MÜRŞİDİMİZDEN İNCİLER

0
(0)
MÜRŞİDİMİZDEN İNCİLERSultan Bektaş Çakmakçı

Ziya Gökalp’ın Felsefe Dersleri adı ile 2006’da yayımlanan kitabı on iki defterden oluşan notlarını içermektedir. Malta Sürgünü sırasında (22 Eylül 1919- 30 Nisan 1921) eski nâzırların ve mebusların da aralarında yer aldığı kader arkadaşlarına verdiği felsefe dersleri ekseninde hazırlanmış bu esere, bu eksene yaraşır bir şekilde biraz da Darülfünun’daki müderrislik günlerinin özlemiyle Felsefe Dersleri adı verilmiştir. Bu defterlerde bilim ve felsefe, psikoloji, dil ve sanat, mantık, ahlâk, metafizik bölümleri vardır. Dikkatimi çeken ise ahlâk bahsine günümüz matbaa koşullarında yüz elli sayfa ayırmış olmasıdır.

Ahlâk bahsinde ahlâkın konusu ve metodu, teorik ahlâk, rasyonel ahlâk, uygulamalı ahlâk ve bunların alt başlıkları ile vazife, vicdan, adalet, toplumsal ahlâk, aile ahlâkı, vatanî ahlâk gibi birçok konuya açıklık getirmiştir.

Gökalp fazlaca düşünüp fazlaca okuduğundan halkı çok iyi tahlil ettiğinden, ahlâk ile ilgili filozofların görüşlerini aktardıktan sonra empirik ve pratik ahlâkla ilgili olarak şu sonuca varmıştır: “Halkın konuşmaları esnasında çoğunlukla zikrolunan darbımesellerde, vecizelerde, sanihalarda bulduğumuz, kaynağı hakkında çok fazla düşünmediğimiz, yürürlükteki ahlâkın ifadeleridir.” (Gökalp, 2006: 728) Birçok filozofun yüzyıllarca düşündüğünü bir cümle atasözü ile ifade etmesi Gökalp’ın, Türk irfanı dediğimiz mevzunun altını çizmesidir.

Yürürlükteki ahlâk düşünen zekâlar için bir süre sonra yeterli gelmediğinden ahlâkı teorik olarak tartışmak kaçınılmaz hâle gelmektedir. Gökalp de ahlâkı teorik olarak ele almakla kalmıyor, sosyolojide ve kültürdeki önemini domino taşı döşercesine anlatıyor. Özellikle de mantık, psikoloji, sosyoloji, devlet yönetimi ve kültür ile ilişkisini ortaya koyuyor. Mantıkla ahlâkı kıyaslayarak diyor ki: “Mantık, zihnin kendi kendisiyle ve konusuyla olan uygunluğunun bilimidir; ahlâk ise kendi kendisiyle ve kendisini sevk ve idare eden yasayla uyuşan doğru iradenin bilimidir. Birincisi anlama yetisinin zabıtası; ikincisi özgür eyleme yetisinin zabıtasıdır. Ahlâk vazifenin yahut vazifelerin bilimidir yahut daha iyisi gayelerin bilimi ve hayatın ideal alanının bilimdir.” (Gökalp, 2006: 729)

Bayer, Stendal ve diğer birçok yazar, insanların davranışlarının onlara telkin olunan fikirlerden ziyade özel mizaçları, sağlıkları veya hastalık halleri tarafından ilham olduğunu söylüyor. Nietzsche, Max Stirner gibi diğer filozoflar da ahlâkın uyuşturucu olduğunu ve zararlı olduğunu iddia ediyor. Gökalp felsefî ahlâka olan bu itirazların nedenlerini ortaya koymaktadır: Çözümlerin kesinlik içermemesi, kararlarımızın gerekçelerini uzun uzun arz edemememiz ve gerçek hayatın soyut olmaması… Bu eleştiriler, ahlâkî itaatleri rasyonelleştirdiğinden ve onları sistemli hâle getirdiğinden değerlidir. Yaşanan uyumsuzluklar ilerlemeye yaramaktadır.

Bu farklı görüşler, felsefî ahlâkın tartışılmasının meşruluğunu da kanıtlamaktadır. İncelemeler göstermiştir ki ahlâk metafizikî ve dinî mahiyette de ele alınabilir. Burada Gökalp’ın itiraz ettiği husus metafizik ile bilim arasındaki ilişkinin metafizik ile ahlâk arasındaki ilişkiye benzetilmesidir. Zira bilimin gayesi bilgi, ahlâkın gayesi fiildir. Tarihte de metafizik ve ahlâk samimi bir şekilde birleştirilmiştir. Bunun için Kant’tan, Spinoza’dan, Pythagoras’dan örnekler vermiştir. Bu örnekler göstermektedir ki Gökalp’ın felsefî çıkarımlarının ardında derin okumalar ve tefekkürler vardır.

