar cesaret verici bir âmîl söz konusu olsa gerek. İşte o büyük yürütücü âmîle değinmeden geçemeyeceğim. Kimdir o diyecek olursanız tabi ki Alparslan Türkeş’dir. Bir kere Ülkücü Hareket’in hep dik duran bir lideri vardı. Bu gençlik hiç eğilir mi? O gençliği hep sahip çıkan ve yüzünü kara çıkarmayan bir lider vardı. Bu gençlik hiç yılar mı? Elbette ki yılmaz! Ve ortada kutlu bir çağrı vardı: “Ben Türk Milletini,
Sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvet ve hile ile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlâktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum. Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, hakikât yolu, Allah yoluna çağırıyorum.”
(2) İşte bu kutlu çağrıya kulak veren gençliğin kendilerini boşu boşuna ateşe atmadıklarını görüyoruz. Ne uğruna, ne için öğrenim gördükleri üniversitelerde işkenceye maruz kaldıklarını ve hatta öldürüldüklerini görüyoruz. Şimdi çoğu kesim o dönemlerde hâk için hâkikat için Allah yolunda mücadele veren Ülkücü harekete kavmiyetçi kâfirler, faşistler gibi sıfatlar yapıştırarak din dışı bırakıyorlar. Peki bunlar kim biliyor musunuz? Çoğu zaten çağımızın haklı ya da haksız eli kalem tutanlarından. O dönemlerde Üniversitelerde komünistler din adına konuşan herkesi fişleyip, denk getirdikleri yerde dövüp fikrini ıslah etmeye çalışıyorlardı. Ee tabi ki de Ülkücüler bu yapılanlara boyun eğmiyor karşı çıkıyorlardı. Hatta din adına yapılan bu provakasyonlardan birini sizlerle paylaşayım. Kavga günlerinin daha da harmanlandığı dönemlerde komünistler İstanbul Üniversitesinin Kampüs girişine ‘’Muhammet’in P*çleri Giremez’’ yazılı pankart asarlar. Dönemimizin eli kalem tutan ensesi kalın İslamcıları tabi ki de bu pankartın altından başlarını eğerek geçerler. Ama bunu gören 2 Ülkücü öğrenci bu pankartı indirmek isterler. Ama tam indirirken kızıl komünistlerin çapraz ateşine maruz kalırlar ve ikisi de oracıkta şehit olur. Hani şair diyor ya;

Bayraklar indirilir, paçavralar sallanır

İşte bu kızıl itler, bu sayede yallanır.

Siyasal İslamcıların veyahut Komünistlerin bize eli kanlı katiller demesinin sebebi bu mu şimdi? Sırf bir avuç gencin bu yapılanlara karşı çıkması mı katillik? Hatta ve hatta o neslin Allah’a ve mübarek elçisine zeval gelmemesi için silah kullanması mı canilik?  Verebilecek bir cevabınız varsa biz hep karşınızda dinliyor olacağız. Ülkücü hareket o dönemde elinden gelen her şeyi yapmıştır. Uzlaşmaya varma yolları, silah bırakıp ülkemizin kalkınması için ortak işler yapmaya davetler yapılmıştır. Başlığımızda da belirttiğimiz gibi dönemin dergilerinde ’Eller Silah Değil Kalem Tutmalı’(3) gibi davetler, gazetelerimizde ’Türk Milliyetçiliği Birleştirici Ve Bütünleştiricidir’(4) gibi kendini ifade edici bildirgeler yayınlıyordu. Hatta sol liderlere çağrıda bulunarak o zamanın tek kanalı olan TRT’de fikirlerimizi tartışalım ve uzlaşalım diyerek davetlerde bulunuluyordu. Ama kan dökmekten başka bir şey bilmeyen komünistler TRT binasının önüne gelerek ‘’Bizim Türkeş’in itleriyle konuşacak bir şeyimiz yok’’ diyerek fikirlerimizi tartışmayı red ediyorlardı.

