Biz hep onu hikâyeciliği ile tanırız ya da o bizim karşımıza hep hikâyeleriyle çıktı sanırız. Oysa “Ben Gönen’ de doğdum,”  diyen bu adam, aynı zamanda bulunduğu devrin en üretken fikir adamlarından biridir.  Hikâyelerinin dışında şiirleri, çevirileri, günlükleri, çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan makaleleri de vardır.

Her şeyin alt üst olduğu koca bir devletin çöküş sancıları yaşadığı bir dönemin en bahtsız asker, şair ve fikir adamlarından biridir. Ömür defterini 36 yılda tamamlamış, Türk’çe düşünüp Türkçe yazmıştır. Kısa ömrüne 120’den fazla hikâyeyi, 200’e yakın makaleyi sığdıran bu müthiş kalem, Türk hikâyeciliğinde olay hikâyesi denilen türün de öncüsü olmuştur.

Edebiyat otoriteleri onun hikâyelerini konuları bakımından altı grupta incelerler:

a)Çocukluğunu dile getirdiği And, Falaka, Kaşağı gibi hikâyeler…

  1. b) Balkanlarda askerlik yaptığı döneme ait, Bomba, Beyaz Lâle, Tuhaf Bir Zulüm gibi hikâyeler…
  2. c) Türk tarihinden ilham alarak yazdığı kahramanlığın ve cesaretin öne çıkarıldığı Eski Kahramanlar başlığı altında yayımlanan Forsa, Başını Vermeyen Şehit, Pembe İncili Kaftan gibi hikâyeler…

d)Anadolu efsânelerinden yola çıkarak yazdığı Yüz Akı, Kurumuş Ağaçlar, Yalnız Efe gibi hikâyeler…

e)Bir fikri, bir tezi ortaya koyduğu Efruz Bey, Câbî Efendi serisi, Fon Sadriştayn’ın Karısı, Kızıl Elma Neresi? Primo-Türk Çocuğu gibi hikâyeler…

f)Günlük hayatı konu edinen Mahçupluk İmtihanı, Perili Köşk, Bahar ve Kelebekler gibi hikâyeler…

Yazarımızın hikâyede bir zirve olduğunu pekiştiren bu çalışmaları, kısaca böyle sınıflandırdıktan sonra asıl konumuza dönüp onun fikir adamlığını ve idealist yazarlığını konuşmaya başlayalım.

Evet, deminden beri ismini vermeden kendisinden ve eserlerinden söz ettiğimiz bu yazarımızı hepinizin gâyet yakından tanıdığını tahmin ediyorum.  Çünkü bu müthiş kalemin kitapları belki de Mevlit’ten sonra edebiyat dünyamızda en fazla basılan, yayımlanan eserlerdir.

Anı defterine düşen şu üç beş satırı okuyarak ona biraz daha yaklaşalım:

“Evet, İtalya Muhârebesi, Balkan Muhârebesi… Ben Yanya Kalesinde esir oldum. Yunanistan’da bir seneden ziyâde esirlik… İstanbul’a gelip kendimi toplamaya başlayacağım zaman annemin ölümü… Sonra Cihan Harbi. İşte dört senedir bu felaketli harbin müthiş buhranı içindeyiz. Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken kim edebiyat la uğraşabilir? Ama ben uğraştım…”

Hem de ne uğraşma durmadan ve bıkmadan yazdı. Yazdığı her yazıda yaşadığı dönemin alışagelmiş anlayışlarıyla âdeta kavga ediyordu. Zaten bunu kendisi de açıkça dile getiriyordu. Bakın sade lisan, yeni lisan fikrini ortaya atarken sevgili dostu Ali Canip Yöntem’e 28 Ocak 1911’de gönderdiği mektupta ne diyordu:

Sevgili Canip Bey,

(…) Edebiyattan nefret ettiğimi bu nefretimin iğrenç, tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyat olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız- her zaman düşündüğümüz gibi- berbat, perişan, fenne, mantığa muhalif bir lisandır.