Bunlardan ziyade Gökalp ahlâkın tamamen metafiziğe ve dine tâbi tutulmasının tehlikeli olup olmadığını sorgulamıştır. Kısacası ne tamamen bağımsız ne de tamamen bunlara bağlıdır demiş, bir üçüncü yol ortaya koymuştur. “Ahlâk alanı birtakım karanlık köşelere sahip olmakla beraber bize metafizikten daha ziyade bilinebilirdir ve daha iyi bir surette tanınmıştır.” (Gökalp, 2006: 733) Tehlike olarak gördüğü husus ise tamamen metafizikî ve dinî kanaatlere dayandırılan ve bu kanaatler ortadan kalktığında ahlâkî kanaatlerin de onlarla bir kalkmasıdır. Dolayısıyla ahlâk, topluma dayandırılmalıdır.

Ahlâkın metodu ise öznel ve nesnel olarak ikiye ayrılmaktadır ve Gökalp bunların ortaya koyduktan sonra öznel ve nesnel metodun birleştirilmesi gerektiğini savunur. Belirli çevrede, belirli bir dönemde yaşayan insanın bu çevreye ve zamana intibak etmesi lazımdır. İnsan devam ederken çevreler değişiyorsa vazifeler de değişebilir. Bu nedenle ahlâkın icra olunacak fiiller tablosu şüphe uyandırır. Vazife, şekli dâhilinde sabit kalabilir fakat uygulamalarında ilerleme ve hareketten ibaret olan hayatı takip etmemeyi yapamaz. (Gökalp, 2006: 737)

Gökalp teorik ahlâk bahsinde vicdanı analiz eder. Vicdanın şekillendirici unsurunu üçe ayırır: zihnî, duygusal ve irade ile ilgili unsurlar. Zihnî unsur icra etmeden önce ve icra ettikten sonra gerek kendi gerek başkaları hakkında verdiği hükümlerle kendisini gösterir. İcradan önce vicdan, yasa koyucu ve bir mürşittir. İcradan sonra ise liyakat ve liyakatsizlik ile ceza ve mükâfat fikirleri ile vicdan kendini gösterir. Duygusal yönü ise başta yükümlülük duygusudur. Vazife yapıldıktan sonra sevinç ve meşru gurur duygusu yani vicdan rahatlığı en güzel mükâfattır. Tam tersi durumda ise vicdan azabı, ar etme, hakirleştiğini hissetme görülür. Başkalarının fiillerine karşı beslediğimiz duygular ise sempati, antipati, hürmet ve hor görmedir. Bu duygulardan hürmet için yaptığı tanım ve açıklamalar dikkate değerdir: “Hürmet, kusurların fazilete verdiği bir vergidir.” (Gökalp, 2006: 740) Sevgi ile kıyasladığında ise “Sevgi bizi sevdiğimize yaklaştırırken hürmet ettiğimiz şahsa açık bir surette uzaklaştırmaksızın ona bir mesafe ötede bulundurur.” (Gökalp, 2006: 741) İrade ile ilgili unsur ise aslında ahlâkî vicdanın temeli şeklinde, olmak istenen şahsiyetle olduğumuz şahsiyet arasındaki çatışma ile ilgilidir. Bu üç unsur birbirinden ayrılamaz ve birbirleri üzerinde oldukça etkilidir. Zihin aydınlandıkça ve zenginleştikçe kalp de daha açık, daha zengin olur. Kalp ve zekâ birliği ancak irade sayesinde devamlı olabilir. Ahlâkî vicdan hem içgüdü hem duygu hem akıl hem iradedir. Bu nedenle psikolojideki şuurdan da ayrılır. Psikolojideki şuur bizde geçen şeylerin sadece tanığıdır, ahlâkî vicdan ise bir yasa koyucu, bir hâkimdir. (Gökalp, 2006: 743)

Ahlâkî vicdan hakkında farklı yaklaşımları değerlendiren Gökalp rasyonalistlerin kalbi akla esir etmesini ve kalbin zihnin evriminde icra ettiği önemli etkiyi göz ardı etmelerini eleştirmiştir. “Kalbimize emretmesi lazım gelen yasa değildir, aksine yasaya ne zaman itaat edilmesi lazım geldiğine hükmeden kalptir.” (Ziya Gökalp, 2006: 749) diyerek kalbin ahlâkî vicdandaki fonksiyonunu açıklamıştır. Hayat bize yapmak zorunluluğu üretir. Vicdan ise meyletmemiz lazım gelen gayenin hangisi olduğunu söyler. Gökalp yapmak zorunda olduklarımızın niyet ve çabasını vicdana bağlamıştır.

