Mayıs 2019 Özel Sayısı Yeni Ufuk Dergisi Yeni Ufuk Dergisi 2019 

YENİ ÇAĞIN TÜRKİYESİ OLMAK

Yeni Dünya Düzeni, eskimeye yüz tutmuş ve fakat yeni bir vizyonla işletilmek istenen ekonomik sistem adına daha çok marifet gösterdiğini düşünerek iltifat bekleyen ve de kapitalist üç beş sülalenin kursağına düğüm olan Birinci Dünya Savaşı isimli tiyatronun özetiydi bir bakıma.  Biliyorum, bu uzun cümlenin açacağı kapı, pek dokunaklı manzaralar sunmayacaktır ilgilisine. Bununla birlikte saklamaya gerek yok; nihayetinde, mahut sömürge sırrına ermiş ehli salib ve şürekâsının daha çok toprak, daha fazla maden ve ziyadesiyle emre amade kuklalar devşirmek adına sergilediği bu kara oyun, soluk soluğa koşturduğu coğrafyalar boyunca, tarihin görebileceği en rezil insanlık anıtını yine bu fason sipariş insanlığın bağrına dikmeyi başardı. Lakin şu da var ki, soğuk savaş zamanları da dâhil olmak üzere, içten içe hâlâ sergilenen bu oyunu sıcağı sıcağına bir kez daha izleyebilir miyiz -şimdilik- kestirebilmek pek mümkün görünmüyor.

Giriş niyetine elimizi güçlü kılmak adına söylemeliyiz ki, Osmanlı’nın içte ve dışta direnişi, birçok kaynakta daha çok 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlatılır. Oysa 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar geçen sürede, sömürge savaşlarının cereyan ettiği toprakların hamisi olarak Osmanlı devlet nizamının bu topraklar üzerinde varlığını görmek pek mümkün değil. Bu noktadan hareketle Osmanlı’nın çoğunlukla istismar edilen, politik cereyanlar karşısında tutunamayan kurumları yanında, Batı düşüncesinin Batıya rağmen yerleşme çabalarını da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Soru şöyle, 19. ve 20. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nu geniş devletler kategorisinden çıkartarak, sömürge toprakları algısına açık hale getiren sebepler neydi? Özellikle Fransız ihtilali sonrası giderek hız kazanan milliyetçilik rüzgârı neticesinde çok uluslu devletlerin başında gelen Osmanlının tebaası olan milletlerin İttihat ve Terakki’nin dışa çok açık politikaları sonucunda aynı ideolojinin sözcüsü olmaları oldukça manidardır. Manidardır çünkü, söz konusu milletler arasında öncelikli yere sahip Ermenilerin ve Arapların Jön Türkler ve Batılı devletler vasıtasıyla Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla ulaşmaya çalıştıkları hedef aslında imparatorluğun mümkünse kısa vadede dağılmasını sağlamaya yönelik çabalar zümresinden sayılmalıdır.

Dönemin aydınları arasında özellikle Said Halîm Paşa’nın Buhran-ı İçtimaimiz isimli eserinde, yaşanan zamanlar Paşa’nın kaleminden şöyle aktarılır: “İslâm toplumunu teşkil eden kişilerin her biri iyi bir Müslüman, hatta kabil ise, en olgun bir Müslüman olmaktan başka hiçbir emel taşımamalıdır. Çünkü Müslümanların en iyisi insanların en iyisi demek olduğundan konumuza dayanak olan gaye, insan toplumunun besleyebileceği gayelerin en üstünüdür ki bu itibarla da en güçlü iman kanaatlere, en kırılmaz, en faydalı ve feyizli gayretlere kaynak olacağı tabiîdir. Bu gaye, tek kaynağı olan hakikat kadar sonsuz ve nihayetsiz en doğru ve en olgun bir mutlulukla insanlığı namlı kılacak eşsiz bir gayedir.”