(…) Arapça, Farsça terkiplerin lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanmıştır. Eğer terkipler terk olunursa tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı?

Bunu yalnızca başaramam: Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim. Ah büyük fikir. Sa’y, sebat ister…”

Ali Canip’e yazdığı bu mektuptan yaklaşık üç ay sonra 11 Nisan 1911’de Genç Kalemlerde yayımlanan Yeni Lisan adlı makalesinin sonuç bölümünde ise yeni lisana olan ihtiyacımızı şu şekilde özetler:

“…İşkodra’dan Bağdat’a kadar bu kıta’yı, bu Osmanlı memleketini, işgal eden Turanî ailesi, Türkler ancak kuvvetli ve ciddi bir terakki ile hâkimiyetlerinin mevcudiyetlerini muhafaza edebilirler. Terakki ise ilmin, fennin, edebiyatın hepimizin arasında intişarına vabestedir. Ve bunları neşir için evvelâ lâzım olan millî ve umumî bir lisandır. Millî ve tabiî bir lisan olmazsa ilim,  fen ve edebiyat bugünkü gibi bir muamma hâlinde kalacaktır. Asrımız terakki asrı, mücadele ve rekabet asrıdır.”

İşte gördüğünüz gibi, dil konusunda bir ihtilâl yapmayı göze alan Ömer Seyfettin (farkında mısınız adını ilk defa zikrettim) mevcut düzeni değiştirmek, yeni lisanı anlatmak için Yeni Lisan başlığı altında ikinci yazısını da 19 Mayıs 1911’de yine Genç Kalemler’de yazar.

Yeni Lisan En Tabiî Lisandır.

Bu alt başlıkla düşüncelerini ifade ederken Acemceden, Arapçadan kelime almakla yetinmeyerek kelimelerle beraber kaideler de kabul eden eski lisanı karışık, ucube bir lisan olarak değerlendirir ve şöyle der:

“…Kavimlerin lisanlardaki fark yalnız kelimelerde değildir; cümlelerde, terkiplerde(tamlamalar) bunların intibalarındadır. Meselâ Türkler lisanlarının teşekkülünden beri “sıfat”ı evvel, “mevsuf”u (tamlananı) sonra söylerler:

“Beyaz at…” derler. Dimağlarında evvelâ beyazlık intiba eder. Sonra at; hâlbuki bu terkip Farisî kaidesiyle ifade olunursa: Esb-i sefid (at beyaz) denir. İşte Türk dimağına muhalif bir hâl!”

Aynı yazının bir başka yerinde ise “Görülüyor ki Yeni Lisan’ı Türklere kazandırmak isteyen beş on genç îcat etmiyor; o esâsen vardır, o gençler Yeni Lisan’ın esâsen var olduğunu göstermek istiyorlar.” diyerek konuşma diliyle yazı dilinin birbirinden uzaklaşarak ayrı dünyaların lisanı gibi yaşatılmasını uygun bulmadığını belirtir.  Sonraki paragraflarda ise eski lisanı devam ettirmek isteyenlerin yeni lisan ile ilgili olarak “Bu lisan ilim lisanı olabilir, fakat bir sanat lisanı asla!”diyerek ortaya attıkları garip iddialar için de “Bu bir hata, büyük bir hata, kocaman bir saçmadır. Her şeyden evvel, dünyada hiçbir kavim gösterilemez ki iki lisana sahip olsun, ilmî kitaplarını birincisiyle, edebî kitaplarını ikincisiyle yazsın…”  şeklinde muhteşem bir cevap verir.

Evet, Ömer Seyfettin, yaşadığı çağda Türkçeyi yabancı iklimlerin havasından ve ayrık otlarının istilasından kurtarmak isteyen bir bahçıvan gibidir. Ancak bu gayreti sadece Ömer Seyfettin’e teslim etmek onunla yola çıkan Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp, Mustafa Nermi gibi idealist arkadaşlarından bahsetmemek mümkün değildir. Çünkü onların üstün gayretleri sayesinde bugün çok sade olmasa da yediden yetmişe anlaşacağımız bir dile kavuşmuş bulunmaktayız. Ne diyordu Ziya Gökalp:

Türklüğün vicdanı bir;
Dîni bir, vatanı bir;
Fakat hepsi ayrılır
Olmazsa lisanı bir.

 

Demek ki dil bir milletin yapı taşıdır. O taş bir “bengü taş” gibi ebediyete kadar muhafaza edilmelidir. Çünkü milletler ancak ve ancak lisanlarıyla ayakta kalır. Öyleyse bu fikri her Türk ferdine daha ilk mekteplerden itibaren iyi anlatmalıyız ki Türk çocukları birtakım kozmopolitlerin elinde oyuncak olmasın. Bu bir şuur kazandırma meselesidir, bu meselenin önemini ta 1914’te fark eden Ömer Seyfettin, Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi adlı yazısında düşüncelerini ayrıntılı bir şekilde ele alır. Şimdi o yazıdan birkaç bölüm aktaralım:

“… Biz insanlar, doğarız, büyürüz ve ölürüz. Ne kadar çok yaşasak da ömrümüz yüz seneyi geçmez. Şahsi hayatımızdan başka bir de umumî ve millî hayatımız vardır ki o ezelidir. Milliyetimiz bozulmazsa hiç ölmez. İşte bu mensup olduğumuz milliyet Türklüktür. Demek Türklerin iki türlü hayatları vardır:

  1. Şahsî… yani her Türk’ün ayrı ayrı hayatı.
  2. Umumî… yani bütün Türklerin hep birlikte geçirdiği millet hayatı, Türklük…

İşte bu umumî hayatı kuvvetlendirmek, dünyadaki galiplerin üstüne çıkarmak ona yıkılmaz bir istikbal hazırlamak “Türklük mefkûresi”dir.

…Cahil milletler toplanamaz. Birlik yapamaz. Mahvolur. Türkler de okuyup bilgi ve fen öğrenmezlerse milletlerini anlayıp terakki edemezler. Ve düşmanlara esir olurlar. Onun için her Türk ilme, fenne, iktisada son derce ehemmiyet vermelidir.”

Diyen Ömer Seyfettin, yazının devamında “Bir çocuk nasıl Türk milliyetperveri olur?”  diyerek düşüncesini madde madde açıklar. Bu maddelerden birkaçını hemen yazayım:

  1. Konuştuğu Türkçeyi sever. Konuştuğu lisanı yazar. Ve bu İstanbul Türkçesini herkese öğretmeye çalışır.
  2. Dini gibi milliyetini sever ve mukaddes bilir. Türklük aleyhinde bulunanlara karşı Türklüğü müdafaa eder. Milliyetine lakırdı söyletmez. Hangi milletten olursa olsun Türkçe öğrenip Türk milliyetine karışan muhacirlere eski kan kardeşi imiş gibi muamele eder.
  3. En büyük cihangirler Türklerden çıktığı gibi İbn-i Sina ve Uluğ Bey gibi en büyük âlimlerin de Türk milletinden geldiğine iman eder.
  4. Askerlik, tüccarlık, sanatkârlık, memurluk, hâsılı hangi meslek için hazırlanırsa hazırlansın en başta emeli Türklüğe, Türk mefkûresine hizmet etmek olur.

Ve yazısını Türk çocuklarına seslendiği şu satırlarla bitirir:

“Siz hem kuvvet, hem bilgi hem de mefkûre sahibi olunuz. Büyük muvaffakiyetleriniz namınızı tarihe geçirecek ve sizi bu fâni hayatın fevkindeki o ebedî ve ölümsüz hayata nail edecektir.”

İşte ülkücü bir yazarın kaleminden çıkan bu düşünceler, her kademedeki okullarımızda hem şimdi hem yarın bu memleketin gencecik, taptaze fidanlarına mutlaka verilmeli. Dinini, dilini, vatanını seven gençler yetiştirilirken milliyetçiliğin öyle ayaklar altına alınacak herhangi bir metâ olmadığı aksine başlar üstünde taşınması gereken ebedî bir değer olduğu apaçık bir şekilde anlatılmalıdır. Çünkü milliyetçiliğin temelinde doğrudan doğruya insan vardır ve milliyetçiler Mehmet Emin Yurdakul’un veciz ifadesiyle derler ki:

“Bende esir yaratmayan bir Allah’a iman var!”

Türk’ün karakteristik özelliklerinden biri de esârete tahammül etmemesidir. Bu bir tarihi gerçektir ve tarihe böyle aksetmiştir. Bu gerçekten yola çıkan Ömer Seyfettin, Turan coğrafyasındaki soydaşlarımızın dertleriyle dertlenir, kederleriyle kederlenir ama bir gün Türkiye haricindeki bütün kardeşlerimizin istiklâllerine mutlaka kavuşacağına iman ederdi. Bu inancını da birçok yasında dile getirirdi. Meselâ Lisan Bağı adlı yazısında diyordu ki:

“Büyük Türk milletini ayıran siyasî, coğrafî hudut mühim bir engel sayılmaz. Türk birliğinin en sağlam bağı “lisan”dır ki hiçbir kuvvet onu koparamamıştır, hem koparamayacaktır…(1919)”

1914’te yazdığı Yarınki Turan Devleti adlı yazısında ise Türk’ün damgasını taşıyacak olan bir hayalden, bir projeden bahsedip şöyle diyordu:

Turan mefkûresi feyiz buldukça millî maarif ve irfanımız da teşekkül ve tekâmül edecek.  İstanbul’dan kalkan şimendiferlerimiz Erzurum’dan Tebriz’e Merv’den, Buhara’dan, Semerkant’tan Kaşgâr’dan Turfan’dan geçerek Karakurum’a Pekin’e gidecek Şark’ın servetini Garb’a, Garb’ın irfan ve fennini Şark’a götürerek, yeni büyük âli bir Türk medeniyetinin kavi ve muhteşem temellerini kuracaktır.”

Evet, işte Ömer Seyfettin’in bu muhteşem hayali ile bugünlerde gündemde olan “Bir kuşak Bir Yol Projesi”ndeki benzerliği nasıl değerlendirirsiniz bilmem. Ama ortada bir gerçek var ki o da Çin’den yola çıkıp bir iki hafta önce bizim sınırlarımızdan geçerek Çekya’ya ulaşan demir yolu taşımacılığıdır. Bu durumda ister istemez acaba diyorum Ömer Seyfettin’in bu yazısını, Çinliler bizden önce mi okudu?

Şaka bir yana Ömer Seyfettin’deki bu ufkun ötesini görebilme büyüklüğü bir yana. Maalesef biz bu büyük kalemin kıymetini ne yaşarken ne öldükten sonra bildik. Onu hep çocuk hikâyelerinin ya da çocukluk hikâyelerinin bir temsilcisi gibi gördük. Oysa Ömer Seyfettin bu memleketin çok önemli dertlerine çare olabilecek asıl meselelerin çözüm yollarını bulmuş, bizlere bunları yazıları vasıtasıyla bir reçete gibi sunmuştu… Meselâ bugün ne yazık ki hâlâ tartışıp durduğumuz bir konu hakkında 1918’de yazmış olduğu şu yazıya bir bakın. Yazının adı “ Büyük Türklüğü Parçalayanlar Kimlerdir?”  Yazının girişi ise şöyledir:

Eskiden Türk milletini parçalayan iki kuvvet vardı:

1.Rus pençesi

  1. Millî gaflet

Birinci kuvvet artık kırıldı. Fakat ikinci kuvvet hâlâ duruyor. Bu kuvvete karşı uğraşmak, bugün bütün milliyetini idrak etmiş Türkler için bir farzdır.”

 

diyerek milletin ne olduğunu açıklıyor. Daha sonra da devlet ile milleti birbirine karıştıran zavallılara devletle millet arasındaki farkı anlatıyor:

“Devlet siyasî bir cemiyettir.

Millet, harsî yani dinî, lisanî, ahlâkî bir cemiyettir. Daha uyanmadan biz de kendimize devletimizin ismini veriyor, Osmanlı diye diğer Türklerden ayrılıyorduk. Sonra gördük ki devlet millet demek değildir. Devlet ismi millet ismi olmaz. Nitekim Belçika, İsviçre Fransızları, Fransa Fransızları gibi Fransız’dır. Ayrıca bir Belçika milleti, bir İsviçre milleti yoktur. Belçika, İsviçre devletleri vardır ve fakat ayrı ayrı milletleri yoktur. Belçika’daki Fransızlar, İsviçre’deki Fransızlar hep Fransız’dır.”

 

Yazı devam eder ve şöyle biter:

“… Rus devi öldü. Allah bize hürriyet nimetini verdi. Şimdi bundan istifade ederek eski hatalarımızı düzeltelim. “Dilde, fikirde, işte birlik!” bayrağı altında yürüyelim. Büyük Türklüğü parçalayan “gaflet” karanlığını aydınlatalım.”

Görüyor musunuz sanki dünü değil, bugünü anlatıyor ve bize uyanın diyor! Ah bir uyansak, bir uyanabilsek ve Türk birliğini bir kursak, bir kurabilsek…

İşte yazdıklarıyla her daim karşımıza taze ve diri çıkan Ömer Seyfettin böyle muhteşem bir adamdır. 1884 ile 1920 yılları arasında sadece 36 yıl yaşayan,  edebiyatımızın bu değerli kalemini ölümün yüzüncü yılında yazdıklarıyla selamlamak ve onu yâd etmek her Türk’ün millî bir görevidir.

Çünkü Ömer Seyfettin mensubu olduğu toplumu aydınlatmak, bilgi sahibi kılmak için tarihten edebiyata, sosyolojiden psikolojiye, eğitimden spora, iktisattan istatistiğe kadar birçok konuda yazılar yazarak Türklüğe hizmet eden büyük bir kalemdir.

Son olarak bu büyük kalemin yazılarında zaman zaman Ayas, Şit, Camsap, Perviz gibi çok değişik müstearlar (takma isimler) kullandığını da belirterek yazımı bitirirken sizi, 1919’da Zaman Gazetesi’nde Şit takma adıyla yazdığı şu mizahî fıkrasına götürmek istiyorum:

Hastanın istediği

Reşidüttin Paşa seksenini geçmiş, doksana doğru yollanmıştı. Fakat işte altı aydır hasta… Yatağından kalkamıyordu. Her vizitesine beş lira verdiği doktora biraz çıkıştı:

“Dikkat etmiyorsunuz, iyi olamıyorum!”

Dedi. Doktor:

“Benim kabahatim ne?” diye güldü; “Kabahat yaşınızda… Sizi gençleştiremem ki…”

Hasta paşa gülümsedi:

“Hayır doktor, beni gençleştirmeni istemiyorum,” dedi, “Beni daha ziyade, daha çok ihtiyarlat, mümkünse yüz yaşına sok!”

***

 

KAYNAKÇA

Edebice Dergisi 21. Sayı

Ömer Seyfettin Bütün Nesirler Haz. Nâzım Hikmet POLAT,TDKY.Ank.2016

Ömer Seyfettin, Tahir ALANGU,  May Yayınları, İst. 1968

Türk Edebiyatı3. c,  Ahmet KABAKLI, Türkiye Yayınevi, İst.1966