TÜRKÇENİN TÂLİHİ ve 26 EYLÜL DİL BAYRAMI

Türkçenin Karanlık Günleri

Türkçenin yönünün, terse çevrildiği önemli tarihler vardır. Bu tarihlerde dilimiz yönünü ya iyiye ve güzele ya da çirkine ve kaosa dönmüştür. Oğuz Türkçesinde bu dönüm noktaları çok belirgindir. Sir Derya boylarında ve Aral çevresinde kurulan Oğuz Yabgu Devletinde (10-11. yüzyıl) Oğuz Türkçesi konuşma dili olsa da yazı dili olarak kullanıldığına dair elimizde bir dil verisi yoktur. Oğuzların ilk büyük siyasi yapılanması olan Büyük Selçuklu Türkleri, hüküm sürdüğü yüz yıldan fazla sürede ana dilleri olan Oğuz Türkçesiyle herhangi bir eser vücuda getirmemişlerdir. Bunda Fars kültürünün ve dilinin baskısı yanında devlet yöneticilerinin gerekli hassasiyete sahip olmamalarının da büyük payı vardır. Anadolu Selçuklularının hâkim olduğu iki yüz yıl boyunca da bu duyarsızlık devam etmiştir. Oysa Oğuzların Anadolu’ya girdiği yıllarda Karahanlı Devleti sınırları içerisinde Türk diliyle Kutadgu Bilig gibi muhteşem bir siyasetname yazılmış; Araplara Türkçeyi ve Türk kültürünü öğretmek, Türk’ün gelecekte dünya tarihinde oynayacağı önemli rolü hatırlatmak üzere onların diliyle Türkçenin ilk büyük sözlüğü, grameri ve ansiklopedisi olan Divanü Lügati’t-Türk kaleme alınmıştır. Yine aynı coğrafyada Kuranıkerim birkaç kez satır altı olarak Türkçeye çevrilmiş, bu çeviride aşağı yukarı her dinî terimin Türkçesi türetilerek dilimizin gücü ortaya konulmuştur. Türkçe, Karahanlıların resmî devlet dili olurken Anadolu’da bu şerefi ancak beylikler döneminde kazanabilecektir.

Anadolu’da Selçuklu Türkleri dönemine ait Türkçe bir eserin yazılmamış olması, her hatırladığımda içimi yakan bir talihsizliktir. Karahanlı Devleti yöneticilerindeki Türkçe şuuru Selçuklularda olsaydı, Türkçe daha erken gelişmeye başlayacak, Yunus Emre daha zengin, daha işlenmiş bir dille şiirler otaya koyacaktı. İki yüz yıllık Anadolu Selçuklu dönemi Türkçenin karanlık dönemi olarak tarihte yerini almıştır. Türkçe düşünen, evde, sokakta, handa hamamda Türkçe konuşan bir milletin aydınları, duygularını elin diliyle yazıya geçirmekte bir sakınca görmemiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277 tarihindeki isyanı, devlet adamlarının kendine geldiğinin ve Türkçenin mâkûs talihinin döndüğünün ilk işaretidir. Bu haykırış, günümüzde Karaman’da dil bayramı olarak kutlanmaktadır.

Oğuz Türkçesinin ilk yazılı eserleri, Selçukluların yıkılma ve beyliklerin ortaya çıkma dönemine aittir. Ercilasun, 13. yüzyılda Oğuz ağzına dayanan yeni bir edebî dil yaratılabilmesinin sebeplerini sayarken, bu yüzyılın başlarında Cengiz’in ortaya çıkması sonucu Türkistan’da kalan diğer Oğuzların da Anadolu’ya gelmek zorunda kalmasıyla Türk nüfusun birden bire çoğaldığını, bu sebeple edebî dil ihtiyacını ortaya çıkaracak nüfus yoğunluğuna ulaşıldığını belirtmektedir. Ancak gerekli şartların olgunlaşmasıyla, Anadolu’da 13. yüzyılın ikinci yarısında ilk Türkçe eserler ortaya çıkmıştır. Bu durum yine de nüfusun Türklerin lehine olduğu İran ve yakın coğrafyada Selçuklu döneminde Türkçenin yazı dili olamamasındaki yöneticilerin duyarsızlığını ortadan kaldırmaz.

