NEFSİN ESARETİNDEN RUHUN HÜRRİYETİNE: HAKİKAT AYNASINDA KİMLİK – 1

0
(0)
NEFSİN ESARETİNDEN RUHUN HÜRRİYETİNE: HAKİKAT AYNASINDA KİMLİK – 1Batuhan Uçkaya

Neden İnsan Neden Kimlik?

Birçok şeyin mucidi ve düşünürü olan insan hayatı boyunca nereden geldiğini, nereye gittiğini, neye değer verdiğini merak eder. Bu soruları döndürür, dolaştırır, kendine sorar. İlla ki çoğumuz da hayatla ilgili bu soruları kendimize sormuşuzdur. Kafamıza takılan bu mühim sorular ve bunlara verdiğimiz cevaplara göre hayata dair bir bakış açısı oluştururuz.

Bizi kendimizi tanımaya iten bu süreçte birtakım cevaplar verir ve fikirler üretiriz. Burada birtakım malzemelerden yararlanırız. Bunlar: ilim, toplum vb. malzemelerdir ve bu yolun sonunda insan kimlik kazanabilir yahut kazanamaz. Kendini bir yerde konumlandırabilir yahut konumlandıramaz. Ancak şurası su götürmez bir gerçektir ki kimliğin kazanılması bir insan için oldukça mühimdir çünkü kimlik insanı köksüzlükten koruyan, ileriye yönelik bir gaye veren, millet sevgisini aşılayan, kişiye de bu yolda şahsiyet veren bir olgudur. Kendine sorduğu sorulara doğru cevaplar veremediği için kimlik kazanamayan insan rüzgârın yönüne göre savrulur.

İnsanın kendi başına çıktığı bu yoldan toplumsallaştığı yere kadar kimlik ilmek ilmek örülmektedir. Toplumsallaşan insan, milletin derdiyle dertlenen insandır.

Ancak ve ancak insanın yaratılışına, özüne uygun olan bir felsefe, eğitim metodu, fikir sistemi verebilirsek o zaman çağın ihtiyaçlarına cevap verecek, milletin derdiyle dertlenecek insan yetiştirmemiz mümkün olacaktır. Günümüzde moda olan kimliksizleştirme çabalarına karşı duruşumuzu da ancak kimliğimizi bilerek, anlayarak gösterebiliriz.

İnsanı Kimlik Oluşturmaya Götüren Süreç

İnsan, en değerli ham maddedir.

İnsan zekâsıyla soyutlar, aklıyla tasnif eder, şuuruyla idrak ve hareket eder. Oysa yeryüzündeki diğer canlılar dürtüleriyle varlığını sürdürür. Buradan da yola çıkarak şu cümleyi rahatlıkla kurabiliyoruz: Her şey insan içindir, dinler insanlık için indirilmiştir ve yeryüzü de insan için yaratılmıştır. İnsan kendine atfedilen bu değerin farkına vararak yeryüzünde güzel izler, birikimler bırakmalıdır; dünyayı inşa, imar ve ihya etmelidir. İnsanın bu çabası uzun vadede değerler sistemini, kültürü ve tarihi oluşturur.

İnsan Kimdir?

İnsanoğlu, her ne kadar yaratılışında günahsız olsa da ona verilen irade onu hayatta bir takım seçimler yapmaya zorlar. Ve tüm seçimlerimizin yanlışsız, kusursuz, hatasız olması gibi bir durum söz konusu değildir. Yani insan irade sahibi olmayan, sadece kendisine verilen görev üzere hareket edebilen, saf akla sahip bir varlık olan melekler gibi değildir.

Hayvanlar ise dürtüleriyle ve duygularıyla hareket eder. Korkar, yemek yer ve böylece açlık ve ölüm gibi elem verici olaylardan kaçınır. Hazzının peşine düşer. İşte bu iki varlığın arasında yer alan insan, yaptığı davranışlarla yahut nefsini kontrol edebildiği sürece hayatta bir yer edinir.

Nefs; kişinin isteği, arzusu ve ona cazip gelen şeylerdir. Bu istekler olumlu da olumsuz da olabilir. Milletle hemhâl oldukça kontrol altına alınması, ferdiyetçi isteklerin azalması mümkündür.