Geniş coğrafyaların ardından peşpeşe kopan vatan parçaları karşısında, komplo teorilerinden ayrı, gerçeğin tersyüz edilmiş biçimiyle TÜRK’ü tarihten büsbütün silmek adına yapılan bu kirli tezgâhın aktörleri, hiç şüphesiz ilgililere geçmişten epey konu devşirdikleri halde, vicdan arenasında acılardan nasipsiz kaldıkları kesin. Görünen o ki, yüzyılımız sömürgeler adına daha çok kan kaybetmeye teşne bir çaresizlikle bekliyor. Bombaların, napalmların, kimyasal silahların gölgesinde yazılmış hangi zafer düşündüğümüz kadar masumdur acaba? Ya da masum olduğunu iddia eden hangi savaş, edebiyat konusu olacak kadar kayda değer bir iz taşır? Waterloo?.. Neden olmasın? Alsas Loren? Elbette… Bosna Hersek? Kayda değer… Sarıkamış? Dünyanın doğusundaki isimsiz kahramanlar albümü!.. Ya Çanakkale? İnsanlık tarihini derinden sarsan, eşsiz görüntüler eşliğinde yazıya geçirilmiş sancımızın klasik eseri.

Nadirattan da olsa hiç de blöf kokmayan birazdan okuyacağınız cümleler, yüksek ve oldukça da tehlikeli bir zekânın hakkı olsa gerek. Şöyle söyleyeyim, Gelibolu’dan çekilme kararı alan İngiliz Hükümeti’nin Bahriye Nazırı Winston Churchill, etrafında bulunan ekabire dönerek şunları söyler; “Bu savaşın hiçbir romantik tarafı yok!” Ne iyi değil mi? Emperyal bloğun dişli üyesi nihayetinde farkına vardığı gerçeği, ne kadar da masum ve hünerli cümlelerle itiraf ediyor: “Bu savaşın hiçbir romantik tarafı yok!” Doğru mu anlamışım, lütfen yardımcı olun; Özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, savaşın insan doğasının bir gerçeği olduğunu, aynı zamanda insan ırkına bir sağaltım kazandırdığını dile getirenler, “reelpolitik”  gerekçelerle giriştikleri katliamlardan sonra pek nazenin bir üslup eşliğinde romantizm aradıklarını mı söylüyorlar?! Şaşkınlığımı bağışlayın, siyasal erki elinde bulunduranlar ve onlara yem olmamak için direnen sözüm ona geri ve ilkel toplumlar için söylenmiş meşhur İngiliz deyimini hatırlatmak zorundayım; Howling with the wolves. Yani, “kurtlarla birlikte ulumak.” Bir şekilde kurtlarla birlikte kaldığınız dağ başında ancak kurtlar gibi uluyup, başarılı bir taklit yapabilirseniz kurtulursunuz. Yoksa, evet yoksa parçalanmak kaçınılmaz bir mukadderdir. Nitekim Ortaçağ’dan 19. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar olan zaman diliminde yazılmış olan ve konusu savaş fonuyla süslenmiş bütün eserlerde “kurtlarla birlikte uluyanların” ve savaşta bile “romantizm” arayanların etkisini görürsünüz. Yani “howling with the wolves and romantism”  etkisindeki Batı düşüncesi, siyasal birliğini henüz tamamlamamış ülkeler söz konusu olduğu zaman pençelerini gösteriyorken, tedirgin ettiği bu gerçek karşısında gerekçelerini edebiyat eserinde oldukça masum gösterebiliyordu. Savaş ve sürgün diasporasında geçirilen günleri haksızlık ettiğinin farkına vardığında sade suya tirit kabilinden geçiştiriyordu.

Tarih, makus talihi ve yavan tarifi içinde, sarsak zamanları safrasından atmaya gayret gösterdiğinde, vakit Anadolu’nun tozlu aynalarında batan yılgın bir güneş yorgunluğuyla sokulmuştu içimize. Ne ki, bu yorgunlukta bedenleri perdeleyen kuvvet, iman atlasında yol alma cehdiyle kavrulan erlerin bağımsızlığa ve aşka olan inancını örselememişti bile. Bu böyledir; zahirde de batında da kurumaya yüz tutmuş hiçbir ırmaktan ümit kesilmez. Bereket, gök boyunca bulutları parçalayıp bütün ıssızlığıyla toprakla meşk tuttuğunda, dua ve sabır kurumaya yüz tutmuş bütün ırmakları bir gün mutlaka coşturur!

