Ağaçlar, yerde bitmiş kısa otlar, rengi hafif mora çalan bulutlar ve bilcümle kanatlılar onunla birlikte yürürken ona yarenlik ediyordu. Nereye gittiğini iyi biliyordu. Yanı başında, başının üstünde, hatta ayaklarının altında onunla birlikte adımlayan canlı ve cansız varlılar kendisine yol mu gösteriyordu; yoksa gittiği yeri mi merak ediyorlardı? Onu sizde görseniz sizde merak dehlizine düşerdiniz. Adı Turalp’ti. Yetişkinlik çağına gelmiş olan bu yiğit adam, atının üstünde bakışlarıyla tüm canlı mahlûkatı titretirken; cansızını da can veriyordu. Tüm bu hadiseler aynı anda gerçekleşirken yiğidin atı bir anda olduğu yerde çadır direği misali dikilmişti. Yiğit, atının yelesini sıvazlayarak;

‘’—Ha gayret Çakıroğlu’m şu tepeyi de aştık mı varacağız varacak olduğumuz yere. Sonrasında benden sana bir küp saman.’’ dedi. Teselli edercesine döktürdüğü kelamları anlamışçasına kara yağız at, iki ayaküstü şaha fırlayarak bir hışım ile nalını tıkırdata tıkırdata seyitti. Az evvel bahsi açılan tepeyi aşmışlardı. Karşılarında halkın Tanrıya yakardığı camilere benzeyen tek minareli bir yapı duruyordu. Atının üstünde tüm heybetiyle karşısındaki muazzam yapıyı süzen Yiğit, atının gırtlağını okşayarak;

‘’—İşte geldik Çakıroğlu’m. Girelim baklalım içeriye bu gözler ne görüp; kulaklar neyi işitecek.’’ dedi. Büyük yapının yanına yaklaştıkları vakit Turalp, Çakıroğlu’ndan inerek tozlu yolda çizmelerini toza buladı. Etrafı yemyeşil ağaçlar, zemini ise sarı yapraklar ile kaplı bir yerdi. İki mevsimi aynı anda yaşıyordu sanki. Sıra sıra çam ağaçları geçit töreni yapıyordu kendisine. Yapının büyükcene kapısına varmadan alan genişliyor ve ağaçlarda daire şekline gelerek geniş bir meydan ortaya çıkıyordu. Turalp, Çakıroğlu’nu geride unutarak sanki bir hayal âlemine girmişçesine bir başına meydana benzer yerde dönüyordu. Çam ağaçlarının kokusu, hafif nemlenmiş toprağın nefes açan serinliği onu ondan almıştı. Bir anda kulağı pür dikkat kesildi. Bu ses… Bu ses neydi böyle? Derken ihtiyarlığı sesine yansımış titrek ve dolu dolu bir ses yaklaşarak kulağının dibine;

‘’—Hayırdır oğul? Büyülenmiş gibi bir halin vardır. Sana söyleyeyim; bu duyduğun ses hakikatin sesidir. Çünkü bülbül hakikati çığırtır. Etrafında gördüğün tüm bu büyülü güzellik hakikatin sessiz çığlığıdır.’’ dedi. Turalp, ihtiyarın esrarlı sesi ile büyüsünü bozmuştu. Yapabildiği tek şey; arkasında, başını önüne eğerek ihtiyarın ağzından bir kelam dökülmesini bekleyen iki tane meczup ve onlardan daha meczup ihtiyara, ifadesiz bir şekilde bakmak olmuştu. Ağzı açılmıyor, dili kelime üretemiyordu. Bunun farkında olan ihtiyar elini karşısındaki çakı gibi yiğidin omzuna atarak;