İhtiyaç sahibi insan, yaratılışının ilk dönemlerinde temel fizyolojik ihtiyaçlarını (hayatta kalma – beslenme – barınma – soğuktan ve sıcaktan korunma) karşılamak için yaşamıştır. Bunları karşılayıp bir düzene oturtmaya başladıktan sonra güvende olma ihtiyacını karşılamak istemiştir. Kendisine benzeyen insanlarla aile kurmuş, onların sorumluluğunu üstlenmiştir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde belirttiği gibi fizyolojik ihtiyaçlardan sonra güvenlik ihtiyacı gelir, kendisini güvene alan insan bir yere ait olmak ve sevgi beslemek ister. Bu ihtiyaç insanı aile kurmaya yöneltir. İnsan tabiatta karşılaştığı zorluklara, kendisine yakın hissettiği insanlarla birlikte karşı koymak ister. Onların sevgisiyle güçlenir.

Türk milleti tarih boyunca aileye önem vermiştir. Aile toplumun temelidir. Türklerde aile mefhumuna verilen önem mitolojik anlatılarımızda bile geçer.

Aile kurumunu inşa eden insanlar, daha sonra kendini diğer varlıklardan daha belirgin şekilde ayırmaya başlamıştır.

Ayı, köpek, kuş gibi isimler vererek onlara hayvanlar demiştir. Çünkü onlarda kendisinden farklı bir yön görmüştür. Onların oldukça saldırgan olduğunu, belirli akli süreçlerden uzak olduğunu fark etmiştir. Sonrasında ise yatmak için, yemek için, ısınmak için, yakmak için de tabiatla daha fazla bir araya gelen insan, hayvanların yanına bitkiler sınıfını eklemiştir. Daha sonra da hayvanların bitkilere, bitkilerin suya, güneşe, kendisinin de hepsine ihtiyacı olduğunu anlamıştır.

Bu şekilde biz ve diğerleri ayrımını yapan insan, yani artık bulunduğu yeri tanıyabilen ve daha önemlisi yaşayabilen insan, dünyada bir amaç aramaya başlamıştır. Çünkü bu maddi süreçlerden geçen insan maddi ihtiyacını karşıladıktan sonra manevi ihtiyaçlarını gidermede aileyi yeterli bulmamıştır. Kendini ve onları tehlikeden uzaklaştırmak görevi tek başına yetersizdir. İşte burada kişioğlunun fıtratından gelen bir ihtiyaç olan hakikati bilme çabası devreye girmiş olur çünkü hayatta yer edinmeye çalışan insanımız yaşadığı hayatı öngörülebilir, anlamlı kılarak yaşamak arzusundadır. Uzun lafın kısası belirli bir görev ifa etmeye dayanmayan bir yaşam insan fıtratına aykırıdır. Her insan bir vazife ve misyon üzere gönderilmiştir.

“İnsan fıtratı, bir şeylere inanmaya her zaman meyillidir.” sözü de bu yazının özetidir ve değiştirilemez bir hakikattir. Çünkü insan hayatı anlamlı kılarak yaşayabildiği zaman huzur ve mutluluk hissine kavuşur ve yaşadığının farkına varır. İnsanoğlu esir olduğu halde hür, sınırlı olduğu halde sonsuz, eksik olduğu halde de mükemmel olma ihtiyacı duyar. İyiyi, doğruyu ve güzeli arar. Zaten insanın fıtratı, yaratılış özelliği gereği inanma ihtiyacı da bu arayışla perçinlenir.

Bu konuda farklı görüşlerin temeli özellikle Batılı ilim adamlarının insan tasavvuruna dayanır. Onlar insana karşı karamsar ve yer yer aşağılayıcı tavırdadırlar. Örnekle izah edecek olursak bu ilim adamlarından Skinner, insanın ahlaki seçimlerini ve yaratıcılığını “yanılsama” olarak görmüştür. Bir diğeri İvan Pavlov, insanı zil sesi çalınca salya akıtan bir köpeğe benzetmiştir. Yazar Montaigne de insanı “hasta hayvan” olarak nitelendirmiştir. Burada yol göstericimiz Bayram Kiriş amcanın şu sorusunu onlara sormak gerekiyor:

“İnsan hayvansa niçin ilmî keşif ve buluşlarda, teknik gelişmelerde ve güzel sanatlarda bir leoparın, kedi veya maymunun ismini zikredemiyoruz?.. Bir leopar, bir kedi, bir maymun kültür ve medeniyetinden bahsedebiliyor muyuz?”

Biz Seyid Ahmed Arvasi Hoca’nın sözüyle insanın iyi, doğru, güzele yönelen ve Allah’ı arayan bir varlık olduğu kabulündeyiz ki bugünkü araştırmalar da bunun böyle başladığına işaret ediyor.

İnsanın Mükemmelleşme İhtiyacı

İnsan, bahsettiğimiz üzere ihtiyacı doğrultusunda çevresindeki nesneleri zekası ile algılayarak aklı ile sınıflandırır ve tasnif eder.  İnsan bu doğrultuda kendine birçok soru sorar:

1-Dünya niçin yaratıldı? (Önce burası neresi, ben kimim, nereden geldim, nereye gideceğim sorularını sormuştu.)

2-Dünyayı kim yarattı?

3-Ben ne yapabilirim?

Görüldüğü üzere insanın sorduğu sorular maddi alemden manevi aleme (ki hâlâ madde ile bağlantılı olsa da) bir geçiş gösterdi. Çünkü insanoğlu artık aklını kullanmakla yetinmeyip zekasını da devreye sokacak düşünme eylemlerine girişti. Mükemmelleşme amacını güderken yeni bir yoldaş edinmiş oldu.

Nihayetinde bu mükemmelleşme amacını güderken insanın üç yoldaşı olduğunu söyleyebiliriz: Zekâ, akıl ve şuur.

Zekâ; ölçülerimizi, hislerimizi ve sezgilerimizi şekillendiren bir kavramdır. Zekâ, maddi olanı manaya yorma kabiliyetidir. Mükemmelleşme amacında olan insanın özgürlüğe, ebediyete, mutlak birliğe nasıl yönelirim sorusuna cevap arar. İnsan zekâ sayesinde soyutlar.

Akıl ise Arapçada “deveyi bağlamaya yarayan ip manasına” gelir. Gerçek hayatta kullanımında ise akıl, hakikaten bir ip misali beş duyu organımızla algıladıklarımızı birbiriyle ilişkilendirir, sınıflandırır ve birbirine bağlar. Zekânın aksine yaptıkları belirli, belirgin haldedir. Sınıflar, birbirine bağlar, ilgi kurar bazen de parçalara ayırır. Burada zekâdan farkı, zekâ algıladıklarını sonsuzluğa yoran kavramdır. Nihayetinde akıl somutlarken zekâ soyutlayandır, zekâ maddeyi manaya yorandır. Biri olmadan bir diğeri eksik kalacaktır. 

Şuur ise insanın artık kendi varlığının, evrendeki yerinin ve sınırlarının farkına vardığı, bu farkına varma hâlinin de farkına vardığı hâldir. İdrakin idrakidir. Ve daha da geniş anlamıyla şuur, Arvasi’ye göre; insanın duyuların telkin ettiği sınırlılığın karşısında sınırsızlığı, sonluluğun karşısında sonsuzluğu, parçalılığın karşısında birliği, esaretin karşısında hürriyeti, determinizmin karşısında yaratıcılığı, kemiyetin karşısında keyfiyeti, güçsüzlüğün karşısında Kâdir-i Mutlak’ı aramasıdır ve tüm bunları yaparken ne yaptığının, niçin yaptığının, kim olduğunun farkında olması hâlidir.

İnsanoğlu bir yandan bu aşamalardan geçerken bir yandan büyüdü, çoğaldı, yayıldı. Belirli bölgede önce aile, sonra sülale, sonra daha da büyük kabile, kavim ve nihayetinde millet hâline geldi.  Öğrendiklerini, bildiklerini, anladıklarını bir sonraki nesillere aktardı. Bilen insan bildikleriyle doğruca, düzgünce yaşayabilmek ve toplum içinde ahenk sağlayabilmek için ilişkilerinde de tâbi olarak belirli kurallara riayet etmeye başladı.

Buna adil olmak, yalan söylememek, birtakım toplu yaşamı düzenleyen kurallar getirip buna uymak, taşkınlık yapmamak gibi örnekler verilebilir. Tabi buradaki değerler (adil olmak, yalan söylememek vb) her millet için evrenseldir. Ancak değerleri bir millete özgü kılan, tasavvur kavramıdır. Tasavvura, toplumdaki bireylerin bu değerlere birtakım özellikler katarak yaşaması diyebiliriz. Her toplum tanrıyı, alemi ve insanı farklı anlamlandırır. Bu anlayışa göre değerler ve kurumlar inşa eder. İşte bu noktada Türk milletinin inanma ve anlama modeline de töre adı verilmiştir. Töreye uymayan hükümdar bile olsa cezalandırılmıştır. Ve Tanrı’dan aldığı kutu kaybettiği düşünülmüştür.

Tabi töre kavramı sadece değerleri barındırmaz, onlardan yola çıkarak kurallar oluşturur aslında değerler kuralların temelidir.  Toplumlar bu kuralları hem ahenk içinde yaşamak hem de Tanrı rızasını kazanmak için koyar demiştik. Bu topluma doğan insanın sorumluluk bilinci ve ahlaki davranışları da ona aktarılan bu kurallardan gelir. Ancak işler sadece bu düşünce sonucu değer, kural oluşturma işiyle bitmez.

Yine bu gibi düşünce ve uygulamalar sonucu insanlar inançları, değerleri ve kuralları doğrultusunda biraz ihtiyaç, biraz estetik, biraz da kolaylık için birtakım ritüeller, eşyalar, spor dalları, merasimler ve beslenme çeşitleri ortaya çıkarır. Bunda yaşanılan coğrafya, daha önce değindiğimiz hayatı anlamlandırma (tasavvur), fıtrat, ihtiyaç vb. de etkilidir.

Yaşanılan coğrafya da insanı bir takım hareketlerde bulunmaya, bir şeyler yapmaya iter. Örneğin hayvancılığın yaygın, iklimin sıcak olduğu Türkistan bozkırlarında Türklerin kıl çadırlarda yaşaması vb.  Ancak coğrafya, tasavvuru değiştirmez, insan hayatını kolaylaştıran maddi unsurlara şekli değişiklik verir. Tasavvura göre tabiatı işleme biçiminden kültür doğar ve kültür, nesiller boyunca aktarılagelir; böylelikle toplum milletleşir.

Kültür aktarımı devam ettikçe zamanın şartlarına göre değişir, gelişir, yenilenebilir. Nesilden nesile bu tecrübeler aktarıldıkça milletleşme süreci de devam eder. Tecrübeler, toplumun birliğinin ve dirliğinin korunması için çok mühimdir. Bu şekilde insan; inanan, belirli değer yargılarıyla hareket eden, kurallara riayet eden, toplum içinde de bunları öğrenen bir yapıya kavuşur. Türkistan’daki kopuzun değişerek, dönüşerek, güzelleşerek saz, bağlama haline gelmesi kültürün değişmesine örnektir.

Yani kadim zamanlarda toplumun alemi, Tanrı’yı, kendini keşfiyle başlayan süreç sonradan gelenleri de etkiler ve milletin kimliği de tutarlı şekilde oluşumunu sürdürür. Nihayetinde insan içine doğduğu, yetiştiği toplumla hemhâl olduğu sürece bu bilgileri edinir, sorgular, doğruluğunu teyit eder, uyulmaması halinde yaşanacakları görür, o toplumun değerlerini, kültürünü, yaşayışını, töresini benimser ve gönülden onlara uyar. Hayata da bu açıdan bakmaya başlar. Milletinde yanlış gördüğü unsurları düzeltme gayreti güder. Bu şekilde anlam değer dünyası milletin anlam-değer dünyasıyla bir olursa toplumsallaşır. Yani bir yol üzere olur. Ve en önemlisi de insan bu tarihî serencamın başında ferdiyetçi özellikler gösterirken milletle hemhâl oldukça şahsiyetli özellikler göstermeye başlar.  Bu adımlar kimliğin ilk inşasıdır. Ancak kimliğin ilk aşamasını kemale erdiren vaka ikinci aşamada vuku bulur.  Bu aşamanın vuku bulmasının sebebi de ele aldığımız varlığın insan olmasındandır.

Düşünen, akleden, kendince bir tasavvur oluşturan insanlar başka yerlere gittiklerinde kendilerine farklı değer yargıları biçmiş, farklı bir kültür oluşturmuş, farklı olaylar silsilesi yaşamış, aralarında farklı dille anlaşan insanları görürler. Farklı tarihî serencamdan geçen o milletle karşılaşıldığı an, kimliğin oluşmasının ikinci aşamasına tekabül eder. Yani ikinci aşama temas ve rekabettir.

