ÇELİK ZIRHLI DUVAR

Çocukluk ve ilk gençlik yılları insan hayatının geri kalanını etkilemesi bakımından oldukça önemlidir. Şahsiyetin temellerinin atıldığı ve şekillenmeye başladığı bu yıllarda insan birtakım ruhî temayüllerle donanır ve emrihak vâki olana dek bu donanımla hareket eder. Çocukluk her ne kadar berrak ve noksansız bilinmese de anıların etrafında şekillenen bir dönemdir. Bir kısım nesneler, sesler ve sözcükler belli belirsiz hatıraları göz önüne getirir. Kahir ekseriyeti eksik olmanın ötesinde yanlış hıfzedilmiştir. Kişiler başka, zaman eksik, yer bilinmez olmakla kalmaz bazıları bizim başımızdan geçmemiş olmasına rağmen bizimmiş gibi kabul edilmiştir. Bizden olmuş, bizim olmuş bu anıların ruhumuzda ve zihnimizde yarattıkları ile amel ederiz. Milletlerin de çocukluk anıları vardır. Mensubu bulunan her ferdin zihnine ve ruhuna nüfuz eden bu hatıraların gerçekliğine inanmak hâricinde delil bulunamaz. Uzak çağların içinden doğup her daim mevcûdiyetini hatırlatmaya çalışan, her nev’i his ile yüreğimizi dolduran bu anıların ne zaman, nerede yaşandıklarını bilmiyoruz. Yalnızca iman ediyoruz; bunlar yaşandı! Adlarını, yüzlerini, sözlerini hatırlarken yanılabiliriz ama bu milletin evladı olduklarından zerre şüphemiz olmayanlar var bu hatıralarda. ‘Biz varız, içinde, derinde, sendeyiz’ demenin bir yolunu muhakkak buluyorlar. Efsunlu sözcüklerin kisvesine bürünüp destanlaşıyorlar.

Ömrümüze istikâmet çizen çocukluk anılarımız gibi destanlar da mâzi ile âti arasında millet adına bir köprü kurarlar. Emrolunan tarihî vazifenin, her zamanın behrinde her nev’i meşakkate rağmen, ifâ edilmesinden doğan kahrın ne mübarek olduğunu bize destan hatırlatır. Destan, millete her hâlin karşısında alacağı tedbirin, ödeyeceği bedelin ne olduğunu söyler. Anlatılan çok zaman alenî değildir. Kelimeler, doğumlarından bu güne değin kazandıkları tüm payeleri yüklenirler; her zamanda ve her olayda başka bir öğüt vermek derdindedirler. Milletler kaderlerinde olanları seciyelerine uygun kabullenirler. Destan zamanın getirdiklerine göre yeniden yaşanır. Felaketler sûret değiştirir, düşman çeşitlenir, şartlar çetinleşir ama millet aynı destanı yeniden yaşar. Namık Kemal’in değişmez fıtrat dediği millî seciye ile hercümerç olanlar, millet namına her zarûriyata katlanır, bedel öder ve nihayetinde kahramanlaşırlar. Destanlar, her çağda yeni kahramanların fedakârlıkları ve cesaretleri ile nesillerin hafızasındaki yerini kuvvetlendirir. Kuvvetin nişanesi olarak bir gönül dile gelir bir şiir söyler, bir türkü okur ve destana destan ekler.

Türk destanlarının her biri mükerreren tarih tarafından imtihana tâbi tutulmuştur. Türk, destanında olanı zamanında yaşatmada pek mâhir olduğunu ispat etmiştir. Kıymetleri mukayese edilemez destanlarımızdan Ergenekon ise Türk’ün ömründe en sık hatırına gelen destan olabilir. Zalime, dizliye, başlıya karşı mazlumu, düşkünü, garibi muhafaza eden Türk’ün kaderinde, dört yandan sarılmak, taarruza uğramak hep var olagelmiştir. Milletimizin tarihi bunun misalleri ile doludur. Türk, her ne zaman gönül ve gözüne dar gelen hudutlara sıkışsa bir sancı başlar. Ağrılar ve acılar doğumun ilk emareleridir. Tarih bilir ki Türk, çağının karanlıklarına muhteşem bir yıldırım gibi düşecektir. Gözler kamaştıran bir ışık kulaklar parçalayan nidâları yüklenir ve bir ateş olup yakar Türk’ü boğmaya niyet eden hudutları. Her çağda demir dağlar yeniden eritilir. Türk’ün nefesini daraltan, aklını bulandıran, içini sıkan o darlıktan yeniden çıkılır. Türk’ün önüne yeniden uçsuz bucaksız bir cihan vardır. Atının nal seslerinin titreteceği bir cihan… Her kim ki adaleti incitmiş, insanı hakir görmüş, kulu kendine kul etmeye tasallut etmişse artık onun için cihanın ferah yeri kalmaz. Bilirler ki Türk, bundan evvel yaptığı gibi, yeryüzünün halifesine hak ettiğince davranmayanlara hak ettiğince davranacaktır.