‘’—Hakikatin yansımasıyız dediysek hakikatin ta kendisiyiz demedik ya evlat. Niye tek kelam etmezsin. Karşında senin gibi bir Âdemoğlu var.’’ dedi. Turalp, duyduğu bu sözlerden sonrada tek kelam edemedi. İhtiyarın ilk sözünden itibaren bülbül bile susmuştu. Kendisinin konuşmasına ne hacet. İhtiyar kendisine tek kelime etmeden kendinden geçen yiğide tekrar seslenerek;

‘’—Haydi oğul! Düş peşimize. Dergâhımızda ağırlayalım hele iki çift kelam edelim.’’ dedi. Uzuncana hırkasını havalandırarak döndü ve dergâhın yüksek kapısına yöneldi. Dönmeyle birlikte havalanan hırkadan meydana gelen esinti Turalp’in çehresini okşadı. İhtiyar biliyordu; arkasında bıraktığı yiğidin peşinden geleceğini. Önden ihtiyar, iki adım gerisinden onu takip eden iki takipçisi bir mızrak boyu kadar uzaklaşmıştı kendisinden. Turalp, başında toplanan bulutları dağıtıp kendisine gelmişti. Bülbül tekrardan dertli dertli ötmeye başlamış ve Turalp ihtiyarın peşine takılmıştı. İhtiyar, kapıdan içeriye girmişti. Turalp, kapının eşiğine geldiği vakit bir anda duraksadı. İçeriden içini ferahlatan bir esinti gelmiş, başını döndürmüştü. Mis gibi bir koku, kanatlandırıp uçuracak kadar hoş bir seda cümbüşü. Ve daire çizmiş bir kalabalık. İhtiyarın eşikten içeriye girmesiyle başlamışlardı. Bir yandan Ney’in sesi Def’in sesini bastırmaya çalışıyor diğer yandan tam tersi bir hâl oluyordu. Ama en sonunda muazzam bir ses birlikteliği tüm sesleri bastırıyordu. Daire çizenler başlarını bir sağa bir sola sallar iken o muazzam ses birliği başladı inlemeye;

‘’Mümin olanların çoktur cefası

Ahirette olur zevk-u safası

Onsekizbin âlemin Mustafa’sı

Adı güzel, kendi güzel Muhammed

 

Yedi kat gökleri seyran eyleyen

Kürsi’nin üstünde cevlan eyleyen

Miraç da, ümmetin Haktan dileyen

Adı güzel, kendi güzel Muhammed’’

Eşsiz musiki devam ederken bir anda tüm ses kesildi ve bir ses yükseldi arşa;

‘’— Ya Hak! Ya Allah! Üçler, Yediler, Kırklar… Nuru nebi, Kerem-i İmam Şah-ı  Merdanı Ali! Pir-i’miz Ahmet Yesevî demlerine, devranlarına diyelim Allah… Allah… Allah… Hû!’’ Hep bir ağız olup tekrar ettiler. Turalp ne olup bittiğini anlayamamıştı. Eşikten içeriye dahi girememişti. Atalarının kendisine anlattığı şamanların ritüellerine hiç benzemiyordu. Evet buradakilerde tek bir Tanrıya inanıyordu. Tek farkları Tanrının gönderdiği bir yalavaçları ve Tanrının apaçık gönderdiği kitap halinde kanunları vardı. Turalp’in olup biteni anlamaya çalışırken tüm kalabalık dağılmış kendisine sevgi gösterisi sergiliyordu. Yapılan bu merasimi havada bırakmamak adına adımını eşikten içeriye attı. Herkesle tek tek selamlaşmanın sonu ihtiyarın yamacında bitiyordu. Turalp’in gözleri olup bitenden nemlenmiş; dudağını ihtiyarın elleri ile buluşturup, o elleri alnıyla birleştiriyordu. İhtiyar, Turalp’in nemlenmiş gözlerini nasırlaşmış kupkuru elleri ile kuruladıktan sonra;

‘’—Gel bakalım evlat. Gel. Biraz halleşelim senin ile. Dergâhımıza şeref verdin vereli tek kelâm etmedin.’’ dedi ve taş zemininin içerisinden kırmızı bir gül dalı peydah olmuş kapıdan, içeriye girdi. Arkasından onu Turalp takip etti. İhtiyarın içeriye sağ adımı atarken fısıldayarak ‘’Destur ya Hazreti Allah’’ diyerek girmesi Turalp’in dikkatini çekmişti. O da sağ ayak ile girdi. Fakat fısıldamayı yapmadı. İhtiyar yere yakın bir minderin üzerine kuruldu ve dizine yakın bir mindere işaret ederek;

‘’—Şöyle geç oğul. Yamacıma yakın ol.’’ dedi. Turalp usulca mindere kondu. O esnada başı öne eğik bir hatun geldi. Giyimi kuşamı tam bir geleneksel Türk hatunu gibiydi. Elinde bir tepsi, ince beli ile kapıdan içeriye süzüldü ve;

‘’—Müsaaden ile Şeyhim. Konuğumuz ile size Gül şerbeti getirdim.’’ dedi. Bunun üzerine İhtiyar;

‘’Müsaade senindir Elif kızım. Önce konuğumuza buyur et.’’ dedi. İsmi Elif olan hatun önce Turalp’e sonra ‘Şeyhim’ dediği ihtiyara Gül şerbetlerini ikram etti ve sessiz bir şekilde uzaklaştı. Şeyh gül şerbetinden bir yudum aldıktan sonra Turalp’e yönelerek;

‘’—Ne o evlat konuşmamaya ant mı içtin? De hele bakalım kimsin kimlerdensin? Buralarda ne arasın?’’ dedi. Bunun üzerine Turalp ne diyeceğini bilemez bir şekilde Şeyhim diyerek hitap etti. İhtiyar demesi biraz kaba düşebilirdi. Elif kızın ifadesi ile Şeyhim diyerek başladı söze;

‘’—Şeyhim… İsmim Turalp’tir. Benden önceki atalarım Orta Asya’nın bozlaklarından, Maveraünnehir kıyılarına, oradan Horasan yaylaklarına süzüle süzüle gelmişlerdir. Biz; Ben ve neslime en yakın olan atam ile buralara gelmişiz. Türkler bu diyarlarda Muhammed dinli olup yerleşmişlerdir. Bizim soyumuz hep ‘’Daha Irmak, Daha Deniz’’ peşinde koşmuşuzdur. Daha Irmağı görmüşüzdür. ‘Daha denizi’ görmeye geldik. Biz yılın belli dönemlerinde böylece göç etmekte oluruz. Gerek cenk için gerekse gökteki havaya göre. Lâkin bu diyarlarda görürüz ki toprağa yerleşmiş ve yapılar inşâ eder hale gelinmiş.’’ dedi. İhtiyar, Turalp’in ağzından damlayan her kelamı dikkatlice dinlemişti. Hiç düşünmeden;

‘’—İsmin ile müsemma olursun inşallah oğul. Öncelikle hoş gelmişsiniz, bizleri de hoşnut etmişsinizdir. Ne iyi etmişsiniz de bu diyarlara ayak basmışsınızdır. Dergâhımızı da şeref vermişsiniz. Evet. Bizler artık buralara yerleşmiş bulunmaktayız. Devletli Sultanımız der ki; Anadolu sizin ile var olacak ve ancak sizin ile medenileşip, birbirine daha hızlı ısınacak. Bizde elbette ki sultanımızın sözünü dinleriz. Dergâhımız yoldan geçen delinin, yolunu kaybetmiş münkirin, kendinden geçmiş velilerin durağıdır. Eşiğinden girmiş olduğun büyükcene kapımız herkese açıktır.’’ dedi. Turalp duydukları karşısında ihtiyara iki kat daha hayranlık besliyordu. İhtiyar öyle pürüzsüz konuşuyordu ki ılık bir çamçak kımızın boğazına hiç takılmadan akışı gibi geliyordu ona. İhtiyarın konuşması sona ermesin devam etsin diye olayı soru cevaba çevirecekti. Turalp, içinde bulunduğu duruma çabucak ısınıvermişti. Yamacında duran bakırdan tasın içinde donuk donuk kendisine bakan güllü sudan bir yudum aldı ve İhtiyar Şeyh’e yönelerek;

‘’—Pek iyi Şeyhim, derler ki; Türkler Muhammed dinli olduğu vakit eski ihtişamını kaybetti. Yalvaç Muhammedin toplumu gibi oldu. Dini aldıkları gibi; yaşayış biçimlerini de aldı. Siz ne dersiniz bu hususta.’’ dedi. İhtiyar Şeyh hafif bir tebessüm etti. Ellerini hırkasının yeninden dışa doğru uzattı ve elindeki bol taneli tespihi yamacına usulca serdi. Tebessüm edişi durmaksızın devam ediyordu. Karşısındaki yiğidin sorusunun cevabını geciktirmek istemedi. Surat ifadesinden tek ödün vermeden;

‘’—Kim dermiş onu oğul. Kelimelerini tartıp, ölçmeden ifade eden kimmiş öyle. Bilmezler midir acaba Avrupa illerinin halini. Koca imparatorlar papazlarının iki dudağına bakar. Din adına görev yapanların söylemleri ile kelle alırlar kafalarına göre. Birde bak bakalım Türk illerine. İlim ile hemhâl ilimcilerimiz, cenk ile meşgul neferlerimiz tükenmiş midir hiç? Derler ki Selçuklu Ülkesi vardı. Oraların Sultanı Alparslan der ki; ‘Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir, bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı.’ Evet temiz Müslümanlarız. Fıtratımızdan gelen esarete gelememek damarı hâlâ daha var bizde. Buna ne derler acaba evlat?’’ dedi. Turalp, ihtiyarın tüm bu dedikleri karşısında elbette ki haklı bulmuştu onu. Lâkin kafasını kurcalayan başkaca şeyler vardı. Öylece üzerine oturduğu kilimin uzayıp giden saçaklarını inceliyordu. İhtiyar onum böyle dalıp gitmesini çok olağan karşılıyordu. Ama onunda bir şeyler demesini bekliyordu. Bu sebeple sözünün havada kaldığını aksettirmemek için devam etti konuşmaya;

‘’—Öyle değil midir Turalp’im? Ne kaybetmişiz İslam’ı kabul ederek? Neyimiz eksik hale gelmiş? Hangi yönlerimizden ödün vermişiz?’’ Soruların peş peşe gelmesi ile Turalp’in kafası iyice darmaduman olmuştu. Diyecek hiçbir şeyi yoktu. İhtiyar haklıydı. İslam dinli olmak ile bir şey kaybetmemiştik. Ama niye böyle taş yapılar arasına sıkışmıştık. Evet Anadolu’ya gelmiştik ama niye buralara yerleşmiştik. Eskiden Türk milletinin her bir ferdi belinde kılıcı, sırtında sadağı ile dağlar aşıp ovalar deşerdi. Bu özelliklerimiz nereye gitmişti?  Turalp, kafasından geçirdiği tüm bu halleri sözcüğe dökerek ihtiyara sordu. İhtiyarda bunun üzerine biraz evvel yamacına serdiği bolca taneli tespihi geriye aldı. Kolundan aşağıya sarkan yeninden içe doğru soktu. Sonrasında harfleri ağızının içinde sıraya geçirdi ve şeffaf bir seda ile başladı;

‘’—Nereye kadar hayvanlardan geçineceksin oğul? Nereye kadar dağdan dağa, bayırdan ovaya at salacaksın? Elbette ki bize cihan yetmeyecektir. Fakat adım attığımız yere iz bırakmadıktan sonra ne anlamı var cihanı gezmenin? Ne anlamı var benim atımın nalları tüm Rum diyarına dolaştı demenin; Rum diyarlarının hafızalarına yer edemedikten sonra? Bilmez misin oğul insanoğlu ilk çağlardan beri var olduğu kainatta hep bir izini bırakmaya yeltenmiştir. Kimi taşa, kimi kilime, kimi kağıda. Ha hiçbirini yapamadıysa ardında soyunu temsil edecek bir evlat bırakmıştır. Bu sebepledir ki bizler de bu diyarlara haklı bir iz bırakma peşindeyiz. Sen sanır mısın ki bundan bin yıl sonra bu diyarlarda Türk adı geçmeyecek? Sen sanır mısın ki külahlı Kardinaller tarafından eziyet edilen Hıristiyan tebaanın yıllar sonra sarıklı Türkmen beylerine minnet etmeyeceğini? İşte böyle Turalp’im bizler bu diyarlara hafızalara kazınmak için konduk. Devletli Sultanlarımızın da gayesi buydu zati. Biz bu diyarlara gelmeden evvel namımız geldi. Namımızda neydi; hoşgörü, adalet, sevgi…’’ Turalp neredeyse gözlerinden sicim sicim yaşlarını bırakacaktı oturduğu desenlinin üzerine. Aslında hiç bu açıdan düşünmemişti. İhtiyar ne yaptıysa kelamıyla zihninde yeni ufuklar açmıştı. Ama kafasına tek bir sual takılmıştı: Namımızın bizden önce gitmesi… Sonuçta biz buraya gelmeden önce burada yaşayanların çoğu bizim gibi inanmayan, bizim gibi yaşam tarzı olmayanlardı. Peki neden kendileri gibi inanmayan kendileri gibi yaşamayan bir toplumu kendi aralarında övüp göklere çıkarsınlar? Bu soru Turalp’in kafasına çok mantıklı gelmişti. Turalp zihninde fikirlerinin alış verişini yapar iken İhtiyar’ın boğazı konuşmaktan kurumuştu sanki. Kuruluğu gidermek için bakır tasın dibinde kalan son yudum gül şerbetini üç nefeste bitirdi. Turalp de taklide düşüp ihtiyar ne yaptıysa aynısını yaptı ve söze girdi;

‘’—Doğru söylersin Şeyhim. İz bırakma hususu her kişide vardır elbet. Mesela bizde her nesilde bir Turalp vardır. Belki de yüzyıllardan beri bakınız Turalp ismi yaşamakta. Ama söylediklerinizden aklıma yatmayan tek bir husus olmuştur. Biz toprakları ele geçirmeden namımızın oralara gitmesi. Bunu bir kiliselinin bir başka kiliseliye yapması olağan değil. Nedir bu olayın aslı?’’ İhtiyarın tebessümü hiç taviz vermiyordu. Turalp kelimelerini ağzından çıkarırken arada bir tastiklercesine kafasını sallıyor yeninin içinden de parmaklarını hareket ettiriyordu. Büyük ihtimalle bol taneli tespihi ile Tanrı’nın ismini anıyordu. Diğer elini yeninden çıkardı ve Turalp’in dizinin üzerine koydu ve;

‘’—Biz ne güne buralardayız oğul? Bizleri buralara getiren şevk neydi? Buhara’dan çıkan bir göç kervanıdır seni bizimle yan yana kılan. Tüm bu diyarlara şanlı ordumuz feth eylemeden evvel biz girip gönülleri fetheylerdik. Biz kim miyiz? Pir-i’miz Hoca Ahmet Yesevi Ata ile gönül tezgâhında sevgi dokuyanlarız. Elimize verildi bir tahtadan kılıç. İsmimize denildi ‘Horasan Erenleri’. Tahtımız oldu gayri-Müslimlerin dahi, gönülleri. Akıllara biz nakşettik Türk’ün töresini, adaletini, mazlum tüm dünya milletlerine karşı himayeciliğini. İşin aslı işte budur oğul. Yine Pir-i’miz, Yesevi Atamız der ki; ‘Din seçim Türklük kaderdir.’ Biz bu kaderin ameli için bu yolda yanmaktayız. Birileri dermiş ki Türk savaşçı kimliğini, göçebe yapısını kaybetti. Sağ belimizde yalın kılıcımız, sol belimizde tahtadan kılıcımız vardır oğul. Sağ elimizde mızrağımız, sol elimizde kuş tüylü mürekkebimiz vardır. Göçebelik hususu ise biz adaletin olmadığı yer neresi ise oranın kalbine yerleşeceğiz. Oralara, bizi bu diyarlara bay kılan Ulu Allah’ın ismini duyuracağız. Nerede mazlum var ise Allah’ın merhameti, nerede zalim var ise Hz. Ali’nin Zülfikar’ı ile karşısındayız’’ dedi. Tüm bu sözleri duyan Turalp başını tıpkı dışarıda gördüğü insanlar gibi önüne eğmişti. Tanrının ne güzel tecellisidir bu ihtiyar horasan Ereni, Tahta Kılıçlı Şeyhin, kendisi ile hasbihali. Sanki tüm aksakallı Pir-i kocalar onlar hile hasbihal havasında idiler. Çünkü Turalp böyle hissediyordu ve öylede olmasını istiyordu. Gözlerinden yaşlar, üzerine oturduğu saçaklının üzerine damla damla seriliyordu. Başını kaldırdı. Gözyaşlarını elinin tersi ile sildi. Elini kalbine götürdü ve;

‘’—Şeyhim… Ey Tanrının bana hediye ettiği insan. Benim gönlüme de tahtını kuran ihtiyar. Altından işlemeli yalından bir kılıcım vardır. Bana tahtadan kılıcını ver; Sol belim boştur. Bana ilminden ver; Sol elim boştur. Bana ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’ dediğiniz yalvaç Peygamberi anlat. Anlat ki işaret verdiğin yere gideyim. Anlat ki gönüllere Türk’ün tahtını kurayım. Ben ham bir demirim. Beni ilmin, irfanın ile dergâhında kızarıncaya dek ısıt. Sonrasında olabildiğimi görünceye dek çekici vur örse. Vur ki özüm ortaya çıksın. Vur ki çelikliğim perçinleşsin. Bunca yaşımdayım geç kaldım. Uzat eteğini sarılayım Şeyhim…’’ İhtiyar Şeyh usulca doğruldu olduğu yerden. ‘’Kalk hele oğul’’ der gibi uzattı elini Turalp’e. İki elini karşısındaki gözleri parlayan yiğidin iki omzuna koydu ve dedi ki;

‘’—Dert etme oğul. Ne demiş Pir-i’miz; ‘Kırk günde gelene amma da geciktin. Kırk senede gelene ne de tez geldin?’ Dert edeceğin başkaca şeyler vardır artık. Yeri gelecek bülbül olup hakikati çığıracaksın, yeri gelecek karşındakini kazanabilmek için elini sadece kalbine götüreceksin. Ama hep hakkı tutacaksın. Bu yolda yanıp kül olmak var oğul. Bu fırına giren yanmadan çıkmaz. Bir yamalı hırkandan gayrı bir şeyin olmayacak. Şimdi gel bakalım benimle’’ dedi ve Şeyh önde, Turalp arkada onunda arkasında da nice aksakallı Erenler girmedikleri bir kapıdan çıktılar.

NOT: Bu yazımız Yeni Ufuk Dergisi 63 ve 64. Sayılarında bulunan ‘’TANRI DAĞINDA HASBİHAL’’ ‘’MAVERADA HASBİHAL’’ yazılarının devamı niteliğindedir.