Eldeki mevcut bilgilerimize göre, Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in Türkçe şiirleriyle Tebrizî’nin içerisinde manzum parçaların da bulunduğu Behcetü’l-Hadâyık adlı mensur eseri Oğuz Türkçesinin ilk örnekleridir. 13. yüzyıl Oğuz Türkçesini bu üç yazarın metinleri temsil etmektedir. İlk mesneviler 14. yüzyılın başlarına aittir. 1307 yılında Risaletü’n-Nushiyye‘yi yazan Yunus Emre, Oğuz Türkçesinin ilk kitap sahibi şairidir. Yunus Emre’nin şiirleri bize, Oğuz Türkçesinin en az iki yüzyıl öncesine dayanan güçlü bir sözlü şiir geleneğinin varlığını göstermektedir. Selçuklu öncesinden başlayarak, özellikle Anadolu Selçukluları döneminde Oğuz ağzıyla yazılan şiirler çeşitli meclislerde ve mahfillerde okunmuş, fakat bir kitap hâline getirilmemiş olmalıdır.

Anadolu Beylikleri dönemi, (14. yüzyıl) Türkçenin şahlandığı, başta Batı Anadolu olmak üzere yurdun dört bir yanında her konuda Türkçe eserlerin kaleme alındığı bir dönemdir. Bu yıllarda Türkçenin yazı dili olarak yaygınlaşmasında Anadolu’da Türk nüfusun yeterli seviyeye ulaşması yanında beylerin Türkçeden başka dil bilmemesi, ayrıca Türkçe yazmayı ve kendilerine takdim edilen eserlerin Türkçe olmasını teşvik etmeleri de rol oynamıştır.

Oğuzlar arasında 13. yüzyıl sonlarında başlayan Türkçe eser yazma geleneği kesintisiz günümüze kadar devam etmiştir. Hiç şüphe yok ki, bugün Türkçenin en zengin, en gelişmiş, en kurallı ve akıcı kolu Türkiye Türkçesidir. Asırlarca Osmanlı coğrafyasında, devlet dili olarak kullanılmış, özellikle şiiri zirveye çıkarmıştır. Yazı dili geleneği devam ederken tarihî seyri içinde dilimize yabancı unsurlar girmiş, kimi zaman bu unsurların sayısı Türkçeyi boğma seviyesine yükselmiştir. Halk bugünkü Türkçeye yakın bir dil konuşurken, halk ozanları millî dili terennüm ederken. 16. yüzyıldan itibaren, aydın şair ve yazarlar Arapça ve Farsçanın gölgesine sığınarak medrese dilini kullanmışlar, yalnız tahsilli kimselerin anlayabileceği eserler ortaya koymuşlardır.

 

Aydınlığa Doğru

  1. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı ülkesinde Türkçe gazete ve derginin çıkması; roman, hikâye, tiyatro türlerinin girmesi, şiirde yeni temaların işlenmesi; eğitimin tabana yayılmaya başlaması, okullaşmanın artması, kız çocuklarının öğretmenlik ve hemşirelik okullarına kabul edilmesi vb. sebepler Türkçeyi yeniden gündeme getirmiştir. Namık Kemal, Şinasi, Ahmet Cevdet Paşa, Ziya Paşa, Ahmet Mithat Efendi gibi Tanzimat aydınları Türkçe üzerine yeni görüşler ortaya koymuş, eski dilin sürdürülemeyeceğini, yenilenme ve sadeleşme ihtiyacı bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu hareketler kısmen başarılı olmuş, Türkçe tekrar canlanmaya, Arapça ve Farsçanın gölgesinden kurtulmaya başlamıştır. Mehmet Emin Yurdakul’un “Ben bir Türk’üm” diye başlayan haykırışı ve kitabına Türkçe Şiirler adını vermesi, dilimiz adına 19. yüzyılın en iyi çıkışıdır. 1897 yılındaki bu çıkışın etkileri II. Meşrutiyet yıllarına kadar sürmüştür.