Bizim yayın organlarımızda bunlar ifade edilirken Komünistlerin yayın organlarında neler dönüyordu peki? Meselâ Aydınlık gazetesi. Nasıl manşetler atılıyordu? Aydınlık gazetesi resmen komünistlerin hedef gösterme ve fişleme işlemlerini gerçekleştirme meskeniydi. Öldürülecek Ülkücülerin isimlerini, boy boy fotoğraflarını manşetlere basıp, adres belirterek hedef gösteriyorlardı. O hedef gösterilen Ülkücülerin arasından sağ kalabilmiş kişilerin sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar azdır. İşte tüm bu hedef göstermelere rağmen mücadeleye devam eden bir Ülkücü hareket var. Bir taraftan ellerin kalem tutmasını savunurken aynı zamanda tedbir amaçlı silahlanıyorlardı. 1968-1978 yıllarının fırtınalı dönemlerine rağmen yazımızın başında da bahsettiğimiz Ülkücü kuruluşlarda eğitime devam ediyorlardı. Ama 1978 yılından sonra iş iyice çığırından çıkmış, sol terör örgütleri tamamen öldürmeye yönelik eylem yapmaya başladılar. Kahvehane taramaları, teşkilat bombalamaları artmış, günde 5-6 tabut taşımaya başlarız. Bir gün bakıyoruz ki İstanbul il başkanımız Recep Haşatlı oğlu ile birlikte şehit ediliyor. Diğer gün bakıyoruz ki Bingöl Belediye başkanımız Hikmet Tekin namı değer Reis Bey ilk önce evlerine otomatik silahlarla taranmasıyla ağır yaralanır fakat kurtulur. Aradan çok geçmeden Hikmet Tekin Ramazan ayında ablasının verdiği iftar yemeğinin dönüşünde pusuya düşürülür ve Reis Bey ile birlikte annesiyle kardeşi de şehit edilir. İş artık iyice çığırından çıkmıştır. Terörist Komünistler artık ne öldürürsek kâr zihniyetiyle il-ilçe teşkilat başkanlarımızı da şehit ediyorlardı. Bu gidişe dur demek gerekiyordu. Devlete ve katil komünistlerin tasmasını tutan zatlara bir çağrıda bulunmak gerekiyordu. Ne demiştik hep arkamızda duran ve bizi hep sahip çıkaran bir Başbuğumuz vardı. Başbuğ Alparslan Türkeş bu çağrıyı öyle bir yaptı ki bırak yerli iş birlikçilere koca dünyanın iki kutbu da titretti.

 15 Nisan 1978 o kutlu yürüyüş. Tarihi MHP Tandoğan Mitingi. Bu miting artık yeter denilen, inceldiği yerden kopsun denildiği yerdir. Tüm godamanlara, kan emici vampirlere ve gencecik yiğitlerin kanını akıtan işkenceci zihniyete icabında bir restti diyebiliriz. Ulu Hakan Alparslan Türkeş miting alanına gelir. Türkiye’nin dört bir yanında Ülkücüler meydana akın etmişlerdir. 2 milyona aşkın Ülkücü Tandoğan meydanına sığmaz ve akşama kadar Ankara’nın tüm sokakları trafiğe kapatılır. Şimdiki liderler meydanları doldurmak için parayla adam toplar. Ama burada söz konusu olan kişi liderlerin lideri bunu da belirtmekte fayda var. Bundan 10 yıl önce CKMP’nin bodrum katında 15-20 genç ile başlayan eğitimler ve faaliyetler 1978’e geldiğimizde 2 milyona aşkın insanı meydanda toplar. Ve Başbuğ ikazına başlar; “İşkenceyi kendileri için bir yol seçenlere, vatandaşın ekmeğine el uzatanlara, hakkı hukuku çiğneyenlere bir başlangıç uyarısıdır. Gerekirse 45 milyonu da meydanlardan yürüteceğiz!!!”(5) Başbuğ resmen hesap soruyordu. Bir nesli bu hâle getirenlerden hesap soruyordu. ”Ne istediniz benim evlatlarımdan? Ne istediniz eli kalem tutan gencecik fidanlardan?” der gibiydi. İhtilalci Marksizm hedefine ulaşamamıştı. Çünkü karşısında yılmayan bir fikir harekatı ve bu fikrin canlılığını korutan bir Başbuğ vardı. Komünistler başarılı olamayacaklarını anladıkları için son kurşunları bitinceye kadar Ülkücü avlamaya devam edeceklerdi. Bu da elbette ki darbenin zeminini hazırlayacaktı. Gözlerini öyle kan bürümüştü ki darbe öncesinde Gümrük Ve Tekel Bakanımız Gün Sazak Bey’i bile şehit etmişlerdi.

Komünisterin tek başarılı oldukları şey vardı: o da ülkeyi kaosa sürüklemek. Maalesef o konuda başarılı oldular. Okyanus ötesinden birileri düğmeye bastı ve askeri darbe gerçekleşti. En acısı da bizleri fikirlerimizle yargılamalarıydı. Sırf eşitlik olsun diye 9 ağabeyimizi astılar. Onlarca ağabeyimiz yapılan işkencelerle hayatını kaybetti. Ama daha fazlasını da kaybedebilirdik. Yine Başbuğumuz sayesinde daha az kayıp ile içeriden çıktık. Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda hakimlere rest çekmesi sayesinde paçayı zor kurtardık. Ama sözlerinde hiç riya veya yılgınlık yoktu. Bir çağrısı vardı; ”Ebed-müdded olan Türk devletine; kıyamete kadar hür, müstakil, mes’ud ve müreffeh yaşamasını, her gayeden aziz bildiğimiz Büyük Türk Milletine bugüne kadar hizmet etmiş ve etmekte olanlar için; yarın aynı yolda, aynı heyecan ve şuurla bu kutsal hizmetin bayrağını taşıyacak olanlar için konuşacağım! Milletim aldatılmasın, şaşırtılmasın; milletim gerçeği bilsin diye konuşacağım!”(6) Emrinde 12 yıldan beri silah ve kalem ile mücadele vermiş olan gençliğin başını öne eğmemek için ve o mücadelenin takipçisi olan bugünün Türk Milliyetçilerinin yüzünü kara çıkarmamak adına konuşmuştu. Ama Başbuğumuzun yüzünü kara çıkartanlar olmuştu. Darbe ile içeriye eğitimcilerin, yöneticilerin ve Başbuğumuzun alınmasıyla meydanı boş bulan Ülkücü mafyalar türemişti. Yıllardan beri verilen bu kutlu mücadele bir kaç maskaranın ayakları altında eziliyordu resmen. Cek-senet tahsilatçısını mı ararsın haraç, fuhuş, pavyon, meyhane işletenini mi ararsın. Hele hele eskiden eli kalem tutarken dahi vatan savunabilmek için tabanca taşıyandan ziyade adam korkutmak için emanet taşıyanı mı ararsın. İşte milletimizin gözünde kötü görünmemizin bir sebebi de bu hergeleler olsa gerek. Ama şükürler olsun cezaevinde çıkan ağabeylerimiz çıkarla çıkmaz ”Nerede kalmıştık?” diyerek tekrardan başladılar mücadeleye. Tekrardan eli kalem tutan Ülkücü Hareket oldular. Türk Milliyetçiliği fikri hâlâ daha ayaktaydı.

Komünizm köklü bir yapılanma olmadığı için toz pembe bir siluet bıraktı arkasında. Ama mücadele hâlâ daha devam ediyor. İlk başlarda Apocular olarak tanınan Marksizm ve Leninzm gibi teorilerle temellenen PKK terör örgütü günümüzde Üniversitelerimize yuvalanmış bulunmaktadır. Ülkücü Hareketin son şehidi Fırat Yılmaz Çakıroğlu komünist zihniyetli PKK terör örgütü tarafından şehit edilmiştir. Hani boşa dememişler:”Fırat tarih okurken tarih yazan bir yiğitti” diye. Kalemin gücünü bir kere daha görüyoruz. Yıllar geçse de bu mücadele hiçbir zaman bitmeyecek. Sizleri bu kutlu mücadeleye davet ediyoruz. Gelin, hep birlikte milletimizi çağlar üzerinden atlatarak Milli devletimizi inşa edelim. Gelin, kendi ömürlerini aşabilen bir ülkünün peşinde koşan neslin emaneti olan mücadeleyi birlikte omuzlayalım. Gelin, Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in nasıl ki bizlerin başını 38 yıl önce öne eğdirmemek için ölümü karşısına aldıysa bizler de ona lâyık birer evlat olarak onun başını öne eğdirmeyelim. Unutmayalım ki Türk Milliyetçiliği öğrenilecek bir şeydir. Gelin, okuyalım okuduklarımızı paylaşalım, fikirlerimiz zıt olabilir, buyrun tartışalım. Yüce milletimize Yeni Ufuklar açalım. Açalım ki verdiğimiz onca şehit bizden hesap sormasın. Evet ,sizleri bu vebâlden kurtarmaya davet ediyoruz. Sizleri gönül seferberliğine, yeniden maneviyata dönüşe davet ediyoruz. Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in de dediği gibi ”Hareketin adını açıkça ilan ediyorum: Yeniden maneviyata dönüş… Buluşma noktamız, imanlı Türk insanının kalbi ve cevheri aslisidir.”(7).Ama şunu unutmayın ki sizler gelseniz de gelmeseniz de biz bu mücadeleyi devam ettireceğiz. Çünkü doğmamış çocukların kaderleri bizlerin ellerinde şekillenecektir. Her türlü baskılara, tehditlere rağmen nasıl ki bizden öncekiler direndiyse bizler de aynı şekilde korkusuz bir şekilde en güçlü silah olan fikir ve kalem ile saldıracağız. Hodri meydan! Bizleri hiç yıldıramazsınız. Çünkü bizler, mücadele etmeyi karnındaki bebesiyle dahi mücadele verirken kurşuna dizilerek şehit edilen bir neferler ordusundan öğrendik. Kalemle savaşmayı ise Emine Işınsu’nun ”Çiçekler Büyür”ün de İlay kahramanı ve de Hasan Kayıhan’ın ‘’Yoklar”ındaki Mehmet karakteriyle öğrendik. Bizler mücadele etmeyi gençliklerinin baharlarında nice serdengeçtiden öğrendik. Elbette ki silah nedir biliriz lakin zorda kalmadığımız sürece kan akıtmayız. Ha illâkî zulme başvurursanız mürekkebimizde boğarız. Tekrardan söylüyoruz, hem de kavga günlerindeki aynı ruhla:”Eller Silah Değil Kalem Tutmalı”

                                                                                                                                                       İbrahin ELÇİN

KAYNAKÇA

(1) Emine IŞINSU ”SANCI” romanı s:22

(2) ”9 IŞIK” s:167 baskı: Şubat 2017 İstanbul

(3) ”ARKADAŞ” Dergisi kapak

(4) ”DEVLET” Gazetesi sayı:232 yıl:1974

(5) A. Türkeş Tandoğan Mitingi konuşması (15 Nisan 1978)

(6) A. Türkeş MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası ifade tutanakları

(7) ”9 IŞIK” s:167 baskı: Şubat 2017 İstanbul

Benzer yazılar

Leave a Comment