Durum tam da böyledir; hikmetini yitirmiş, soluğu tıkanmış, karıncalanmayan avuçlarıyla kelebekleşen dudakların arasından sızan dualar, istikametini büsbütün yitirmiş bir heyula arasında, tam da karşımızda donuk bakışlarla, hep birlikte seyretmekteyizdir Anadoluyu! Bir tarafta seneler boyu gölgesiz yaşamaya razı bir gönül ve her şeyin bayağısına teşne haliyle Türk aydını; aynı ruh burkuntusuzluğuyla nefes aldığı toprakları Batı’ya peşkeş çekmeye nazır tütsülenmiş bir Buda heykeli hareketsizliğiyle sadece beklemekte! Bir tarafta ise Anadolu kıvamında Türk kanını kınından sıyırmaya hazır asrın son sevda erleri!

Savaş çetin!.. Gök sabırsız!.. Zaman kavi!..

Heyhat ki, gem vurulmaz asaletiyle Anadolu saflığında kükreyen aslanların nesli henüz tükenmemiştir bu topraklarda. Nedir, coğrafya olarak eski dünyanın ve içinde bulunduğumuz zorlukların, netameli zamanların birtakım numaralar etrafında döndüğünü anlayabilecek yaşa da gelmiştir artık bağımsızlık düşüncesi. Aynı hezeran ruh iklimi arasında soluklanmış bu makusluk, bu tersine işleyen çarklar arasında tutuklu bu nedamet suskunlukları aynı gürültüyle patlayan istiklâl güllerinin habercisidir tam da! Türk’ün soluğunun artık kesildiğini düşünen emperyalist büyücüler, çılgınlar çağının son kahramanları karşısında adı TÜRK olan, vatanı TÜRKİYE olacak Anadolu için yeniden oturdukları samut masada, ansızın beliren bir bozkurt pozu karşısında irkildiler!

Türk’ü dünya tarihinde mesele yapan esas mesele, emperyalist Batı karşısında, o zamana kadar kaderine rıza gösteren mazlum sömürgelerin aksine, yaktığı bağımsızlık meşalesini tüm ezilen, sömürülen uluslar nezdinde taşıma arzusudur. Bu arzunun millî mücadele ayağını oluşturan tam bağımsızlık düşüncesi topyekûn Anadolu ruhu eliyle somutlaştırılırken aynı coğrafya üzerindeki sömürge halkları yine aynı ülkü etrafında birleşerek uzun seneler sonunda ancak bu çemberi kırabilmişlerdir.

Dünya üzerinde bu anlamda ortak ruh kökünden hareketle bağımsızlık fikrini ete kemiğe büründürerek asil tavrını tarihin her makus zamanlarında gösterebilmiş az millet vardır. Doğrusu, Türk tanımı tarihin derinliklerinden neşet eden bütün belirginliğiyle vücud bulmuşsa eğer, bu vatan kavramının her ocak, her bucak ve her sancak namına gösterilen eşsiz ihtiram dolayısıyladır.  Türk, medeniyet bağlamında ulaştığı bilinç düzeyi açısından imkân ve tavır arasında tercihe zorlandığı bütün zamanlar boyunca, bağımsızlık şiarında birleşmiş bir ruhu temsil eder. Bu, klasik ırk söyleminin tamamen dışında bir tezi oluşturmaktadır aynı zamanda; İslâm ve vatan bütünlüğü, sözkonusu aynı ruh teknesinde yoğrulmuş, yüzyılların imbiğinden geçerek maya tutmuş bir hakikati barındırmaktadır. Bu hakikat, 1919’un 19 Mayıs’ında da böyleydi, 2019’un 19 Mayıs’ında da böyledir.