Türkçe, 20. yüzyılın başlarında aydınların tartıştıkları en önemli konuların başında gelmektedir. 1908 yılında Yusuf Akçura, Necip Asım, Velet Çelebi, Ahmet Mithat Efendi, Bursalı Mehmet Tahir gibi birçok Türkçü aydının kurduğu Türk Derneği ve bu derneğin aynı adla yayımladığı derginin ilk sayısında verilen bir Beyanname ile dil konusu yeniden gündeme getirilmiştir. Bu Beyanname’de “millî dil” olarak kabul edilen Türkçenin kolay ve anlaşılır olması, Türkçe karşılığı bulunan yabancı terim ve kelimelerin atılması gibi çok ciddi konular yer almıştır. Kısa ömürlü olan bu dernek ve derginin düşünceleri, birçok aydın tarafından aşırı bulunmuş, Yeni Lisancılar tarafından da “tasfiyecilik” ile suçlanmaktan kurtulamamışlardır.

1911 yılı Türkçenin önemli dönüm noktalarından birisidir. Yılın başlarında Ömer Seyfettin’den çıkan Türkçeyi sadeleştirme fikri Ali Canip ve Ziya Gökalp tarafından da benimsenince Genç Kalemler dergisinde toplanan Türkçü-milliyetçi aydınlar, Nisan 1911-Ekim 2012 arasında bir buçuk yıl gibi kısa bir sürede yaşayan Türkçenin edebî dil olması yönünde çok ciddi adımlar atmışlardır. Kıvılcımı çakan ve bir meşaleye dönüştüren bu üç kişiye daha sonra onlarca yazar katılmış, bu şuurlu aydınlar Türklüğün en karanlık günlerinde millî dil ile millî bir edebiyat meydana getirmişler, bu edebiyat cephelerde savaşan Mehmetçiğe moral olmuştur. Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” makalesini Türkçü aydınların dile bakışlarını yansıtan bir beyanname olarak düşünmelidir. Her Türk bu beyannamenin yayımlandığı 11 Nisan 1911 gününü “Türkçenin kurtuluş günü” olarak görmeli ve millî bir bayram olarak kutlamalıdır. Burada ortaya konular fikirler Ziya Gökalp tarafından geliştirilerek “Lisani Türkçülük” adıyla Türkçülüğün Esasları‘nda yerini almıştır.

 

Birinci Türk Dil Kurultayı

Yeni Lisan hareketinin etkisi de sınırlı kalmıştır. Dilde Türkçülük şuurlu Türk aydınları arasında dalga dalga yayılmış fakat devlete sirayet edememiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonra da devletin resmî yazışmalarında bir süre ağdalı dil kullanılmıştır. Bir tarafta konuşulan ve konuşulduğu gibi yazılan yeni Türkçe, diğer tarafta Arapça ve Farsça tamlama ve kelimelerin hâkim olduğu eski Türkçe 1932 yılına kadar devam etmiştir. Genç Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan kısa bir süre sonra devrimlerini gerçekleştirmiş, yepyeni bir millî devlet ortaya koymuş, yeni bir alfabe kabul etmiş, 1931 yılında Türk Tarih Kurumu’nu kurmuştur. Bu yeni kurum, Türk tarihinin yalnız Osmanlı tarihinden ibaret olmadığı, Sümerlerden başlayarak binlerce yıllık köklü bir geçmişi bulunduğu gibi konuları gündeme taşımıştır. 2-11 Temmuz 1932 tarihlerinde toplanan I. Türk Tarih Kongresi ile tarih konuları bilimsel bir temele oturtulmuştur. Bu kongrenin sonunda kardeş bir dil kurumu kurulması kararlaştırılmış ve ertesi gün 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla bu kurum kurulmuştur. Atatürk’ün himayesinde kurulan bu yeni kurumun ilk başkanı Samih Rıfat Bey’dir. Ruşen Eşref, Celâl Sahir, Yakup Kadri gibi aydınlar ise yönetim kurulu üyesidir.

Kuruluştan hemen sonra, kısa sürede bir kurultay toplanması ve dil meselelerinin bu kurultayda ele alınması Atatürk’ün en büyük arzusu olmuş; bir buçuk ay gibi kısa süre sonra 26 Eylül 1932 tarihinde I. Türk Dili Kurultayı toplanmıştır. Bu kurultayın Dolmabahçe Sarayı’nda toplanacağı radyo, gazete ve ajanslar yoluyla herkese duyurulmuş; orada tartışılacak, konuşulacak konular ilan edilmiş, kadın-erkek her Türk vatandaşı Türk Dil Kurumunun tabii üyesi sayıldığından herkese açık davet yapılmış, yalnız söz alacak ve tartışmalara katılacak kişilerin programa girebilmesi için önceden müracaatları istenmiştir. Kurultaya ülkenin her yerinden çok sayıda davetli katılmıştır. Atatürk’ün halkı saraya davet etmesi ve dil davasıyla halkı bütünleştirmek istemesi çok anlamlıdır. Çünkü bu dava ancak halka iyi anlatılabilirse ve onlar tarafından sahiplenilirse başarılı olacaktır.

Bu kurultayda alınan kararlarla sonraki yıllarda halkın dilinden binlerce kelime derlenecek, eski metinlerden Türkçe kökenli kelimeler taranacak, böylece Türk dilinin zenginliği ortaya konulacak ve dilimiz yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılacaktır. Doğru dürüst yazılamamış tarihî ve çağdaş gramerlerimiz burada alınan kararlar sonucu yazılacak, dilimizin sözlükleri hazırlanacaktır.

Bu kurultayın en önemli sonucu şudur: Atatürk bu kurultay yoluyla bilimsel düşünceyi öne çıkararak Türk diline müdahale etmiş, onun sadeleşme ve zenginleşme seyrini hızlandırmış, kendi benliğini bulmasına yardımcı olmuştur. Çünkü kendisi de bunu bir ihtiyaç olarak hissetmiştir. Resmî yazışmaların dilinin ne kadar ağır olduğunu bir devlet adamı sıfatıyla görmüş, Batı’da olduğu gibi Türkiye’de de dil çalışmalarının bilimsel bir zemine oturmasının gerekliliğine inanmıştır.

1932’de yapılan kurultayla ilgili birkaç not aktarayım:

Bu kurultaya Türkiye’nin çeşitli yerlerinden 15.500 telgraf gelmiştir. Bu telgrafların bir bölümü resmî makamlardan, önemli bir bölümü de halktan, derneklerden, cemiyetlerdendir. Amele Birliği, Arı ve Kümes Hayvanatı Cemiyeti, Ağaçları Koruma Cemiyeti gibi kuruluşların telgrafları dikkat çekicidir.

Kurultaya İstanbul dışından yüze yakın öğretmen katılmış, bunlar Bakanlığın emriyle İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde misafir edilmişlerdir.

Dolmabahçe Sarayı’ndaki Büyük Salon’da yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı’nı çok sayıda yabancı devlet temsilcisi de takip etmiş, hatta Atatürk kendisini ziyaret eden ABD Genelkurmay Başkanı General Doglas Mac Arthur’u bu kurultaya götürmüş, çalışmaları birlikte takip etmişlerdir.

Kurultayın açılış töreni 27 Eylül tarihli Vakit gazetesinde şöyle anlatılır: ”Saat 14… Herkes yerinde idi. Biraz sonra Türk’ün büyük mürşidi Gazi Hz, yanlarında Büyük Millet Meclisi Reisi Kâzım Paşa, Maarif Vekili Reşit Galip Bey, Fethi Bey, Ordu müfettişlerinden Fahrettin, Ali Sait Paşalar, Kumandanlardan Şükrü Naili, Salih Paşalar olduğu hâlde salona dâhil oldular. Bu esnada şehir bandosu, İstiklal Marşı’nı terennüm etmeye başladı.”

Diğer gazetelerden derlenen birkaç tasviri de buraya aktarıyorum:

“Sarayın büyük salonu hıncahınç dolmuş, hükûmet erkânı, gazeteciler, öğrenciler, halk derken iki bin kişinin üzerinde bir dinleyici kitlesine ulaşılmıştır. Gaziantep’te bulunduğu için katılamayan Başbakan İsmet İnönü gönderdiği telgrafla kurultayın toplanmasından duyduğu memnuniyeti ifade etmiştir. Hükûmet üyelerine ayrılmış yerde Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) Reşit Galip Bey ve bazı bakanlar, mermer sütunlardan birinin yanında Gazi Hazretleri, yanlarında Meclis Başkanı Kâzım Paşa ve diğerleri yer almaktadır. Türk Dil Kurumunun başkanı Sâmih Rıfat’ın açış konuşması sık sık alkışlarla kesilir. Sonra Meclis Başkanının konuşması… Sıra Millî Eğitim Bakanına gelir. Oturduğu yerden kürsüye gelinceye kadar sürekli alkışlanan Türkçü Reşit Galip Bey sözlerine şöyle başlar:

– Türkiye Cumhuriyetinin şanlı Reisi, Türk irfan âleminin dâhi Başbuğu Gazi Mustafa Kemal Hazretlerini, Türk Dili Kurultayı’nın mümtaz ve muhterem azalarını derin saygılarla selâmlarım…”

Radyo, konuşmaları canlı yayımlamakta, gazetelerde birinci sayfada kurultay haberlerine yer verilmektedir. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 27 Eylül 1932 tarihli nüshasında birinci sayfadan verdiği başlık şöyledir: “1200 sene evvel Orhon nehri kenarında Gültekin tarafından izhar edilen arzu 1200 sene sonra Marmara Denizi kenarında Kemal tarafından yapılıyor.”

Atatürk, 1934 ve 1936 yıllarında gerçekleştirilen dil kurultaylarına da katılmış; Dolmabahçe Sarayı’nın kapılarını bilim adamlarına, dil sevdalısı Türk halkına ve siyasetçilere açmıştır.

 

Dil Bayramı

Her yıl 26 Eylül’de dil bayramı kutlarız. Bu bayram kaynağını Atatürk’ün himayesinde 26 Eylül 1932’de toplanan ve 5 Ekim’de tamamlanan “Birinci Türk Dili Kurultayı”ndan almaktadır. Gönül ister ki, bu kutlu gün başta okullarımız olmak üzere bütün kamu kurum ve kuruluşlarında canlı olarak kutlansın. Kim bilir, bu vesileyle dilimize, millî kimliğimize ve Türklüğümüze daha sıkı sarılır, dilin bir milletin var oluş mücadelesindeki önemini kavrarız.

Şimdilerden 1930’lu yıllara bakınca, başta Atatürk olmak üzere devlet adamlarımızın millî konularda ne kadar hassas olduklarını, imparatorluktan millî devlete geçişte millî eğitim, millî tarih ve millî dil konusunda sağlam temeller attıklarını görürüz. Bu millî siyaseti devam ettirmek her Türk’ün görevi değil midir?

Türk Dil Bayramı’nız kutlu olsun.

Benzer yazılar