
“Kürt Meselesi” Derken
Kürtler, anayurtları Zağaros Dağlarının etekleri iken, zaman içinde Urmiye-Şehrizor-Diyarbekir üçgeninde aşiret reisleri ve onların üzerinde mîrlerin kontrolünde yayılan, çoğu göçebe azı yerleşik bir topluluk olarak temâyüz etmiştir. Sasani, Emevi, Abbasi hâkimiyetinin ardından (Moğolların 13.asırdaki yıkımlarını saymaz isek) Malazgirt (1071) Zaferi sonrası Türklerin nüfuz alanı içinde yaşamışlardır: Akkoyunlu, Karakoyunlu, Artukoğulları, Memlükler… Akkoyunlulara son veren Safeviler de Türk’tür.[1] Şah İsmail -güç sarhoşluğundan olsa gerek- bölgede kendine tâbi olan Kürt mirlerini bile kıyımdan geçirmiştir. Hıristiyan tebaa tarafından Aramice yazılmış vakayinamede Cizre, Diyarbekir ve çevresinde yaşananlar, dramatik bir şekilde tasvir edilmiştir.[2]
1514 yılında bölgedeki Kürt emirlerinin (25 Mîrimîran) Sultan I.Selim’e, İdris-i Bidlisî kanalıyla gönderdikleri bağlılık ifadelerini içeren mektup bu elim hadiselerden sonradır:
“…Cümlemizin matlûbı budur ki, Bu muhlis bendelere takviyet ve imdad buyuralar. Zira ki, bizim mesâkin ve bilâdımızın bilâd-ı Kızılbaşa kurb-i civarı vardır; belki muhtelittir. Nice yıllardır ki, bu mülhidler, şimşir-i sitem ile bünyâdımız kazmışdır. On dört sene bizimle azîm cenk ü cidal ederler. Mücerred Sultân-ı İslâma muhabbet üzere olduğumuz içün eğer bu tâife-i pâk-i’t kadı ol zâlimlerin cevr ü sitemlerinden halâs-ı inâyetleri olmazsa, kendümüz istiklâl üzere ol kavme mukâvemete tâkat edemeyüz. Zira ki, Ekrâd-ı mülûktavâif ve akvâm ve aşâir-i muhtelifâtdır. Allah Te’âlâ’yı bir bilüp Muhammed ümmeti olduğumuzda müttefikleriz. Sâirhusûsda birbirlerimize mütâba’at mümkün değildir…”[3]
Mektup gayet berraktır: “Biz aşiretler halinde birbirine rakip yaşayan inanmış Müslümanlarız. Kendimizi Kızılbaşların saldırılarından koruyacak bir güce ve birlikteliğe sahip değiliz. Devlet-i Aliyye olarak seni tanıyoruz, gel bizi kurtar.” denilmiştir. 1514 yılındaki Çaldıran Zaferinden sonra Diyarbekir Eyaleti kurularak bu talep yerine getirilmiştir. Kürdistan eyaleti değil, Diyarbekir Eyaleti kurulmuştur. Ortada savaş zoruyla yok edilen bir Kürt prensliği, krallığı, federe/özerk bölgesi vb. yoktur. Eyaletin kurulduğu topraklar da gene bir Türk devleti olan Safevilerin mağlubiyeti üzerine alınmıştır. Kurulan eyaletin başına Enderun’dan yetişmiş bir Türk devlet adamı, Bıyıklı Mehmet Paşa, getirilmiştir.[4]
1071 Malazgirt sonrası bölgenin siyasi idaresi zaten Türklerin kontrolündeydi. Dicle’den Tuna’ya uzanan muhteşem bir Türk-İslâm kültür ve medeniyeti kuruluyordu ve Kürtler; süreç içerisinde Çerkez, Boşnak, Arnavutlarda olduğu gibi, Türk millî kimliğini hayatın içinde ediniyorlardı. Evliliklerin dili, çarşının, pazarın dili, ordunun, devletin dili Türkçeydi ve Kürtlerin Türk-İslâm kültür ve medeniyetinden kopuk medrese-tekke, hukuk, yönetim felsefesi vb. yoktu. Kütahya’da, Yozgat’ta, Amasya’da; Filibe’de, Kosova’da, Selanik’te, Budin’de ne olmuşsa bugünkü Şark vilayetlerimizde de o olmuştu. Buranın tarihi süreci İngiltere – İskoçya, İngiltere – İrlanda, İspanya – Bask, İspanya – Katalonya gibi olmamıştır. Bahsi geçen örneklerin her birinde ayrı bir kilise, hukuk, edebiyat, dünya görüşü ve nihayet krallık vardı. Komşuluk, evlilik, akrabalık tahayyül bile edilemezdi.[5] Burada ise iman birlikteliği hayata dair ayrımları kökten çözmüştür. “Kürt isyanı” olarak vasıflanacak tek bir hadisenin bile yaşanmamış olmasını biz, bu tarihi arka plana bağlıyoruz.