Hayat duygusu şeklindeki bir kavram da Gökalp’te dikkate değerdir. Hayat duygusunu, bütün varlıkların olgunlaşma dereceleri nispetinde bireyselliklerinden ve sürelerinden edindikleri az yahut çok, açık şuur şeklinde tanımlamıştır. Yaşadığını hissetmek, kendisi için ve kendisinde var olmak demektir, başka varlıklardan kendisini ayırt etmektir. Şimdiki hallerde, geçmiş hallerin kudretlerini ve gerçek hallerin bir önsezisini bulmak ve hatta onları ortaya çıkarmak için bir çaba duymaktır. (Ziya Gökalp, 2006: 750)

Malumdur ki Gökalp “Hakkım var deme, hak yok vazife vardır.” der. Hak için ayrı başlık açan Gökalp eşitlik fikirlerinin gelişmesiyle hak fikrinin vazifeye ait olan konumunu unutturabildiğini göstermektedir. Ahlâk bahsinde vazifenin çıkış noktasını da belirttiği için vazifeye neden bu kadar önem verdiği de ortaya çıkmış oluyor. Olmakla yükümlü olunan mükemmel şahsiyetle, duyarlılığın sürüklenmelerine tâbi ve şimdi bulunulan gayrımükemmel şahsiyet arasında meydana gelen çatışmadan vazife doğar.  Bunlar karşı karşıya geldikleri zaman irade kendisini yüksek iradeye doğru yönelten bir tür ahlâkî zorlamaya maruz kalır ve ona yaklaşmak için kendini vazifeli hisseder. Durkheim’den aldığı bir görüşle de bunu destekler. Durkheim “Bize hiçbir şey söylemeyen bir fiil, sadece emrolunmuştur diye icra etmeye muktedir değiliz. Bizi soğuk bırakan, bize iyi görünmeyen, duyarlılığımıza dokunmayan bir gayeyi takip etmek psikoloji açısından imkânsız bir şeydir. O hâlde ahlâkî gaye yükümlü olmakla beraber, arzu edilmiş ve arzulanmaya değer olmalıdır. Bu arzulanmaya değer olmak hâli her ahlâkî fiilin büyük bir karakteridir.” der. Buradan günümüz ahlâk buhranlarına çıkarılacak dersler vardır.

1. Günümüz insanı kendi bulunduğu hâli bilmemekte dolayısıyla olmak istedikleri mükemmel hâli de bilmemektedir.

2. Fertler, kendinden beklenen mükemmel şahsiyet örneğini toplumda göremediğinden kendini mükemmel sanmaktadır.

3. Kendini mükemmel sanan fertler böyle bir çatışma yaşamadığından kendinde bir vazife görmemektedir.

4. Vazife görmediğinden de ahlâkî vicdanı gelişememiş bir yığın ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan bu yığın, millî kültür ve kimlikten uzak fertleri bünyesinde barındırmaktadır.

Sonuç olarak ahlâkî vicdanın gelişebilmesi için fertlerin Hacı Bayram’ın ifadesi ile “sen seni bil sen seni” çağrısı ile eksikliklerini bilip, olması gereken hâli tespit edip kendinde bir vazife yükümlülüğü hissetmesi lazımdır. Olması gereken hâli tespit ettirecek olan ise yine toplumun kültürü, eğitimi ve ahlâk açısından abide şahsiyetleri olmalıdır. Olması gerektiği hâl sırf okuyarak tespit edilecek kadar basit bir hâl değildir.

Ahlâkî vicdan kabule borçlu olduğumuz hareket hattını çizdiği gibi aynı zamanda bu hareket hattının sonuçlarını kabule borçlu olduğumuzu da tasdik eder. Bundan da iki yeni fikir ortaya çıkar: Sorumluluk fikri ve yaptırım fikri. (Ziya Gökalp,2006: 778)

Sorumlulukta ahlâkî ve yasal sorumluluğunun farkını fark etmek lazımdır. İnsan medenî otoritenin huzurunda cevap vermeye mecbursa sorumluluğuna medenî yahut yasal sorumluluk adı verilir. Kendi vicdanı huzurunda cevap vermeye borçluysa o zaman ahlâkî sorumluluk adı verilir. Bazı durumlarda vicdan bizi affettiği halde medenî otorite mahkûm eder ya da vicdan bizi mahkûm ettiği halde medenî otorite bizi affeder. Bu durum hukuk ile sosyolojinin uyum içinde olmadığı zamanlarda görülmektedir. Kişi vicdanı rahat bir şekilde yasaların yasakladığı bir şeyi yapabiliyorsa burada hukuk ve örfün uyuşmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gökalp bu durumu, sorumluluk ve yaptırım ile ilgili bahiste felsefî olarak temellendirmiştir.

Günümüz adı var kendi yok kavramların biri de liyakattir. Liyakat kavramını Gökalp, vazifenin emirlerine itaat eden ahlâkî failin özel değeri olarak tanımlar. Liyakati doğruca takdir edebilmek için iki şart vardır: Bir fiil, yükümlü ve güç olduğu derecede, bizim çabalarımız da zahmetli bulunduğu derecede ve niyetimiz doğru olduğu derecede liyakatlidir. Liyakatli fiilleri yapmak alışkanlığı fazileti meydana getirir, nasıl ki aksi alışkanlık da kötülüğü doğurur… O halde sonuç olarak fazilet ile kötülük, liyakat yahut liyakatsizlikten başka bir şey değildirler ve bunların şartları sorumluluğun şartlarının aynıdır.  (Ziya Gökalp,2006: 781)

Ahlâkî yaptırımlar; vicdan yaptırımları, biyolojik yaptırımlar ve toplumsal yaptırımlar olmak üzere üçe ayrılır. Buna ek olarak da uhrevî yaptırımı açıklamıştır.

Uygulamalı ahlâkta ferdî içtihat bireycileri eleştiren Hoffding’in “Ben ancak kendi kendini unutarak ki büyür, serpilir. Birey kendinden başka kimseler ve şeyler için yaşayacaktır ki kendi özel hayatı için yeni ve kuvvetli itkiler (impulsion) kazanır. Kendini unut fakat kaybetme.” sözleri de Gökalp ve mefkûre felsefesinin destekleyicisidir. “Bu kendini unut fakat kaybetme” ifadesi Oersted ilkesi olarak yapılması uygun olan şeyi ifade eder.

Sosyal içtihadın savunucularının görüşleri ise bireyin ahlâkî davranışın gayesi olamamasıdır. Ahlâk ancak menfaatsizlik ve fedakârlık başladığı zaman başlar, bu yüzden ancak grup hayatı başladığı zaman başlar çünkü yalnız oradadır ki fedakârlık ve menfaatsizlik bir anlama sahip olur. Faziletler olmaksızın hiçbir toplum kuvvetli ve devamlı olamaz. Kavimlerin yaşadığı şartlar bir kere değişsin, ahlâkî değerlerin cetvelleri derhal değişir (Gökalp,2006: 787)

Gökalp sonuç olarak şunu söyler: Bireyin değerini haddinden fazla abartmak toplum için tehlikeliyse de birey için de toplumun değerini haddinden fazla abartmak az tehlikeli değildir. Bütün vazifeler ister ferdî ister içtimaî olsun birbirine karıştırılmaksızın hepsi birleşiktir. (Ziya Gökalp,2006: 788) Görüldüğü gibi Gökalp birey için toplumu, toplum için bireyi feda etmemektedir.

Günümüz insanına Gökalp’tan birçok inci mevcut elbette ki fakat amacım bunların esas kaynağını okumanız ve tefekkür etmeniz için bir merak uyandırmaktı. Son olarak 21. yüzyılın hazcı ve benmerkezcilerine Gökalp’tan ibretlik bir cümle daha aktarmadan son noktayı koyamazdım.

“Yaşamak için yemeli, yemek için yaşamamalıdır. Kuvvet ve hamiyet biriktirmeli, bencilin malikiyetinden haz duymak ve ihtiyaçtan uzak olduğunu hissetmek için para biriktirdiği gibi değil, aksine onları necip ve yüksek gayelerde kullanmak için biriktirmeli. Bir kelime ile eskilerin ‘Gövdeye ne fazla ve ne de eksik vermemeli.’ ilkesi tamamıyla hikmetin ilkesidir; bu vazifeye karşılık gelen esaslı fazilet, itidaldir.”

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın