

Bugün içinde yaşadığımız dünya paranın ve ona sahip olanların sözünün geçtiği, kuralların buna göre düzenlendiği bir yerdir. Sosyal düzenin hukuki, kültürel ve siyasi alt yapısı buna göre inşa edilirken ona muhalif yapılar oldukça güçsüz kalmıştır. Bu düzene pek çok isim verildi: Modern dönem, liberal düzen, kapitalizm, serbest piyasa ekonomisi, küresel düzen vb. Bütün bu isimlendirmeler bize, içinde yaşadığımız sistemin belirli yönlerine dikkat çeker. Yine de hiçbiri sistemi tam olarak açıklayamamaktadır.
Belirli bir toplumda veya tüm dünyada işleyen bir düzeni anlamak için o düzenin dünya görüşünü, kabullerini ve müesseselerini incelemek gerekiyor. İlaveten düzeni en temelden irdelemek için de onun çıktığı coğrafyaya, bugüne kadarki sürede yetiştirmek istediği ideal insan tipine, bu insan tipinden beklentisine, bunun dışında mevcut (ama misal teşkil eden) insan tipine, son tahlilde de ortalama insan tipine bakmak gerekecektir. Nitekim her düzen kendi ihtiyaçlarına göre bir insan yetiştirmek ister. Bu insanlar, o sistemin amacına tutulan bir aynadır.
Öncelikle içinde yaşadığımız sistemin, adı her ne olursa olsun Batı medeniyetinin bir ürünü olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu düzen Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi ile şekillenmiştir.
Rönesans ve Reform birbirine kısmen bağlı olsa da esasında birbirinden ayrı saiklerle, ayrı coğrafyalarda doğmuştur. İtalya’da doğran Rönesansın en belirgin özelliği hür düşünce ve insan tecrübesine verilen değerin artmasıdır. Gerçekte olanın ne olduğu bir yana Rönesans, Batı düşüncesinde hep iyi ve doğrunun öğrenildiği otoritelerden münezzeh düşüncenin ortaya çıktığı, sanatın ilahilikten dünyevi olana döndüğü ve bireyin yüceltildiği bir dönem olarak anılır.
Bireyin düşüncenin merkezinde olması ve temel ölçü kabul edildiği bu dönemdeki pedagojik düşünceye, hümanizm felsefesi denir. Hümanist düşüncede bireyin aklı ve tecrübesi hakikate ulaşmada tek ölçü olmuştur. Bu düşünce bugün de övülüp eğitim sistemlerinde de devam ettirilmektedir. Hümanizmin ön gördüğü insan tipi evrensele ulaşmış ve kozmopolittir. Kozmopolitlik fikrinin ümmet düşüncesi dışında “insanlık” olarak tartışıldığı dönem de buradadır. Fakat Batı, kendi eğitim modellerinde kozmopolitliğe yer vermez. Yine de kozmopolitlik Batı tarafından, Batı dışı toplumlara önerilmektedir.
Reform ise doğrudan Katolik Kilisesi’nin yani Vatikan’ın siyasi, iktisadi ve dinî tahakkümünü kırmak için sosyal bir iş birliği içinde bir başkaldırıdır. Reformu önemli kılan dinin kardinaller tarafından söylenegelmiş kurallardan ibaret olmadığı ve hatta bunların pek çoğunun yanlış olabileceği düşüncesidir. Weber’in deyimiyle burada doğan Protestan ahlak, çalışmanın ve bu-dünyada mülk edinmenin doğru ve iyi olduğunu söyleyerek yeni dönemdeki insan tipine de bir gönderme yapmıştı. Bu insan tipi bu-dünyayı hayatın merkezine koyarak mülkiyet sahibi olan insandır, girişimcidir. Kilise söyleminin aksine bu tip davranış günah veya kötü değildi, övülen ve olması gerekendi. Reformun ürettiği insan tipi bu-dünyacı (seküler), ferdiyetçi ve risk alan tipti.
Ferdiyetçiliğin övülmesi garip gelebilir ancak zaten bu doğrudan övülmez. Bugünkü dünya düzeninde reklamları incelediğimizde bile ferdiyetçiliğin ne kadar baskın olduğunu görürüz.
Aydınlanma ise şüphesiz rasyonalite ve pozitivizmi üretti. Bunun da hem sebebi hem de sonucu maddeciliktir. Maddecilik insanın temelde ruh değil maddeden oluştuğunun düşünüldüğü felsefedir. Yine de bütün Batı felsefesi maddeci değildir ancak sistem maddeci bir insan ön görür. Bu insanın hedefleri maddidir. İlaveten maddeci felsefe esasen sosyal yapının da maddi düşüncelerle inşa edildiğini varsayar. Yani sosyal ilişkilerin temeli maddi ilişkiler, menfaat yani ticari ilişkilerdir. Pozitivizm işte tam burada sisteme ruhunu kazandırmaktadır. Çünkü hesaplanamayan şeyin olmadığı fikri, sonuçta “olmaması” gerektiğine dönüştü ve bütün sosyal düzen insanların hesap edilebilir ilişkileri üzerinden inşa edildi.
Batı düzeninin herkese muhatap olmasını sağlayan Sanayi Devrimi her şeyin değişmesine sebep oldu. Batı medeniyetinin tüm dünyayı sömürgesi hâline getirip kendi düzenini yayması düşünceleri dolayısıyla değil Sanayi devriminin onlara sağladığı teknolojik ve askerî üstünlüktür. Bunu anlamak için sadece göz ucuyla tarihe bakmak yeterli olacaktır. Nitekim Batı sistemi, hiçbir yere tartışarak ve sistemin güzelliği fark edilip ihraç edilerek girmemiştir. Batı düzeninin işlediği her yerde postal izi vardır.
Avrupa’nın bütün dünyayı sömürgesi hâline getirdiği süreci biraz daha irdelemekte fayda var.
Avrupalıların denizlere açılmasının sebebini bilinmeyeni öğrenme merakı olarak açıklamak doğru değildir. Doğu Akdeniz ve Asya ticareti uzun zamandır Venedikli, Cenevizli, Arap, İranlı, Hintli ve Osmanlı tüccarlarının içinde yer aldığı geniş bir ağ üzerinden yürütülüyordu. Baharat, ipek, değerli taşlar, porselen ve başka lüks ürünler Avrupa’ya çok sayıda aracıdan geçerek ulaşıyor, bu durum fiyatları yükseltiyordu. Portekiz ve İspanya gibi Atlantik kıyısındaki devletler, mevcut ticaret ağlarına bağımlı kalmadan Asya’ya ulaşabilecek yeni yollar aramaya yöneldiler. Denizcilik teknolojisindeki gelişmeler, pusulanın yaygınlaşması, gemi yapımındaki ilerlemeler ve haritacılık bilgisinin artması, uzun mesafeli seferleri mümkün hâle getirdi.
Bu arayış kısa sürede ticari bir girişimin sınırlarını aşarak askerî ve siyasi bir yayılma hareketine dönüştü. Portekizliler Afrika kıyıları boyunca ilerleyerek Ümit Burnu’nu dolaştılar ve Hint Okyanusu’na ulaştılar. İspanya adına sefere çıkan Kristof Kolomb ise Asya’ya vardığını düşünerek Amerika kıtasına ulaştı. Ardından Avrupalı denizciler Atlas Okyanusu’nu, Hint Okyanusu’nu ve Pasifik’i birbirine bağlayan güzergâhlar kurmaya başladılar. Böylece daha önce bölgesel merkezler etrafında örgütlenen ticaret ağları, giderek Avrupa limanlarının yön verdiği küresel bir sistemin parçaları hâline geldi.
İspanyol ve Portekizli istilacılar, sayıca kendilerinden çok daha kalabalık toplulukları kısa sürede egemenlikleri altına alabildiler. Ateşli silahlar, atlı birlikler ve yerli siyasi rekabetlerden yararlanılması bu başarıda etkiliydi. Ancak asıl yıkıcı unsur, Avrupalıların beraberlerinde taşıdığı salgın hastalıklardı. Çiçek, kızamık ve grip gibi hastalıklara karşı bağışıklığı bulunmayan yerli toplumlar büyük nüfus kayıpları yaşadı. Bazı bölgelerde nüfus birkaç kuşak içerisinde yok oluşun eşiğine geldi. Bu demografik çöküş, mevcut siyasi yapıların parçalanmasını kolaylaştırdığı gibi Avrupalıların geniş topraklara yerleşmesine de olanak tanıdı.
Amerika’nın ele geçirilmesi, Avrupa’ya tarihte benzeri az görülen ölçekte değerli maden akışı sağladı. Özellikle Meksika ve Peru’daki gümüş madenleri, İspanyol İmparatorluğu’nun mali gücünü artırdı. Amerika’dan çıkarılan gümüş yalnızca Avrupa’da kullanılmadı; Akdeniz, Osmanlı coğrafyası, Hindistan ve Çin’e kadar uzanan ticaret ağlarına girdi. Böylece Amerika madenleri, Avrupa ile Asya arasındaki mal değişimini finanse eden başlıca araçlardan biri oldu. Avrupa devletleri, daha önce yeterli miktarda üretemedikleri veya Asya pazarlarına sunamadıkları mallar karşılığında değerli maden ödeyerek doğu ürünlerine ulaşabiliyordu. Bu büyük maden akışı Avrupa ekonomilerinde fiyatların yükselmesine yol açtı. “Fiyat Devrimi” adı verilen bu süreçte sabit gelirle yaşayan kesimlerin alım gücü azalırken ticaretle, toprak kiralarıyla ve üretimle uğraşan bazı gruplar servetlerini artırdı. Geleneksel feodal ilişkiler zayıflamaya, para ekonomisi daha geniş alanlara yayılmaya başladı. Toprağa bağlı yükümlülüklerin yerini giderek parasal ilişkiler aldı. Tüccarlar, bankerler, gemi sahipleri ve büyük üreticiler siyasi bakımdan daha etkili hâle geldi. Merkantilist ekonominin gelişmesi de bu döneme rastlar. Atlantik kıyılarında, özellikle İspanya ve Portekiz’de anormal bir maden artışı meydana geldi. Bu da Avrupa’da altın bolluğuna sebep oldu. Altın bolluğu ciddi bir enflasyona sebep olunca korumacı politikalar başladı. Ülkelerin ihracat fazlası yapması ve altın rezervine sahip olması önemli hale geldi. Ekonomik politikalarına başlangıcı da bu döneme denk gelmektedir.
Yeni kıtaların Avrupa ekonomisine bağlanması, geniş ölçekli tarım işletmelerini de ortaya çıkardı. Şeker, tütün, pamuk, kahve ve kakao gibi ürünler Avrupa pazarlarında büyük talep görüyordu. Bu ürünlerin yetiştirildiği plantasyon adı verilen yerler, yoğun ve ağır çalışma koşullarına ev sahipliği yaptı. Yerli nüfusun hastalıklar ve zorla çalıştırma sonucunda azalması üzerine Afrika’dan milyonlarca insan köleleştirilerek Amerika’ya taşındı. Atlantik köle ticareti birkaç münferit tüccarın yürüttüğü sınırlı bir faaliyet olmaktan çıktı; Avrupa limanlarını, Afrika kıyılarını ve Amerika plantasyonlarını birbirine bağlayan kurumsallaşmış bir ekonomik sisteme dönüştü. Avrupa’dan Afrika’ya silah, dokuma ürünü ve çeşitli mamul mallar götürülüyor, Afrika’dan zorla alınan insanlar Amerika’ya taşınıyor, Amerika’dan şeker, pamuk, tütün ve değerli madenler Avrupa’ya getiriliyordu. Üçgen ticaret olarak bilinen bu düzen, gemicilik, sigortacılık, bankacılık, liman işletmeciliği ve imalat sektörlerine büyük kazanç sağladı. Köleleştirilen insanların emeğiyle üretilen mallar Avrupa’da tüketim alışkanlıklarını değiştirdi. Şeker gündelik hayatın sıradan bir parçasına, pamuklu kumaşlar geniş kitlelerin kullandığı ürünlere dönüştü. Avrupa’daki tüketim artışı, Atlantik’in öte yakasındaki zorla çalıştırma düzeninden ayrı düşünülemezdi.
Denizaşırı ticaretin büyümesi, Avrupa devletlerinin yapısını da etkiledi. Okyanus aşırı seferler büyük sermaye, askerî koruma ve idari örgütlenme gerektiriyordu. Krallıklar ticaret şirketlerine ayrıcalıklar tanıdı; bu şirketlere belirli bölgelerde ticaret tekeli, asker bulundurma, antlaşma yapma ve gerektiğinde savaşma yetkisi verildi. İngiliz ve Hollanda Doğu Hindistan şirketleri, sıradan ticari kuruluşlardan çok daha geniş yetkilere sahipti. Kendi ordularını kurabiliyor, vergi toplayabiliyor ve geniş bölgeleri yönetebiliyorlardı. Özel sermaye ile devlet gücü arasındaki bu ittifak, modern sömürgeciliğin başlıca araçlarından biri oldu. Günümüze kadar devam eden bu ilişki bazen sermayenin devlete yardımcı olmasıyla bazen de devletin sermayeye yardımcı olmasıyla sürdü.
Bütün bunlar Sanayi Devrimi’ne giden taşları döşedi. Sanayi Devrimi’nin merkezinde üretimin makineleşmesi bulunuyordu. El emeğine dayanan atölyelerin yerini, su ve buhar gücüyle çalışan makinelerin kullanıldığı fabrikalar almaya başladı. Özellikle dokuma sanayisinde yaşanan gelişmeler, üretim miktarını olağanüstü ölçüde artırdı. Bir işçinin geleneksel yöntemlerle uzun sürede üretebildiği kumaş, makinelerle çok daha kısa sürede üretilebiliyordu. Üretim maliyetleri düşerken pazar ihtiyacı büyüdü. Fabrikaların sürekli çalışabilmesi için düzenli hammadde akışına, üretilen malların satılabilmesi için de geniş tüketici kitlelerine ihtiyaç duyuluyordu. Bu noktada sömürgeler sanayi ekonomisinin tamamlayıcı unsurları hâline geldi. Hindistan’dan pamuk, Karayipler’den şeker, Amerika’dan tütün, Afrika’dan çeşitli madenler, Güneydoğu Asya’dan kauçuk ve başka hammaddeler Avrupa sanayisine taşındı. Aynı bölgeler daha sonra Avrupa fabrikalarında üretilen malların satıldığı pazarlara dönüştürüldü. Sömürge yönetimleri yerli üreticileri koruyan düzenlemeleri ortadan kaldırıyor, Avrupa mallarına düşük gümrük tarifeleri uyguluyor veya yerel halkı belirli ürünleri satın almaya mecbur bırakıyordu. Böylece sömürge hem ucuz girdi sağlayan hem de metropolün mamul mallarını tüketen bağımlı bir ekonomik alan olarak düzenlendi.
Bu düzen bazı ülkelerde köklü bir sanayisizleşmeye yol açtı. Hindistan, Sanayi Devrimi öncesinde dünyaca tanınan dokuma merkezlerinden biriydi. Hint kumaşları Avrupa pazarlarında büyük ilgi görüyor, İngiliz üreticiler bu rekabet karşısında korunma talep ediyordu. İngiltere kendi sanayisini gümrükler ve yasaklarla güçlendirdikten sonra Hindistan pazarını İngiliz dokumalarına açtı. Makine üretimi karşısında rekabet edemeyen çok sayıda Hintli dokumacı geçim kaynağını kaybetti. Sömürge ekonomisinin görevi, yerel sanayiyi bağımsız biçimde geliştirmek yerine İngiliz sanayisinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeniden tanımlandı.
Sanayileşme Avrupa toplumlarının iç yapısını da değiştirdi. Fabrikaların çevresinde hızla büyüyen kentler ortaya çıktı. Kırsal nüfus, geçim imkânlarının daralması ve yeni iş fırsatları nedeniyle şehirlere yöneldi. Geleneksel zanaatkârlar makinelerle rekabet etmekte zorlandı. Fabrikalarda çalışan işçiler uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, sağlıksız ortamlar ve iş güvencesizliğiyle karşı karşıya kaldı. Kadın ve çocuk emeği geniş ölçüde kullanıldı. Sanayi burjuvazisi büyük servetler biriktirirken ücretli işçi sınıfı modern toplumun en kalabalık kesimlerinden biri hâline geldi.
Böylece Avrupa’nın dış dünyaya karşı kurduğu üstünlükle kıta içindeki sınıfsal dönüşüm aynı tarihî sürecin parçaları olarak gelişti. Sömürgelerden gelen hammaddeler fabrikaları besliyor, fabrikalar kentlerde yeni bir işçi sınıfı oluşturuyor, sanayi üretimi daha fazla pazar talep ediyor, devletler bu pazarları güvence altına almak için yeni askerî seferlere girişiyordu. Kapitalist üretim genişledikçe ekonomik faaliyetlerin coğrafi sınırları da büyüdü. Yerel veya bölgesel ölçekte çalışan üretim düzenleri, dünya pazarındaki fiyat hareketlerinden etkilenmeye başladı.
Sanayi Devrimi, askerî güçler arasındaki farkı da derinleştirdi. Seri üretim silahlar, gelişmiş toplar, zırhlı gemiler ve buharlı ulaşım araçları Avrupa ordularına büyük üstünlük sağladı. 19. yüzyıl boyunca küçük Avrupa birliklerinin kendilerinden kat kat kalabalık orduları yenebilmesinde bu teknolojik fark belirleyici oldu. Avrupa devletleri, önce ticaret ayrıcalıkları talep ediyor, taleplerin reddedilmesi hâlinde donanmalarını ve ordularını devreye sokuyordu. Çin’in Afyon Savaşları sonucunda limanlarını yabancı ticaretine açmaya zorlanması, sanayi gücü ile emperyalist siyasetin nasıl birleştiğini açık biçimde gösterdi.
19. yüzyılın ikinci yarısında sömürgecilik yeni bir aşamaya geçti. Bu dünya savaşının habercisiydi. Avrupa devletleri Afrika’nın iç bölgelerini, Güneydoğu Asya’yı ve Pasifik adalarını doğrudan paylaşmaya yöneldi. Bu yayılmanın ardında yalnızca hammadde ihtiyacı yoktu. Devletler, rakiplerinin stratejik bölgeleri ele geçirmesinden endişe ediyor, deniz yolları ve askerî üsler üzerinde denetim kurmaya çalışıyordu. Sömürge sahibi olmak, büyük devlet sayılmanın şartlarından biri hâline gelmişti. Ekonomik çıkar, askerî güvenlik ve millî itibar birbirini besleyen gerekçelere dönüştü. Sömürgeci zihniyetini göstermesi açısından Afrika’nın paylaşılması ibretliktir. Avrupalı diplomatlar kıtanın sınırlarını büyük ölçüde masa başında çizdiler. Etnik, dinî, ekonomik ve tarihsel bağlar dikkate alınmadan oluşturulan sınırlar, farklı toplulukları aynı yönetim altında birleştirdi veya birbirleriyle yakın ilişkileri bulunan halkları ayrı sömürgelere böldü. Yeni yönetimler vergi toplamak, iş gücü sağlamak ve ihracata yönelik üretimi artırmak amacıyla geleneksel toplumsal yapıları dönüştürdü. Halklar, kendi ihtiyaçları için üretim yapmak yerine Avrupa sanayisinin talep ettiği kakao, kauçuk, pamuk, kahve ve palmiye yağı gibi ürünleri yetiştirmeye zorlandı.
Avrupalıların silahları ise barutla sınırlı değildi. İdeolojik mühimmatlar da kullanıldı. Sömürgecilik, “medenileştirme”, “ilerleme götürme” ve “geri kalmış toplumları geliştirme” iddialarıyla meşrulaştırıldı. 19. yüzyılda ortaya çıkan ırkçı teoriler, Avrupalıların siyasi ve ekonomik üstünlüğünü biyolojik bir üstünlük gibi göstermeye çalıştı. İnsan toplulukları hayalî bir gelişmişlik sıralamasına yerleştirildi. Tabi Avrupa bu sıralamanın tepesinde kabul edildi.
Avrupa’nın sanayileşmesi, aynı zamanda büyük bir nüfus hareketini tetikledi. Tarımdaki dönüşüm, nüfus artışı, işsizlik ve ekonomik krizler nedeniyle milyonlarca Avrupalı Amerika’ya, Avustralya’ya, Yeni Zelanda’ya ve Güney Afrika’ya göç etti. Bu göçler, Avrupa’daki toplumsal baskının bir kısmını hafifletti. Topraksız veya yoksul Avrupalılar, sömürge coğrafyalarında toprak sahibi olma ve yükselme imkânı bulabiliyordu. Ancak bu yeni yerleşim alanlarının Avrupalılara açılması, yerli halkların topraklarından çıkarılması, rezervasyon bölgelerine kapatılması veya fiziksel olarak ortadan kaldırılması pahasına gerçekleşti. Yerleşimci sömürgecilik ile Avrupa’daki mülkiyet düzeni arasında güçlü bir bağ bulunuyordu. Avrupa’da geniş halk kitlelerinin erişemediği toprak, başka kıtalarda Avrupalı göçmenlere dağıtılıyordu. Bu durum, Avrupa toplumlarındaki sınıfsal gerilimlerin bir bölümünü dışarıya taşıdı. ABD’nin kuruluşunda bu nüfus hareketinin payı çok büyüktür.
Dünya ekonomisinin Avrupa merkezli şekilde örgütlenmesi sonucunda toplumlar arasındaki iş bölümü giderek katılaştı. Sanayileşmiş ülkeler yüksek katma değerli mamul mallar üretirken sömürgeler ve bağımlı ülkeler hammadde ve tarım ürünü ihraç etmeye yönlendirildi. Hammadde fiyatlarının düşük, sanayi ürünlerinin fiyatlarının yüksek olması, servetin merkez ülkelere doğru akmasını sağladı. Sömürgelerde elde edilen gelirlerin önemli bir bölümü yerel yatırımlara dönüşmeden Avrupa’ya aktarıldı. Tarım alanlarının ihracata yönelik tek ürüne ayrılması, gıda güvenliğini de zayıflattı. Yerel halkın tükettiği ürünlerin ekim alanları daralırken Avrupa pazarlarında satılacak ürünlere öncelik verildi. Kuraklık veya fiyat dalgalanması yaşandığında büyük kıtlıklar ortaya çıkabiliyordu. Sömürge yönetimleri, ihracat gelirlerini korumak amacıyla kıtlık dönemlerinde bile gıda ve tarım ürünü sevkiyatını sürdürebiliyordu. Böylece doğal afetler, siyasi ve ekonomik tercihler nedeniyle kitlesel felaketlere dönüşüyordu.
Coğrafi keşiflerin ardından başlayan dünya çapındaki bağlantılar, insan topluluklarını birbirine yaklaştırırken eşitlik yaratmadı. Dünya pazarı genişledi, ancak bu pazardaki herkes aynı haklara ve imkânlara sahip değildi. Avrupa devletleri kendi sanayilerini gümrüklerle koruyor, başka ülkeleri ise pazarlarını açmaya zorluyordu. Kendi tüccarları için güvenlik ve hukuk talep ederken sömürgeleştirdikleri halkların mülkiyet haklarını tanımıyorlardı. Serbest ticaret söylemi, çoğu zaman Avrupa sanayisinin üstünlüğünü koruyan askerî ve siyasi baskının tamamlayıcısı olarak kullanıldı. Avrupa devletleri arasındaki sömürge rekabeti, kıta içindeki dengeleri de değiştirdi. Bir bölgenin işgal edilmesi, yalnızca o bölgede yaşayan halklarla ilgili bir mesele sayılmıyordu. Her sömürge, rakip devletlerin güç kaybetmesi veya kazanması anlamına geliyordu. Bu nedenle Afrika’daki bir liman, Asya’daki bir demiryolu hattı veya Pasifik’teki küçük bir ada Avrupa diplomasisinin konusu hâline gelebiliyordu. Dünyanın büyük bölümü, Avrupa devletlerinin nüfuz alanlarına ayrılmış bir satranç tahtası gibi değerlendirildi. Bu rekabetin bedelini ise Avrupalı askerler ödemedi. Sömürge halklarından kurulan birlikler, Avrupa devletlerinin savaşlarında geniş ölçüde kullanıldı. Afrika’dan, Hindistan’dan, Kuzey Afrika’dan, Avustralya’dan, Kanada’dan ve başka sömürgelerden getirilen askerler, kendilerini yöneten imparatorlukların çıkarları uğruna uzak cephelerde savaştılar. Avrupa merkezlerinde alınan kararlar, başka kıtalardan milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkiliyordu. Sömürge halkları bir yandan ekonomik kaynaklarını kaybediyor, diğer yandan kendilerini yöneten devletlerin savaşları için asker ve vergi sağlamak zorunda kalıyordu. Birinci Dünya Savaşı bu düzenin sonucuydu. Savaşın temel cepheleri Avrupa’da bulunmasına rağmen çatışma kısa sürede Afrika’ya, Orta Doğu’ya, Asya’ya ve okyanuslara yayıldı. Sömürgelerden asker, işçi, gıda, maden ve para toplandı. Avrupa devletleri, egemenlikleri altında bulunan halkları kendi aralarındaki güç mücadelesinin parçası hâline getirdi.
Coğrafi keşifler ve Sanayi Devrimi birlikte ele alındığında modern dünyanın temel eşitsizliklerinin nasıl oluştuğu daha açık biçimde görülür. Deniz aşırı yayılma Avrupa’ya değerli madenler, yeni tarım ürünleri, zorla çalıştırılan büyük bir emek kitlesi ve geniş ticaret alanları sağladı. Sanayileşme ise bu birikimi makineleşmiş üretime, askerî üstünlüğe ve doğrudan siyasi egemenliğe dönüştürdü. Birinci süreç Avrupa’nın dünya kaynaklarına ulaşmasını sağlarken ikinci süreç bu kaynakları rakiplerinin yetişemeyeceği bir hızla işlemesine imkân verdi. Avrupa’nın yükselişi bu nedenle yalnızca bilimsel merakın, çalışkanlığın veya teknik buluşların doğal sonucu şeklinde açıklanamaz. Teknik yeniliklerin ve kurumsal gelişmelerin önemi büyüktür; ancak bunların hangi kaynaklarla finanse edildiği, hangi pazarlar sayesinde büyüdüğü ve hangi emek rejimlerine dayandığı göz ardı edildiğinde tarih eksik kalır. Avrupa sanayisinin arkasında köleleştirilen insanların emeği, işgal edilen toprakların hammaddeleri, zorla açılan pazarlar ve yerinden edilen toplumların kayıpları bulunuyordu.
19. yüzyılın sonuna gelindiğinde dünya, ekonomik ve siyasi bakımdan Avrupa devletlerinin üstünlüğü altında yeniden düzenlenmişti. Bazı devletler doğrudan sömürgeleştirilmiş, bazıları mali borçlar ve ticaret antlaşmaları yoluyla bağımlı hâle getirilmiş, bazıları ise Avrupa güçleri arasında nüfuz bölgelerine ayrılmıştı. Bağımsızlığını koruyan ülkeler bile Avrupa sanayisinin, bankalarının, donanmalarının ve ticaret kurallarının baskısını hissediyordu. Dünya çapında üretilen hammaddeler Avrupa fabrikalarına akıyor, fabrikalarda üretilen mallar yeniden dünyanın geri kalanına satılıyordu. Ortaya çıkan sistem, bütün insanlığı aynı iktisadi ağ içinde birleştirdi fakat bu ağın merkezi ile çevresi arasındaki ilişki eşitsizdi. Avrupa sermaye, sanayi, teknoloji ve askerî güç biriktirirken geniş sömürge coğrafyaları hammadde sağlayıcısı, ucuz emek deposu ve tüketim pazarı olarak şekillendirildi. Bu yapı, sömürgeler siyasi bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da kolayca ortadan kalkmadı. Tek ürüne bağımlı ekonomiler, yapay sınırlar, zayıf sanayi altyapısı, dış borçlar ve merkez ülkelere bağlı ticaret ilişkileri yeni devletlere miras kaldı.
Sanayi Devrimi’nin bu gücün motoru olması da üretimin hiç olmadığı kadar artması ile mümkün oldu. Yani üretmek ve hatta ihtiyaç üretmek… 19. yüzyılda üretim öylesine arttı ki tüketimin o hıza yetişmesi için reklamlarla insan arzuları yönetilir oldu. Bu üretim ile de bir kişi en çok kazanan oldu. O da ne üretim için emeğini ortaya koyan işçi ne de üretileni tüketen tüketiciydi. Burada yegâne kazanan sermayeyi ortaya koyandan başkası yani kapitalistten başkası değildi. Kapitalisti yegâne kazanan yapan da üretimden doğan artı-değere sahip olmasıydı. Böylece yeni düzende mülkiyet kavramı da sermaye ile birleşerek artı-değerin kendisi oldu. Ayrıca sermayenin reklamlar ve medya yoluyla insan arzularına da sahip olması iki önemli sermayeye hatta üretimdeki her şeye sahip olmasını sağladı. İnsan arzusu ve emeği.