Malazgirt sonrası Dicle’den Tuna’ya o muhteşem Türk-İslâm kültür ve medeniyetini içine sindiremeyen aydınlar- ki ideolojik meşrepleri oldukça karmaşıktır, 1806’da Babanzade Abdurrahman’la başlayan, 1812’de Babanzade Ahmet Paşa, 1831’de Bedirhan Bey’le devam eden isyan sürecine Şeyh Ubeydullah ve Şeyh Sait hadiselerini de dâhil ederek PKK’ya bağlayıp “iki asırdır süren Kürt isyanları” söylemini 1990’lardan itibaren dolaşıma sokmuşlardır.
Öcalan Diye Biri
Modernleşme zarureti bağlamında mecburi kültür değişmeleri olarak yürütülmeye çalışılan süreçlerde yapılan hatalar, bir bölgeye münhasır değildir. Nitekim Selçuklu’dan beri merkeziyetçi uygulamalara Türkmen aşiretlerinden tepkiler gelmiştir. Millî Mücadele sürecinde Zeynelabidin İsyanı, Delibaş Mehmet İsyanı, Çapanoğulları İsyanı’na “Türk isyanları” denilemeyeceği gibi, yukarıda bahsi geçenlere de “Kürt İsyanı” denilemez. Şeyh Sait olayında Diyarbakır merkez ve Lice’de Kürt eşrafı “düzenimizi bozma” diyerek Şeyh Sait ve adamlarına karşı çıkmıştır. Bölgenin bin yıllık tarikat geleneğinin temsilcisi olan Küfreviler isyana karşı durmuştur. Şeyh Sait de Kürt falan değildir. “Kürt İsyanları” söylemi Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte, dış konjonktürün ittirmesiyle dolaşıma sokulmuştur. Öcalan’ın avukatlarının yargılamalar sırasında son mütalaa için görüşlerine başvurdukları İsmail Beşikçi’nin bu noktadaki çelişkisi oldukça dramatiktir. Beşikçi, 1969’da yaptığı çalışmada “Doğu İsyanlarında emperyalizmin de rol oynadığı şüphesizdir. İngiliz emperyalizminin 1.Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda, Ortadoğu’daki tahrikleri, özellikle Bağımsız Kürdistan Kurulması yolundaki tahrikleri, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da devam etmiştir.” der.[6] Aynı Beşikçi, 1990 yılında ise “Kürtlerin özgürlük ve bağımsızlık mücadeleleri”nden bir parça olarak Şeyh Sait olayından bahseder.[7]
PKK’nın kuruluşuna zemin teşkil edecek tarihi, sosyolojik müktesebat yokluğunun en önemli delillerinden biri de Abdullah Öcalan’nın bizatihi kendisidir. Aile geçmişinde Şeyh Sait-Dersim hadiselerinden kaynaklı hiçbir dram yoktur. Kendi anlatımıyla çocukluğunda dini bir eğitim almıştır. Öğretmenleri tarafından desteklenmiş, bir öğretmeninin ilgisi neticesinde meslek sahibi olmak üzere Ankara’ya getirilmiş, Tapu Kadastro Lisesini bitirmiştir. Bu süreçlerde hep dini, manevi, millî yapılarla ilişkili olmuştur. Tapu memuru olarak 1969’da Diyarbakır’a atandığında Sosyalizmin Alfabesi’ni okuyup Marksist Leninist örgütlere katılmaya karar vermiştir.[8] Bu kitap; muhafazakâr değerleri olan bir genç bir yana, zihni sorularla bulanmış birini bile Marksit-Leninist yapmaz. Bu noktada Uğur Mumcu’nun öldürülmeden önce peşine düştüğü soruları hatırlamak gerektir:
1.Öcalan 30 Temmuz 1969 günü Diyarbakır Tapulama Müdürlüğüne atandı. En az iki yıl aynı yerde çalışması gerekirken, hangi hatırlı dostların devreye girmesi ile Ekim 1970’te İstanbul-Bakırköy Tapulama Müdürlüğüne tayini çıkarıldı?
2.31 Mart 1972 günü Ankara SBF’de Doğu Perinçek’in liderliğindeki Türkiye İhtilalci Komünist Partisi tarafından yayınlanan “Şafak Bildirisini” dağıtmak suçlamasıyla tutuklandı. Dönemin sıkıyönetim savcısı Yüzb. Baki Tuğ, SBF Dekanı Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ın “Anayasaya Giriş” kitabı için bile 142. maddeden dava açan bir isim olarak, Öcalan’a “Şafak Bildirisini dağıtmak” suçlamasıyla TCK’nın 142, 159, 311, 312. maddelerinden ceza davası açtı. 31 Mart 1972 günü emniyet ve fakülte görevlilerinin olay yeri tutanağında “Abdullah Öcalan’ın grubun elebaşısı olduğu ve boykotta büyük çabası görüldüğü” yazılı olmasına rağmen, Savcı Baki Tuğ, esas hakkındaki mütalaasında “Abdullah Öcalan’ın Şafak Bildirisi dağıttığı yönünde bir delil bulunmadığını” bildiriyordu. SBF Yönetimi de iddianamedeki ağır suçlamaya rağmen, Öcalan’a sadece dikkat çekme cezası verdi. Okuldan uzaklaştırmadı. Neden?
3.Öcalan 24 Ekim 1972 günü salıverildi. Halfeti Askerlik Şubesi, 24 Ocak 1973 günü askerlik durumunu sorduğunda SBF Dekanlığı 30 Ocak 1973 günü “1.sınıfta bütünlemeye kaldı.” Cevabını verdi. 10 Ağustos 1973 günü SBF’den Askerlik Şubesine gönderilen yazıda Öcalan’ın 2.sınıftan 3.sınıfa geçtiği bildirildi. (8 ayda bu sınıf atlamalar?) 28.11.1974’te SBF, Askerlik Şubesine Öcalan’ın 4.sınıfa geçtiğini bildirdi. (Gene atlamış?) 7 Ocak 1977’de SBF Dekanlığından son çağrı pusulası çıkarılan Öcalan’ın 4.sınıfa geçtiğini gösteren bir yazı daha gönderildi. (3 yıl yerinde saymış?) Böylece Öcalan’ın askerliği bir yıl daha ertelenmiş oldu. Neden?
4.Öcalan burs başvurusunu yaptığında 22 yaşındaydı. Yasada 21 yaş şartı olmasına rağmen, kendisine burs bağlandı. 1.12.1971’den 1.11.1974’e kadar burs aldı. Gene yasada “yasadışı eyleme katılmamak şartı da dikkate alınmamıştı. Neden?
5.SBF Yönetim Kurulu Öcalan’ın öğrencilikle ilişkisini 3.11.1984 günü 84/82 sayılı kararı ile kesti. Bu kadar neden beklendi?
Hukuk, rutininde işletilmiş olsa, Öcalan, 1974 affıyla çıkacaktı. Üniversiteden ilişkisi çok daha erken kesilecekti. Askerliği de böyle yıllarca ertelenmeyecekti.[9]
Öcalan portresi, izahı olmayan biyografik gediklerle doludur. Öcalan ve çevresini imal eden süreçler tarihe ve sosyolojiye yaslanan “Kürt meselesi” değil, Türkiye’nin Türk-İslâm kültür ve medeniyeti etrafında millî kimliğine dair meselelerine odaklanmasını istemeyen istihbarat yapılarıdır. Ülkücü Hareket’in 8-9 Şubat 1969’dan sonra Üç Hilal ile bölgeye ve ülkeye dair bakış açılarını geliştirmesi bu bağlamda oldukça kritiktir. 1971 Ağustosunda Malazgirt Zaferi’nin 900.yıldönümü kutlamalarında yapılanlar, 1977 seçimlerinde Bingöl’de Belediye başkanlığının alınması… Siirt ve Muş dâhil MHP ve Ülkü Ocaklarının aktif çalışmaları… Mecburi kültür değişmelerinde yapılan hataları bir bir tespit edip serbest kültür değişimlerini hayata geçirecek bir motivasyon ile sanayi-teknik-kültür merkezleri, tarım kentleri ile yeni bir medeniyet hamlesini başaracak bir kadronun önü nasıl kesilmişse PKK’nın da palazlanması öyle sağlanmıştır. [10] Bingöl’ün ülkücü belediye başkanı Hikmet Tekin’in 12 Ağustos 1979’da, annesi ve kardeşiyle birlikte PKK militanlarınca şehit edilmesinin bir anlamı olsa gerektir.
Sürecin Yasası
PKK ile mücadelede mesele militanların affı-öldürülmesi, Öcalan’ın ne olacağı değildir. Demokratik bir nizamda, millî egemenliğin temsilcisi olan Meclis idama da affa da karar verebilir. Güvenlik birimleri, silah bırakıldığını teyit edecek, resmi gazetede yayınlanacak, kasten öldürme suçuna karışanların, 2005 öncesinden suça bulaşanlarla birlikte istisna edildiği de belirtiliyor. PKK’nın şayet becerilebilirse silahtan arındırılması güzel bir gelişme olsa gerektir. Ya zihniyet? Ya uluslararası konjonktür? Suriye’nin kuzeyindeki yapı, Suriye merkezine entegre olacak mı? PKK’yı palazlandıran yapıların biricik hedefi Türkiye’nin millî kimliğinin olmadığı, Türkiye’nin bir tür milletler mozaiği/etnik kimliklerden mürekkep yamalı bir bohça olduğu tezidir. “Kürt meselesi, bir ulusun kimlik mücadelesi olarak ortada durmaktadır ve PKK bunun bir yansımasıdır.” denilmektedir. 90’lı yıllardan itibaren dolaşıma sokulan bu görüşler, tuhaf bir şekilde her geçen gün daha da fazla taraftar bulmaktadır. Atatürkçü/Kemalist çizgide siyasetçiler bile Kürtçe anadilde eğitim, yerel özerklik diyorlar. Türk aydını, Türk kamu bürokrasisi, Türk siyasi elitleri Kürt’ün de, Laz’ın da, Çerkez’in de Türk millî kimliğinin ayrılmaz parçası olduğunu kabul etmelidir. Bu ülkede Malazgirt Zaferi ardından Dicle’den Tuna’ya uzanan muhteşem bir Türk-İslâm kültür ve medeniyeti kurulmuştur. Laz, Gürcü ile, Kürt, Çerkez ile evlenmiş çocuklarının anadili Türkçe olmuştur. PKK, Dicle’nin bu akışını tersine çevirme teşebbüsünün adıydı. Onun için en büyük katliamları Kürt kardeşlerimize yaptılar. Onun için Apo’nun biyografik gediklerinin üzerine gidilmedi. Üst düzey PKK yöneticilerinin bile Apo tarafından öldürtüldüğü sorgulanmadı. Uğur Mumcu’nun vefat yıldönümlerinde anma toplantısı düzenleyen gazeteci dostları, onun verdiği adreslerin önünden bile geçmediler. Yasa çıkmıştır. Teklif edenlerin beklemediği bir çoğunlukla çıkmıştır. Ülkücü Hareket, Türkiye’nin en demokratik, sivil hareketi olarak süreci takip etmelidir. PKK ile mücadele etmiş Kürt hanelerinin haklarının, hukuklarının korunması elzemdir. Süreci destekleyen/karşı çıkan, siyasi elitlerin hiçbir onlarla temas kurmadılar. Derinlemesine analizler yapılmalıydı, olmadı. Bundan sonra, Allah korusun büyük hatalar olursa “kök neden bu temassızlıktır” diye düşünürüm.
[1] Mehmet Akbaş, “Kürtler”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. Ek-2, Ankara 2019, s.115-118. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal…, TTK Yay., Ankara 2014, s.131 vd.
[2] Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, Çev.: Banu Yalkut, İletişim Yay., İstanbul 2003, s.212–213.
[3] Cemal Ülke, Kürdistan Eyaleti’nin İdarî Yapısı (1847-1867), MAÜSBE Yayınlanmamış Yüksek Lisan Tezi, Mardin 2014, s.5.
[4]Durmuş Volkan Karaboğa, XVI.Yüzyılda Diyarbekir Eyaleti’nde İktisadi Hayat (1518-1568), Gece Yay., Ankara 2020, s. 11-19. Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail üzerine seferi ve doğudaki gelişmeleri oldukça vâzıh bir şekilde ortaya koyan bir çalışma için bkz., Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim, Kapı Yay., İstanbul 2017, s.100 vd.
[5] Elçin Aktoprak, Devletler ve Ulusları, Batı Avrupa’da Milliyetçilik ve Ulusal Azınlık Sorunları, Tan Yay., Ankara 2010, s.87 vd.
[6]İsmail Beşikçi, Doğu Anadolu’nun Düzeni II, Yurt Yay., Ankara 1992, s.426.
[7] İsmail Beşikçi, Devletlerarası Sömürge Kürdistan, Alan Yay., Ankara 1990, s.12.
[8] Mehmet Ali Birand, Apo ve PKK, Milliyet Yay., İstanbul 1992, s.40-55.
[9] Uğur Mumcu, Kürt Dosyası, Um:ag Vakfı Yay., s.5-14)
[10] Cumhuriyet gazetesi yazarı Yalçın Doğan, Batman’daki gözlemlerini 25 Eylül 1979’da şöyle aktarır:“Batman’da kim Apocudur, hangi Apocu hangi eyleme katılmıştır, silahlar nerede saklanır, bunu herkes biliyor… Adamlar ellerini, kollarını sokakta sallayarak yürüyor da bunlar neden yakalanmıyor?” Bkz., Nihat Ali Özcan, PKK (Kürdistan İşçi Partisi), Tarihi, İdeolojisi ve Yöntemi, ASAM Yay., Ankara 1999.