Korkularla bir araya gelenler Türk’ün nefes aldığı cihanın onlara dar geleceğini bilmektedir. Bilirler ki harbi düğün bilmiş milletle mertçe vuruşmak mümkün değildir zira kırılır ama yılmaz, ölür ama tükenmez, yenilir ama teslim olmaz. Hile, fitne ve şer nev’inden tertiplerin en tesirlilerine başvurmak hâricinde hiçbir çare bulamazlar. Türk yeniden bir dar geçide sürülür, yeniden gönlüne ve gözüne dar hudutlara sıkışır. Tarih yeniden başlar…

Yiğitler yiğidi Sultan Alparslan’ın Malazgirt ovasını kavuran bakışları, dağları eriten Türk ateşinden bir şavk değil de nedir? Dört yanından sarılmış, nehirler arasında sıkışmış, devletlerin, halifelerin kavgaları arasında kalakalmış Türk’ün derin bir nefes alışından başka ne denir Malazgirt? Anadolu’ya girmek ile Ergenekon’dan çıkmak arasında fark olduğunu kim söyleyebilir?

Tarih, Söğüt’ün kara çadırlarında pîrüpâk düşler doğuran Türk’ün yeniden palazlandığını gördü. Yeniden imtihan başladı. Fetrete düştü, doğruldu. Güçlendi, büyüdü ve sığmadı; gönlü ve gözü daraldı. Bir çağın miladı dolmuştu bir yenisi doğuyordu Türk’ün düşlerinde. Bir büyük Fatih geldi ve yeniden ateşi yaktı. Surların yıkılışı, demirin eriyişi, Türk’ün yükselişi, cihanın nizam alışı… Cihan devletinin bu çağdaki adı Osmanlı idi.

Kalabalık olunca güçlü olanlar bir kez daha Türk’ün üzerine çullandı. Direndik, vuruştuk, öldük ama pes etmedik. Kavganın vuruşma ahlâkına uyar tek tarafı yoktu. İngiliz Musul’a çıkarken Ardahan’ı istiyordu. Fransız İstanbul’a girerken Pozantı kan ağlıyordu. Bakü feryat ederken Trakya yaş döküyordu. Antep’in bağrına namahrem eli değerken Batum terk ediliyordu. Fethiye İtalyan çizmesiyle kirlenirken Kars kalesinden sancak iniyordu. Merzifon yanarken Afyon Fransız eline düşüyordu. Karanlık derinleşti, ufuklarda ışık görünmez oldu. Gece Türk’ün üzerine çöktü. Dört yanından sarılmıştı, yine nefesi kesilmek isteniyordu, yine Türksüz cihanın hayalleri kuruluyordu.

Türk, karanlıkta bir mum ışığı dahi olsa yolunu bulacaktı gerçi ama yüce Tanrı ona bir yıldırım verdi. Geceyi bir anda aydınlatan, Türk’ün hudutlar yıkan ateşini yeniden yakan bir yıldırım… Çağların tanıdığı, tarihin meftunu olduğu ateş, yirminci asrın on dokuzuncu yılında yeniden yanmıştı. Baharı muştulayan rüzgârların sarı saçlarını okşadığı bir büyük Türk, Samsun’dan yakıyordu ateşi. Gazi Mustafa Kemal Paşa besmeleyi çekti. Yaratıldığı günden beri iman ettiğince amel eden Türk, yeniden imtihan edilecekti. Ateş vardı, dağlar sıralanmış üzerine geliyordu. Fıtratın değişmediğini ispat etmesi istendiğinde geri durduğu görülmüş değildi. “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” dedi Türk ve gönüller tutuştu. Ya dağlar eriyecekti ya da cihan öksüz kalacaktı; ya istiklâl kazanılacaktı ya ölümle kucaklaşacaktık. Yirminci asırda Türk mucizesi Gazi Paşa ve arkadaşlarının elinde yükseldi.

Dağ eridi, geçit açıldı, cihan yeniden titremeye hazır bekliyordu ama olmadı. Asrın hüsranına yenik düşen Türk, takılı kaldı. Şimdi o geçitten bir ayağımızı atmış bekliyoruz. Ya gerisin geri bize çizilen hudutların içine döneceğiz ya da ufuklardan yeniden doğacağız. Tarihî vazifesi cihanın nizamı olan bir milletin yegâne tercihi yeniden doğuş olmalıdır. Türk’ ün vazifesinden kaçması yalnızca kendine ihanet ya da Tanrı’ya isyan değil; dünyanın mazlumlarına sırt dönmektir. Korkmanın, çekinmenin bir anlamı yoktur. Hangi millet bu denli ateşe sokulmuştur? Türk’ten gayrı kim bu kadar örste ezilmiştir? Hangi milletin neferleri kahramanlık payesini bu denli şerefle taşıyabilmiştir? Yeryüzünde lekesiz ve gölgesiz adaletin hâkim olmasını Türk’ten başka kim sağlayabilmiştir? Binlerce yıl önce doğmuş ruhu, binlerce defa sınanmış imanı ve çelikleşen iradesi ile Türk, bu zamanın da destanını yazacaktır, yazmak zorundadır!

Benzer yazılar