Takvimler, 1919’un 19 Mayıs’ını günlerden sadece bir gün olarak kaydetmemiştir; Türk’ün evini ateşe vermek isteyenler karşısında, ateşten bir haleyle yeni bir dünyanın doğduğunu gören o büyük ruh, cisimleşmiş varlığıyla Türk’e kefen biçilemeyeceğini Sakarya’da, İnönü’de, Dumlupınar’da gösterdiğinde, İstiklâl Harbi’nin parolası da Anadolu’nun bütün şehirlerinde yankılanmıştı: YA İSTİKLÂL, YA ÖLÜM! Bütün ihtişamıyla karşımızda duran ve yediden yetmişe herkesin hafızasına kazınan bu parolanın anılan tarih içinde karşılığı bütün emperyal ülkelerde de aynıydı: BOZKURTLAR DİRİLİYOR!

Millet bilincini ateşleyen ve anlam dediğimiz şeyi bütün cepheleriyle kuşatan husus, emperyal güçlerin yorgun bir bünyede operasyon arzusuna gönüllü iştirak eden sözde aydın ve ekabirin mandacı, köleci yaklaşımlarıydı aslında. Türk mukavemetini siperlere taşıyan, bu siperlerde yeni bir devlet düşüncesinin tohumlarını atan düşünce, mandacı ve köleci yaklaşımı bütünüyle red ediyordu. Bilinen mantığıyla aydın, dönemin koşulları içinde teslimiyetçi çizgi üzerinde halkı bütün değerleriyle küçümseyen, varlık sebebi dışında onu kaderi üzerinden dışlayan bir bakış etrafında ve dengeler skalasında bir yer arayan konumuyla büsbütün zavallıydı aslında. Doğrusu, aydın ve halk bağlamında aynı hat üzerinde seyreden bu damar, celladıyla flörtüne yapılan suçüstü örtbasına girecek takati ve aymazlığı sonraları izaha muhtaç şekilde olduğu yere bırakıverdi.

Tarih elbette koşulsuz bir teslimiyetin arsızlığına dair yığıntılarla mündemiç. Sığıntı haliyle Türk aydını, ortak olduğu suçun cilasını Avrupa menşeili ruhuyla elbette çehresinden sıyıramazdı. Ne ki, hatalar karşısında umarsız kalmayanımız elbette vardır. Hele bağımsızlık söz konusu olunca çılgınlığımız çoğu kez duygularımızı gölgelemiş olsa bile, savaşan dünyanın gerisinde yatan gerçekler umulur ki gözlerimizi kör etmemiş olsun. Türk bağımsızlık savaşı,  özünde bütün savaşların efendileriyle birlikte derin güçler olmak üzere, gazeteciler, sansarlar, silah tüccarları ve diplomalılar heyetince planlandığına dair inancımızı o günlerde olduğu gibi bugün de henüz muhafaza etmekteyiz.

Ya edebiyat? Parçalanmış bir edebiyatın sağaltımı insan sağlığı açısından sakıncalı mıdır? Öyle anlaşılıyor ki savaşta bile romantizm arayan batılı kafa, tutuşturduğu ateşin dehşetinden korkuya kapılmış bir surette kutsal bir sığınak arıyor! Bir şekilde kutsanması muhtemel işgal bölgelerinin tarihini, perspektifini, dokusunu hasıraltı edecek cümleler türetiyor. Bildiğimiz ve fakat ürktüğümüz cümleler bunlar; küresel terörizm, yaşama biçimimize müdahale, haçlı seferlerinin başlangıcı vb. Unutmamak gerekiyor ki, çağların sancılı değişimini sırtlayanlar savaş gerçeği karşısında saraylarında, malikânelerinde, şatolarında yandaş olarak yazarları bulundurmaktan ve onlara düşük bir ücret karşılığı sözüm ona ölümsüz eserler yazdırmaktan büyük haz almışlardır. Bugünün edebiyatında kalıcı bir yer edineceği şimdiden belli olan yüzyılın hemen başlangıcı ve sonrasında sıklıkla devam edeceğini düşündüğüm kirli bir savaşı anlayabilmek için, dünyanın bugüne kadar yaşadığı ve yaşananların edebiyata yansıması noktasında insan gerçeğini yeniden irdelemek gerekiyor.

Ne Hemingway, ne Malraux, ne Tolstoy ne Remargue ne de sınıfların devrim sonrası iktidarına yaltaklanmak için mitler oluşturan adı duyulmamış diğerleri… Doğrusu edebiyatın içinde apayrı bir bölüm olarak savaşa kaçınılmaz bir gözle bakan ve bundan inanılmaz haz duyan bir kesim var. Kimlik teşhisinde zorlanıyor olsam bile, edebiyatın bir şekilde savaş tasvirine yatkınlığını kalemiyle ispat eden Homeros, İliada ile bu perdeyi ilk aralayan isim. Hayır, yanılıyorsunuz, ilk edebiyat ürünlerinin, özellikle destanların fon olarak savaşa pencere açtıklarını kabul etsem bile, yazılanlarla reelpolitik açısından ortaya çıkanlar arasında doğru bir orantı olmadığından eminim. Eminim çünkü, kutsandıklarını varsaydıkları kelimelerle salt insan esprisi arasında hiçbir ortak yön yok. Evet, insan aynı zamanda savaşan bir hayat(l)a doğar ve meşru sınırlar dahilinde hiç teklifsiz kan dökebilir. Ancak insanın hiç de kıskanılacak bir tarafı bulunmayan savaşa övgüler, serenatlar düzmesini kime, nasıl anlatabiliriz ki?

Savaş blöftür, edebiyat ise resti görenlerin mirası… Tutkulu hırsların, güdülerin, duyguların sahiplenir gibi gözüktüğü bu pis miras, kimbilir belki de edebiyat tarihinde geleceğe bırakılacak tek tanık olacaktır. Birkaç bin sayfalık tek tanık… Savaş, zincirinden başka hiçbir şeyin sahibi olamayan zavallıların yıkımı olduğu kadar,  erk bağlamında tatmine zorlanmış ruhların sıradan arenasıdır. Jaroslav Hasek bunu, Aslan Asker Schweik’ta eşsiz bir performans ve usta bir edebiyat dili ile ortaya koyarken, Eric Maria Remargue Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok derken insan gerçeğini irdelemenin bir çeşit psikolojik nedenlerine vurgu yapıyordu. Amerikan iç savaşından sonra şair Walt Whitman’ın şiirlerinde bireysel tutum ve insan kavramının bir çeşit çekilmiş fotoğraflarını görmek çok şey mi kazandırmıştır bizlere? Unutmamak gerekir ki, savaş ve edebiyat arasında binlerce yıllık insan gerçeğini kavramaktan yoksun bir çeşit popülizmden söz ediyoruz. Edebiyat eserlerini bu bakışla değerlendirmek sanırım çok daha akıllıca olacak. Savaşan dengeler açısından pek çarpıcı sahneler yüzyılların birikimiyle yazıya aktarılırken, gerçek ve fantezi unsurlarını yazanın keyfine bırakan bir edebiyat retoriğinin bu yönüyle olumlu bir katkı sağladığını düşünmüyorum. Ah, yine yazının başında söylediğim dilime geldik; son romantik savaş sayılan İspanya İç Savaşı, Malraux’un gözünden tüm dünyaya ilan edilirken, onun romantizmin savaş sorunu karşısında pekala saygısız kaldığını düşünemedik. Yani savaş ve edebiyat arasında yaşanan haklılık payına dair yazılanları ve yorumları okuduktan sonra, edebiyatın -pek iddialı bir cümle gibi gözükse de- güçlünün madalyasını boynuna asmaya teşne bir tavır takındığını gördük. Emperyal dengeler açısından edebiyatın savaş karşısında aldığı tutum, son dönem yayınlanan romanlar göz önünde bulundurularak değerlendirilirse aradığımız netliğe sanırım biraz daha yaklaşmış olacağız. Bugün konusu savaşa hasredilmiş eserlerde olağanüstülükler arayan insan karşısında şaşırmış durumdayız. Bütünüyle insan doğasının sınırlarını zorlayan ve ödül avcılığına soyunan yazar esnafının edebiyatı yüceltmek adına yazarak yaşattığı sözüm ona gerçeklik bizim gerçekliğimiz midir dersiniz? Ne kurtlarla karşılaşmak ne de kurtlar gibi ulumak!…

Türk modernleşmesi ve devrimler açısından kurtların varlığı tedirginliğimizi arttırmış olsa bile, bağımsızlık düşüncesinin siperlerde hayat bulduğunu şehitlerden öğrenen bir milletin kurt değil, BOZKURT olduğu gerçeğini yeniden hatırlatmak gerekiyor. Bu yönüyle savaş sonrası edebiyatımızın kısır olduğu söylenemez. Ancak şu da var ki, İstiklâl Harbi çevresinde gelişen bu uğraş, devrin az evvel sözünü ettiğimiz teslimiyetçi aydın tipinin prototipi olarak sipariş tarzda kaleme aldıkları romanlar, zevahiri kurtarmak üzerine; gerici, yobaz din adamına karşı ilerici, aydın ve bağımsızlıktan yana tavır koyan öğretmeni, memuru merkeze almaktadır. Oysa mesele sanıldığının aksine, Halide Edip’te mandacı zihniyetin unutturulması, Tarık Buğra’da gerici yaftasının kabul görmemesiydi. Ne ki, Cumhuriyet aydını bir sığıntı halinde tercih ettiği mandacılık fikrinden yani bu çeşit bir günah çıkarma ayinini devrin iktidarına ancak bu şekilde kabul ettirebilmiştir.

Açıkçası, medeniyet, kültür, sanat, teknoloji, yabancılaşma ve daha birçok kavramın son yüz yıl içerisinde aldığı mesafe, insanlık tarihinin yüzüne çekilmiş cila olarak kısa bir zaman aralığında gerçekleşmiştir. Kısa bir zaman aralığında diyoruz, çünkü post-endüstriyel toplumların hafızalarını fazlasıyla meşgul eden bu kavramlar etrafında kopartılan fırtınaların, kapitalist veya sosyalist toplumlar bağlamında birçok ayrışmayı da beraberinde getirdiği gerçeği karşısında yeniden düşünmek gerekiyor. İçinde bulunduğumuz yeni binyılın düşünce eksenindeki önemli problemlerinden biri olarak ülkeler arası sınırlar ve teknoloji bağlamında yaşanan tartışmaların, kavramların daha çok kaçınılmaz bir biçimde çatışmadan kaynaklandığı zamanla anlaşıldı. Mekanizasyon tekniğinin tesirleri sayesinde ortaya çıkan bu tip çatışmalar, kültürleri ayıran bir sınırlayıcı faktör olmaktan artık çıkmıştır. Bu çerçeve dâhilinde olayları sırasıyla; teknoloji, yenilik, temel değerler, çatışma ve rejim boyutunda ele alan akademisyenler, insanlık arenasında çatışmaların yaşanmaması konusunda hemfikirdirler. Çünkü modern teknoloji ulaştığı nokta itibarıyla, toplumların manevî dinamiklerini aynı hızla değiştirmediği (özüne dokunmaksızın) sürece, insanlık teknolojinin getireceği felaketlerle karşı karşıya gelecektir. Manevî kültür aynı zamanda teknolojinin modern veçhesinden istifade edebilen, etmesi gereken bir zorunluluk halini almıştır. Özellikle rejimler bahsinde oldukça cesur teklifler getiren bazı düşünürlerin, dünyanın gelişmeler karşısında ortaya çıkan problemlerini halledebilmesinin en önemli çaresinin, bugünkü medenî sosyal organizasyon şekillerini tamamen değiştirme zorunluluğu olduğunu söylemeleri oldukça ilgi çekicidir.

Sanayi inkılâbının neticesi olarak, endüstri toplumlarının bugün içinde yaşadıkları teknolojiyi hızla değiştirmekte olduklarını görüyoruz. Kömür, petrol gibi iptidai enerji kaynaklarının yerine, ışık ve güneş enerjilerinin kullanılması artık bir zorunluluk halini almıştır. İnsanlığın ulaştığı endüstri çağının sonucunda, teknolojide meydana gelen değişmeler aynı zamanda sosyal değişmeleri de beraberinde getirmektedir. Bu kaçınılmaz sonucu toplum olarak daha az olumsuzluklarla atlatabilmek için aydınların bir zaruret birikimi ortaya koymaları gerekmektedir. Çünkü beden kadar ruhun da ihtiyaçları vardır ve bu ihtiyaçlar doyurulmadığı sürece Batı’nın modern yaşama ve duyuş biçimi, bir dayatma halinde Doğu’ya (Anadolu’ya) da kısa bir süre içerisinde sirayet edecek ve bu kargaşa Tanrı’nın olmadığı bir dünya düşüncesini insanlara tek alternatif olarak sunabilecektir.

Gen mühendisliği ve canlı münasebetlerinin yeni bir form alması, yeni çağın önemli sıkıntıları arasında yer almaktadır. Çünkü eski nazariyeler, (yaratıcı tekâmül [İslâm’ın ortaya koyduğu Allah’ın ‘halk etmek’ eyleminin dışında] veya sadece tekâmül) artık geçerliliklerini yitirmişlerdir. Özellikle Japon ve Amerikan bilim insanlarının sun’i zekâ düzeneği ile eşya ve insan arası yeni türler oluşturdukları bir çağda, Müslüman ilim adamlarının hiçbir şey olmamış gibi meseleye dâhil olmadan ve düşünmeden bulundukları yeri korumalarını anlamanın mümkün olmadığı bir vakadır artık. Bu nokta mühim; çünkü İslâm’ın dinamik yapısı ve ilim hususunda Peygamberin (s.a) hadisleri aydınlık bir yol hüviyetindedir. Yaşadığı çağdan bîhaber, çağının sorumluluğundan kaçınan Müslümanın sözde çağdaş dünyanın yapısından maddî boyutuyla soyutlanmaksızın yenilikler peşinde koşturması gerekmektedir.

“Yeni Dünya Düzeni”, eskimeye yüz tutmuş ve fakat yeni bir vizyonla işletilmek istenen ekonomik sistem adına daha çok marifet gösterdiğini düşünerek iltifat bekleyen ve de kapitalist üç beş sülalenin kursağına düğüm olan sadece Birinci Dünya Savaşı isimli tiyatronun değil, sonraki savaşların da özetiydi bir bakıma. Bu düzen içinde varlığını demokratik yollarla tesis etmeye gönüllü Türk devleti, içten ve dıştan kuşatıldığı yeni binyılın hemen başında, 1919 ruhuyla atacağı adımlar çerçevesinde bir netice elde edebilecektir. Söz konusu bağımsızlık ruhu, bir örneklik teşkil etmesi açısından söylemek gerekirse, 15 Temmuz ihanet kalkışmasıyla varlığını borçlu oldukları efendileri eliyle TÜRK devletine diyet ödetmek arzusunu sürekli diri tutmak arzusundadırlar. Bu arzunun ideolojik temelli olması bir tarafa, doğrudan TÜRK’ün varlığına kastediyor olması, Anadolu gerçeğinin dünya konjonktüründe taşıdığı önemi ortaya koymuş olması bakımında da çok önem taşımaktadır. Dolayısıyla, devlet bilincini yeni nesillere aktarabilmek, coğrafyamızda gelişen hadiseleri doğru okuyabilmek, teknolojinin, bilimin ve sanatın bütün şubeleriyle vazgeçilmezliğini bir ödev vazifesi sayarak ilerlemek temel şiarımız olmalıdır.

TÜRK’ün varlığı, bozulan ve bozulacak oyunların teminatıdır çünkü.

Benzer yazılar

Leave a Comment