Bu karşılaşmada diğer millette beğenilen yanlar yahut beğenilmeyen yanlar olabilir. Diğer milletin beğenilen, hoş görülen yanlarını millet kendileştirir. İçine kendi değer yargısından, kültüründen, tasavvurundan bir şeyler katarak bünyesine alır yani nihayetinde millileştirir. Ancak o millette beğenilmeyen, hor görülen bir davranışa şahit olduğunda kendisini daha çok muhafaza etmeye başlar. Bu “biz aynı değiliz” cümlesinin kısa hâlidir. Tabi bu temas ve rekabet, belli bir süre sonra medeniyet hamlesine dönüşme imkânını bulur.

Ancak gün gelir ki doğru, iyi, güzel yolda olan milletler de yanlış, kötü, çirkin yolda olanların davranışlarını alabilir. Bu bazen bilmeden istemeden, bazen zorla olabilir. Tarih sayfalarında ikisinin de örneği mevcuttur. Örnekle izah edecek olursak Türk hanlıklarının, Çin’in türlü entrikaları sonucu yıkılması ve Çin’den bize ait olmayan kültür öğelerinin alınmasıdır. Orhun Abidelerinde de bu konu vurgulanmıştır. Ancak bir de bahsettiğimiz gibi işin bir diğer boyutu var ki o da zorla (silah yolu, istila, asimile etme amaçlı) yapılan saldırılardır. Burada da akıllara sömürgeci devletlerin yaptıkları geliyor. Buradan yapacağımız çıkarım da şu olacaktır: Demek ki bu sömürgecilik faaliyetleri sadece yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürmeye yönelik değildir, bir kimliği, yaşayışı, tasavvuru ve şuuru bitirmek üzeredir. Bu tarih boyu bazen gizli bazen açık yapılmıştır. Coğrafi keşiflerin yapıldığı ilk yerlerden biri neden Hindistan, ilk sömürgeleştirilen yerlerden biri neden orasıdır? Portekizli, İngiliz, İspanyol kendine kilometrelerce uzak o diyarda ne aradı?

Bu gibi sorulara yalnızca Norveçli bir bilim adamı edasıyla tarihe bakan biriyle kimlik sahibi bir Türk evladı aynı cevabı mı verir? Ya da tarih bizden hangi cevabı vermemiz istiyor? Bu soruları da düşünmekte fayda görüyorum.

Tabi yine burada da yazının başında bahsettiğimiz nefs kavramı akıllara geliyor. Önce sömürgecilik, sonra kimliksizleştirme faaliyetlerini yapanlar hayatta kendini nefsinin kölesi etmiş, hakikate, insan fıtratına tahammülü olmayan kimselerdir. Burada bilenlere düşen, bilmeyene bildirmek ve batan gemide uyuyan mürettebatı uyandırabilmektir.

Cümlelerimizi toparlayacak olursak tarih boyunca bu şekilde bir serencamdan geçen insan; histe, düşüncede, eylemde tutarlı davranışlarda bulunur. Ve kendiyle yetinmez, milletinin de iyiliğine olacak eylemlerde bulunur, yüce bir gaye edinir ki bu da artık akıllı olma halinden şuurlu olma haline geçiş diyebiliriz.

Kimliğin bu aşamaları insanlığın her döneminde etkili ve etkindir. Milletin insana yüklediği bu zihniyet dünyası olmazsa yapılacak her sistem, tasarı, proje, atılım vb. istismara açık hale gelir. Kurulacak her kurum da yıkılmaya hazırdır. Çünkü kendi toprağından bir şey taşımadıkça insanlarda bir rahatsızlık hissi, bunalım yaratması kaçınılmazdır. Buna aile kurumunda, devlet kurumunda, eğitimde de vb. şahit oluyoruz.

Yine bu yüzden insanın kendine yanlışları değiştirmeyi, güzeli göstermeyi,  kimliğini korumayı dert edinmesi gerekliliktir. Aksinin doğurduğu sonuçları tarih boyunca yaşadık böyle giderse de yaşamaya mahkûmuz; böyle gidemez, gitmemeli. O yüzden bilen ve bildiğiyle dertlenen, daha çok bilmek isteyenlere ihtiyacımız çok olacaktır.

Şu cümleyi de açıkça söyleyebiliriz:

Kimliğin inşası ihtiyaçlarla başlar, kimliğin korunması ise yine bir ihtiyaç olan dert edinmekle mümkündür.

Devamı gelecek…

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın