EBEMKUŞAĞI – SABIR – GÜNDÖNÜMÜ İNCELEMESİ

0
(0)
EBEMKUŞAĞI – SABIR – GÜNDÖNÜMÜ İNCELEMESİSelman Başar

Tefekkür etmek; kendi kendine sessizce soru sormak, kafandaki düşünceleri bir nevi dövüştürmek demektir. Sağlıklı bir tefekkür sonucunda, tefekkür edilen mesele insan beyninde intiba uyandırır, yerleşir, yerini bulur ve dahası için orada bekler. Tefekkür edebilmek, her açıdan bir meziyettir. Çünkü tefekkür, tefekkür eden için çoğu zaman ucu bucağı görünmeyen bir süreçtir. Bu yolculuğa çıkmak her yiğidin harcı değil er yiğidin harcıdır. Er yiğit denince de akla ilk gelen Türk olduğundan o, bu sancılı sürece bayılır. Onun için mühim olan yolun sonunu görmek değil yolun kendisidir. İşte bu özelliği sayesinde; satırları inci tanesi gibi art arda dizen yazarlar/şairler yetiştiren, yaptığı her işte, söylediği her sözde, oynadığı her oyunda duygusunu tam manasıyla geçiren bir millettir. Öylesine düşünür ki diğer milletlerin sayfalar dolusu mürekkep yığınıyla ifade edemediği bir durumu o, birkaç kelimeyle ifade eder. Ve bunu öyle bir başarır ki her bir cümlesini anlamak için gâh günlerce gâh haftalarca üstüne düşünülecek tefekkür sahası açar.

Sepetçioğlu da bu meziyeti bünyesinde barındıran nadir yazarlardandır. Bize bir cümlesiyle gâh uçsuz bucaksız bozkırda at koşturur gâh bir kavağın dibinde derin düşüncelere daldırır gâh bir kara sevdaya düşürür, yakar, kavurur, küllerimizi de kitabın sayfalarına savurur. Önceki yazdığım üçleme incelemelerinde bizi bitmek bilmeyen deryalarda gezdiren Sepetçioğlu, bakalım bizi bu üçlemede hangi deryalara götürecektir? Hak diyelim ve besmelemizi çekelim.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Ebemkuşağı

Sepetçioğlu, Sefil Ali diye bir karakteri işler. Bu karakter önceki üçlemede Beyazıt Bey, Emir Timur’un elinde tutsakken onu kurtarmak için Balım Usta’yla beraber lağımcılık yapan bir karakterdir. Ali, Beyazıt Bey gibi birini tutsaklıktan kurtarma girişiminden dolayı önemli bir insandır. Ama Beyazıt Bey’in ve Emir Timur’un ahvalleri herkesçe kabildir. Malum Fetret Döneminde kimler unutulmamıştır ki Sefil Ali gibi bir lağımcı unutulmamış olsun. Ali; ,çten içe kırgın, üzgündür. Seneler sonra Çelebi Mehmet Bey’in paşalarından İbrahim Paşa kendisine görev vermek için huzura çağırmıştır. Paşa, Ali’ye şöyle bir cümle sarfeder ki üstüne düşünmemek elde değildir:

“Kırgın olman beni sevindirir. Kırgın olmasaydın üzülürdüm. Bize olan bağının koptuğunu anlardım çünkü şimdi kırgınsın görüyorum, eski Sefil Ali’sin yani…”

İnsan sevdiğine kırılır, sevdiğini uyarır, sevmezse önemsemez, sevmediğinin hata yapıp yapmaması umrunda değildir. Bu kırgınlık aslında çok tabidir, insan olmanın bir gereği, onun bir değeridir. “Az, çoğun delilidir” demiş atalar. Tüm özelliklerin sahibi, çoğu Hak’tır. Biz onun var ettiği yaratılmışlarız. Yaratılmışların en şereflisi olarak yaratması bizi ne kadar çok sevdiğinin delillerinden zerredir. O da sevdiğine kırılır, kırdığını uyarır. Uyarmasıysa bizi sınamasıyladır. Bu sınama gâh ayrılıkla gâh yoksullukla gâh ölümle gâh hastalıkla gâh hasretle gâh da kendimizle olur. Sınanma zamanlarında en kolay iş nefsi gıdıklamasından mütevellit lanetler okumaktır. Oysa olması gereken tavrımız, her şerrin içinde bir hayrın olduğuna inanarak yaşadıklarımızı hayra yormak olmalıdır. Yani dikenli çalıların içinde gülü yetiştirebilmededir asıl mevzu…

Sepetçioğlu, romanın ilerleyen sayfalarında bizi Hacı Bayram gönüllülerinden Ahmed Can’la tanıştırır. Tanıştırır tanıştırmasına ama sanki kırk yıllık komşumuz hissinin uyanmaması elde değildir. Bu da Sepetçioğlu’nun bir meziyeti olsa gerek. Gelelim bir sözden, yolculuğa çıktığımız başka bir serüvene:

“Emeğin tadı bize yeter, emeğin bereketi bizim içindir.”

Emek yemek mi ki tadı ola? Emek ekin mi ki bereketi ola?

Hem toplumlar hem de insan, mana yüklediğiyle var olur, tamam olur, Hayatın altı, boş kalmışlıklarını manalarıyla doldurur. İnsan emek verdiğine mana yükler. Mana yükleyecek emek, gönülle olur. Gönlün bünyede hüküm sürmesi hâlinde, akıl ve yüreğin gönle yardımcı olmasıyla emekler tatlanır. Bu zamanda nefisle olan mücadelede nefis gönle boyun eğmiştir. Nice güzelliklerin merkezi gönül, bu durumda duracağı yeri çok iyi bilir. Şanlı bir gönül adamının dediği gibi:

“Gönül çalabın tahtı, Çalab gönle baktı.”

Yerlere göklere sığmayanın sığdığı o kutlu belde… Nicelerini yolun sonunu bilmeden yolculuğunu tamamladığı bitiş noktası… Hakk’a şahit olma, şehit olma noktası…

Bu kutlu mekanda hayat, asıl manasını bulur. Ahmed Can’ın bahsettiği emek, işte böyle bir emektir. Ahmed Can yaptığı işle büyük gönle hizmet ettiğini hissetmektedir ve bu şekilde şerbetlerin en tatlısından tatmaktadır. Bilmektedir ki o emek öyle uçsuz bucaksız bir tarladan ekin vermektedir ki hayatının en bereketli mahsullerini toplamaktadır. Bizim de o Büyük Gönül’e hizmet etmemiz temennimizle… Hizmetimizle onun himmetine nail olabilelim…

Peki ya bu duamdaki himmet ve hizmet ilişkisi nedir? Sepetçioğlu, bu ilişkiyi bir karakter üzerinden anlatır. O Türk’ün değerlerini anlatmaya, işlemeye öylesine söz vermiş ve bu değerleri öyle bir işlemiştir ki insan hayran olmamak için kendini zor tutar. Bahsettiğim kutlu değer taşıyıcısı, Kömüş Ebe’dir. Bu karakter kırık, ezik, çıkık ne varsa bakmaktadır, o bölgede bu özelliğiyle nam salmıştır. Sefil Ali’nin kaburgasındaki eziği iyi eder, Sefil Ali de minnetinden dolayı cebinden para çıkartır, Ebe’ye uzatır. Ali’nin aldığı cevap ekşilerin en ekşisinden bir surat ifadesi olur. Bunu Kömüş Ebe niye yapmıştır diye sorup soruşturdum ve cevabı günümüzün Dede Korkut’u Ahmet Doğan amcamızda buldum. Allah başımızdan eksik etmesin. Ahmet amca bu geleneğin köklerini ocak geleneğinden aldığını anlattı. Büyük ihtimalle bir büyüğünün yanına verilen Ebe bu iş için ondan el almıştır ve ettiği bu hizmet dolayısıyla kesinlikle para almamalıdır. Onun için halka hizmet Hakk’a hizmettir. Yani Hakk’ın himmetine nail olabilmenin yolu halka hizmetten geçmektedir. Bu değerin o zamanlar yaşatılmış olması çok büyük gururumuz, şu anda unutulmuş olmasıysa çok büyük acımızdır…

Sepetçioğlu, İbrahim Paşa diye bir karakteri de işler. Bu karakter Çandarlı Halil Paşa’nın babasıdır. Devlette padişahın yanında devlet aklı olmuş, onun yükünden yük almak için çırpınan bir karakterdir. Bu karakterin bir yürek sızısı vardır. Bu sızı, kendisiyle aynı mevkideki dipdedesinin tarihimize attığı kapkara imzayı silme sızısıdır. Dipdedesi Ali Paşa, çok zor zamanlar olarak niteleyebileceğimiz Fetret Devri’nin uzun içki gecelerinde sarhoş olan; devleti ve milleti, umursamaz hareketlerle başka çıkmazlara sokanlardan biridir. Bu yüzden İbrahim Paşa için dipdedesi yaptıklarından utanılacak biridir. Tarih bu sızı açısından bir kere daha tekerrür etmektedir. İbrahim Paşa; Kutalmışoğlu Süleyman Şah’a, babasının yapıp ettiği kötülükleri unutturma, silme çabası içerisindedir. Âlimden zalim, zalimden âlim olabilme gerçeği bu şekilde bir daha karşımıza çıkmaktadır. Atalar sözünde de dediği gibi “Gülü yetiştirir dikenli çalı.” Hayat da bir açıdan budur aslında: “İyinin, kötü eliyle açılan gedikleri kapama mücadelesi…”

Gelelim ebemkuşağına… Ebemkuşağı bildiğimiz gökkuşağıdır. Daima birbirinden çok keskin şekilde ayrılan, sanki diğerine ben seninle bir değilim dercesine renklerden oluşan, ufakken hep gördüğümüz, hayal meyal yaklaştığımızı sandığımız ama bir türlü dibine ulaşamadığımız o gökkuşağı… Ona yaklaşamazdık belki ama romanda anlatılan devir, bırakalım yaklaşmayı birebir ebemkuşağını yaşadığımız, hissettiğimiz devirdir. Osmanlı’nın Fetret Dönemi’nin esrik halinden hâlâ kurtulamadığı, Karamanoğlu Bey’in Osmanlı’yı içten içe çökertme hesapları yaptığı, Bizans’ın türlü fitneleri içe içe soktuğu, Düzmece Mustafaların oyuna girip çıktığı bir devirdir bu devir.  Gerçek Mustafa’yı bile kendisinin gerçek olup olmadığını sorgulatacak, Murat Bey’i çocuk denecek yaşta dertten derde sürükleyen bir devir. Peki Osmanlı böylesine sıkıntılı bir durumdan nasıl kurtulabilirdi? Ne yapmalıydı? Bu sorunun cevabını Sabır’da bulacağız.

Sabır

“Devlet bir yüktür, yüklenmeye heves eden heves ettiğine göre o yükü sızlamadan çekecektir.”

Devlet öylesine bir yüktür ki altına girenden fedakârlık ister. Bazısından ailesini, bazısından zamanını, bazısından çocukluğunu, gençliğini, sevdasını ve daha nicesinden neler nelerini ister. Bu insanları resmî bir sınava tâbi tutar sanki. İşte bu sözü söyleyen Murat Bey’i de bu sınava sokar, gözlemler, notunu verir kendince. Peki devlet, daha on sekizindeki Murat Bey’den, çoğu insanın yıllarca yaşamışlığıyla alay edercesine böylesine pişmiş bir sözü söyletecek kadar ne istemiş olabilir? Haydi bu soruyu irdeleyelim biraz da:

O dönemin nasıl bir dönem olduğunu Ebemkuşağı’nda zaten görmüştük. Fetret Devri’nden başlayarak kaynar hâle gelen suya Murat Bey atılmış ve ondan fedâkarlık olarak çıkmaması istenmiştir. Kaynar su beylik hırkasıdır, ateşten bir gömlektir adeta. Murat Bey, iç organlarına kadar yanmış, her zerresi buharlaşacak raddeye gelmiştir. Ama o dayanmış, bunun kendi sınavı olduğunu kabullenmiştir. Aniden yanmış olmanın verdiği o hamlıksa roman boyunca hem verdiği kararlarda hem de kendi içindeki savaşta görülmektedir. İlerleyen kısımda bu durumu göreceğiz.

Devlet, yük olmasının yanında bazı yetkileri de yanında getirir. Ödül verme, vergi alabilme, saygı görme ve ceza verme bunların bazılarıdır. Ama Murat Bey öyle bir cümle sarf eder ki günümüz gafil yöneticilere ders verircesine:

“Devletin başında olmak, bana kalırsa devlet olmak değildir, devletin yükünü sırtlanmak demektir.”

Şimdiki yöneticiler kendilerini devletin bir kulu değil, kendisi olarak görmektedir. Aksine devlet yönetimi onlara verilmiş bir lütuftur. Önceden kutla başa gelen insana kut belli başlı vazifeler yüklerdi. O ise bu vazifeleri sızlamadan çekmek zorundaydı, çekmezse halk elinden çekeceği vardı. Şimdiyse yöneticiler tam aksine pula ve kula kul olmayı seçmektedirler. Türk milletinin bu gafillerce yenilen her bir hakkı, zamanı ve daha nicesi Hakk’ın divânında karşılarına çıkacaktır. Zaten Sepetçioğlu bu dönemleri hissetmişçesine öyle bir cümle sarf eder ki hayran kalmamak elde değildir:

“Gel gör ki kimi beğ vardır, senin gibi, oğul kendini yakar, kimi beğ de vardır milletini yakar.”

Beylik hırkası ateşten gömlek olduğundan ikilik kabul etmez. Şimdiki yöneticiler bu hırkaya durmadan liyakatsizleri, bu devleti kemirmek isteyen her türlü düşünceyi bir bir soktuklarından milletin kaderiyle oynamakta yani milletini yakmaktadır. Oysa kendileri yanmalılar…

Sefil Ali’nin çerçilik mesleğini yapan bir yoldaşı vardır. Sepetçioğlu, onu gönül yaralarıyla roman boyunca işler. Bir yarası da vardır ki nice dağlardan ağır, nice denizlerden derin. Çerçilik yaparken yabancı bir sır katibiyle yolları kesişir. Katip ondan birkaç malzeme alır ve ederinden çok fazlasını verir. Yarım yamalak fazla verdiğini anlatmaya çalışan Çerçi, meramını Kâtip’e anlatamadan o arkasını döner gider.

Çerçi nihayetinde Türk’tür, Osmanlı’dır. Nasıl olur da kul hakkına sahip olabilir ki… Hele hele ecnebi bir adama karşı. Vicdan azabı usulca yaklaşır, yerini hazırlar, Çerçi’nin yüreğine bağdaş kurar. Vicdan azabı Çerçi’ye geceleri yatağına çivi olur yatırmaz, gündüzleri çarığına diken olur; kan olur ayakları, boğazına kıymık olur yutkunamaz. Bu acıyla yıllarca yaşar, yaptığı bu hatadan dolayı kendisini affedemez. Nihayet Kâtip’in “Şuncacık para için mi bunca acıya katlandın a salak” dercesine bakışı önünde ona parasını teslim eder. Ama Kâtip’in bilmediği bir şey vardır. Osmanlı, en alttaki vatandaşından en üstteki padişahına kadar hak yemekten öylesine korkar ki… Bilir bu dünyanın fâni, diğerinin bâki olduğunu… Burada heybesini doldurdukları da öteki dünyada azığı olacaktır. Ya kul hakkı gibi zehirlerin en zehrinden bir su içecek ya da cümle şerbetlerden daha tatlı Allah rızası şerbetinden yudumlayacaktır. Bu ikilemde yapılan tercih onu Osmanlı yapan sırra iter. O sır on iki kitap boyunca işlenen Allah rızasıdır, hakikat ekinidir, muhabbet şerbetidir. Ölümü ehlileştiren, kara sevdalarda yanıp da kül olup gerçek Leyla’ya doğru yol açan sır budur.

Ayrıca Sepetçioğlu, Çerçi’nin hikâyesini anlatırken bize bir ders daha verir. Çerçi’nin ve dahi birçok karakterin ismi yoktur, onlar mesleğiyle anılmaktadır. Bileyici, debbağ, ağa… Onlar dirilip gelse bu kitabı okusa bu durumdan gram gücenmezler. Çünkü çok iyi bilirler ki Türk tarihine bakıldığında bu insanlar isimsiz kahramanlardır. Bilirler ki uçsuz bucaksız bir umman gibi bir irfanın devamcılarıdırlar. Rabbim Çerçi gibilerden olabilmeyi bize nasip etsin…

“Derdi sevmek gerek; kaçmak, gizlemek değil. Kaçtığın dert seni kovalar, gizlediğin dert seni boğar.”

Türk’ün bu irfanı, onu o yapan şeylerden zerredir. Çektiği derdi sermayesi bilecek kudrette bir milletin ufacık sıkıntılarda dertten kaçmaya çalışması, derdi gizlemeye çalışması kadar saçma bir hareket yoktur. Ama hangi irfanımız unutulmamaktadır ki bunun gibi çileli bir değerimiz unutulmasın. Şu adımızdan daha iyi bilinmelidir ki o derdi bizim başımıza veren Rabb’im dermanını da yanı başında vermektedir. Karpuzun kırmızısının vücuda verdiği tahribatın dermanı çekirdeğindedir. Mandalinanın nektarının bünyemizde bıraktığı sıkıntıların şifası dışındaki beyazındadır. Daha nice örnekle çoğaltabileceğimiz bu durum aslında bize yaşama umudu veren şeydir. Çünkü bu şekilde bir düşünce bizi umutsuzluk, karamsarlık kuyusundan çekip çıkaracak tek çaredir. Derdine derman arayıp da derdini derman edenlerden olabilmek temennimle başka bir bahse geçiyorum.

Ufakken, ailecek soğuk battaniye dediğimiz yarım bir battaniyem vardı. Küçüktüm o zamanlar, içine girmek kolaydı, ısıtıyordu, dokusu güzeldi. Asıl mevzu büyümeye başladığım evrede oldu. Yarım olduğundan ayağımı örtsem üstüm açık kaldı, üstümü örtsem ayağım açık kaldı. Yani iki mutluluğu aynı anda tadamaz oldum. Yine de uzun süre o battaniyeyi kullandım, sandım ki o bensiz yapamaz, bensiz yarım kalır. Isınan yer için şükrettim, soğuyan yere yine sıra geliyordu zaten. Bu çocuk aklımla edindiğim bir alışkanlıktı. Nihayetinde onu kullanmayı bıraktım ama çocukluğum onunla geçtiğinden hep bir özlemim kaldı gönlümde, bensiz yarım kalacağını düşündüm ama asıl ben yarım kaldım, onsuz hayat tatsız tuzsuz oldu. Sonrasında büyüdüm ve hayatım o soğuk battaniyeye benzemeye başladı, bir taraf ısınırken diğer taraf üşüdü. Durmaksızın süren mutluluğu tadamaz oldum, hayatım iyiyle kötü olaylar silsilesi içinde devam etti. O zaman çocuk aklımla yaptığım ama şimdilerde anladığım bir şey oldu: Kötü olan şeyde hayır arama isteği… İyi olanın olma ihtimaline şükretme duygusu… Allah bize iyinin kıymetini, kötünün varlığıyla veriyordu. Sepetçioğlu, bu kıymeti bize karakterleriyle tekrar tekrar hatırlattı. Alparslan, Sarı Hoca, Rahman, Yağmur Bey, Minnet Bey, Mustafa Bey, Akça Kız, Alanur, Selcen, Doğan, Sefil Ali, Emir Timur, Beyazıd Bey ve daha nice yazmakla bitmez karakterle…

Hayat bir okuldur nihayetinde. Derslerine gireriz, bazen pür dikkat dinleriz, bazen de uyuklarız, dinlemeyiz. Sınavdan geçip geçmemek gayretimizle alakalı olan kısımdır. Çalıştıysak sınav açıklanana kadar hunharca tırnağımızı kemirmemizin manası ne? Böylesine heyecan insanı kalpten götürmez mi? Halbuki bu heyecanı kıvamında ve devamlı olarak, yani devamlı bir heyecan silsilesi haline getirmeyi denesek… Yani umut edebilsek… İçinde umudun olduğu sağlam bir direk bizi bu süreçte yıldırabilir mi? Öylesine sağlam ki tekme atsan devrilmez, kafa atanın kafası kırılır cinsten. Bu direk de sabır olsa… Sonuç olarak içinde umudun olduğu bir sabır… Değme zevkler halt etmiş yanında. İşte böylesine bir sabırla okunulan okul ne zevkli olur. Fetret Devri gibi sıkıntılı bir devirden çıkmanın formülü bu değil de nedir? Gayret artı sabır eşittir tevekkül. Allah’a güvenip dayanma mıdır sonucu yani? Bu ne güzel bir denklemdir ki sonucu gerçek Leyla’ya çıkar. “Allah bizi bu şekilde Leyla’sını bulanlardan eyleye” diyorum ve Dünkü Türkiye Serisi’nin son kitabı olan Gece Vaktinde Gündönümü’ne geçiyorum.

Gece Vaktinde Gündönümü

Ehlileştirmek nedir? Milat dolaylarına doğru bir yolculuk yapalım. O dönemde çoğu insanın vahşi diyerek yanına yaklaşamadığı, bir çiftesini yiyenin beynini sıfırlayan, bir ısırığıyla geri dönüşü olmayan yaralar bırakan bir hayvan vardır: At. Bunlar daha binmeden olan sıkıntılar… Varsayalım ki bindik ata, o zaman durum daha fena. At; üstündekinin yürekli mi korkak mı olduğunu bilir, ata hükmetmek kolay değildir. At; yeri gelecek sarp dağlardan uçarak geçecek, yeri gelecek çoğunun uzaktan bile izlemekten korkacağı geçitlere yarınlar yokmuşçasına dalacak birini ister. İşte bu saydıklarım sebebiyle at vahşidir. Şimdi bir milletin, bir obadan diğerine bile zor gidilen zamanlarda, bu atı ehlileştirdiği, kendisinin deli yürekliliğinde uysallaştırdığını düşünelim. Savaşta hız, çeviklik, heybet ve daha nice üstün meziyet kazandırmasından ötürü at zamanımızın atom bombasından farksızdır. Türkler daha nice vahşi hayvanla bir bağ kurup da bunu başardığı gibi atı da ehlileştirmiştir.

Aynı bu at gibi uzaktan bakması oldukça ürkütücü, tüm zamanların atom bombası denecek kadar ileri düzeyde ve ayrıca saat gibi çalışan bir kavram vardır: Ölüm. Ardında, yaşamak gibi nefis gıdıklayıcı bir gaileyi yarım bıraktıran, elinde tırpanıyla, üstünde siyah pardösüsüyle bekleyen o korkunç bekçi… Şimdi bir milletin, yaşadığımız şu fani ama bir o kadar baki sanılan dünyada, bu ölüm denen vahşiyi ehlileştirdiğini, ondan korkmadığını düşünelim. Ölümden korkmamak ne demektir? Böylesine güçlü bir silaha sahip olmaktan âlâ meziyet mi olur?

İşte Türkler, tarihin her anında bunu başarabilmiş, meziyetli bir millettir. Onlar için ölüm Hakk’a ulaşmak için araçtır ve kalıcı olan dünyaya geçişin tek formülüdür. Kurtkaya’ya elini çözdürüp çağıl çağıl akan suya kuş tüyü yatakmışçasına yatırtan da, Sultan Muhammed Alparslan’a Malazgirt’te atının kuyruğunu bağlattıran da, daha on beşinde sevdasını gönlüne gömenleri bir bir hayat ağacından döktüren de, Çanakkale yiğitlerini mermilerin üstüne korkusuzca koşturan da aynı Hak’tır elbet. Ve bu Hak, ölümü ehlileştiren Türklerin yanındadır.  Türkler, ölümü ehlileştirme meziyetiyle Hakk’a yaklaşır.

Türk milletinin özelliği olur da Sepetçioğlu işlememezlik eder mi? Hasan’ı işler. Ulubatlı Hasan’ı… Yenilmeyi kendi Hasanlığına yediremeyip düştüğü surda şahlanan Hasan’ı… İnsanın ölünce küçülmediğini, aksine büyüyüp kocaman olabileceğini, ötelere daha ötelere uzanabileceğini anlayan Hasan’ı… Sultan Mehmed’in göğsüne yasladığı başını bir sonraki gün Hak yastığına yaslayan Hasan’ı… Uzun süredir yorgan yüzünü görmemiş bedenini kudret yorganıyla kapatan Hasan’ı… Hây’dan gelip Hû’ya varan Hasan’ı…

Son zamanlardaki tartışmalardan birisi Ulubatlı Hasan diye birinin yaşayıp yaşamadığıdır. Ne fark eder? Dünkü Türkiye serisinde anlatılan tarihî düşmanlar vardır. Kara Kağan, Hasan Sabbah, Pir Cabbar’ın Ali’si ve daha nicesi… Bunlar yaşamamış olsa dahi yaşamışlardır artık. Çünkü yapıp etmelerini öğrenip ders çıkarmamız açısından mühimdirler. Tarihî kahramanlarımız da işlenir seride. Varlıklarını ispatlamasak dahi onlar vardır. Çünkü insanlığa onlar gibi örnek insanlar lâzımdır. İdeal insan tipi: Şehit, Âşık, Ülkücü insan tipi… Sepetçioğlu tam da bu noktada tüm insanlık için faydalı eser yazmaktadır diyebiliriz. Çünkü bize tarihî hainleri ve onlara karşı olması gereken tavrımızı, tarihî kahramanlarımızı ve nasıl öyle yetişeceğimizi öylesine işler ki meftun olmamak elde değildir.

Sepetçioğlu’nun bir de dillere destan aşkları vardır. Bunları anlatmadan biten incelemede o aşklara yazık olur. Âşık, bu romanlarda maşuğunu bir şekilde görür. Seride insanların içi dışı öylesine birdir ki sevda kuyusuna düşen âşık, kelebeğe yeni dönmüşlüğünün pırpırıyla var olur, gönlü gibi duygularını da kontrol edemez. Heyecanı arş-ı âlâdadır artık. Bunu gören çevresi de zaten direkt duruma el atar ve vuslatı gerçekleştirir. Eğer vuslat mümkünse bu vuslat öyle ölçülü ve seviyeli olur ki insanın bu sürece hayran olmaması elde değildir. Edepsizliğin zerresi, birbirinin sınırını zorlamanın esamesi olmaz böyle aşklarda. Sepetçioğlu’ndaki aşkı destansı yapan, kalpten kalbe olan ve gözle görünmeyen sır şudur: Ölçülü olması. Âşığa bu ölçüyü, çocukluğundan aldığı terbiye, hala dipdiri olan töresi verir. Fatih ve Mükrime’nin aşkını hangi yabancı eser hissettirebilir? Doğan ve Alanur’un aşkının verdiği mutluluğu, hangi şehvet verebilir? Alparslan ve Selcen’in samimiyetini hangi yasak ilişki hissettirebilir? Yahut hangi fani his, vuslatları huzur-u mahşere kalan Yağmur’la Akça Hatun’un sevdasına denktir sorarım?

“Günü yâ gafilûn”

Kitap incelememin son bahsi bu cümle olacak. Mealen denmektedir ki “Uyanın ey gafiller!” Bu sözü son üçlemenin çoğu yerinde söyleyen Horoz Dede’dir. Ona bu ismi veren Buhara’daki şeyhi midir bilinmez ama her kimse, boşuna verecek hâli yok elbet. Horozun özelliği uyuyanları uyandırmaktır. Türk milletinin içinden her daim Horoz Dede gibileri çıkmıştır. Bu dedeler öttükleri zaman ya sesleri çok çıkıyor diye kafalarını kestiler ya da ona bir şey yapamadıkları zaman diğer bir çözüm olarak halkı uyku ilaçlarıyla, tatlı tatlı ninniler söyleyerek uyuttular, daha derin uyumasını sağladılar. Rüyalara ise bizden olmayan ne kadar ahlaksızlık ne kadar zevk varsa hepsini soktular. Unutulmamalıdır ki rüyalar gerçek değildir. Rüyaların altında her dönemin Horoz Dedesi olan Türk milliyetçileri ezildi, eziliyor ve böyle giderse ezilmeye devam edecek. Ama Horoz Dedeler olarak vazgeçmedik, aynı Denizli horozu gibi nefesimiz kesildi, bayıldık ama tekrar tekrar ayağa kalmasını bildik. Milletimizi de uyandıracağımıza, titreyip kendine döndüreceğimize inancımız tamdır.

Hakk’ın türküsünü daima şevkle söyleyeceğiz: Mete Han’dan, Çiçi Yabgu’dan, Alparslan’dan,Genç Osman’dan, Abdülaziz’den, Atatürk’ten, Alparslan Türkeş’ten gelen bu bayrak artık bizdedir. Aynı onlar gibi bağırıyoruz:

Uyanın ey gafiller! Uyanın ey gafiller! Uyanın ey gafiller!

Bir Seri Biterken

Dünkü Türkiye Serisi’nden çıkarılacak dersler o kadar fazladır ki ne birkaç yazı bunu anlatmaya yeter ne de kitap. Çok övdük biraz da iğneyi batıralım isterim.

Eleştirim şu ki Sepetçioğlu’nun anlatımında mutlak iyiler ve mutlak kötüler vardır. İnsan dediğimiz varlık hata da doğru da yapabilir. Seride öyle karakterler var ki hatasız, öyle karakterler var ki doğrusuz. Bu gerçekliğe ne de olsa aykırı değil midir?

İşte tam da bu yüzden Sepetçioğlu lise evresinde ve gerekirse ortaokulda her Türk gencine okutulmalıdır. Zaten yabancılara hayran olarak yetiştiğimiz, kendimizi unuttuğumuz, aşağılık psikolojisiyle hareket ettiğimiz günümüzde bir çocuğa bu kitapları verirsek diyecek ki “Yahu neleri başarmışız, neymişiz biz?” Bir insanı kendine köle etmek istiyorsan ondan tek bir şeyini alman gerekmektedir. Bu şey özgüvendir. Özgüvenini kaybeden kendini kaybeder, kendini kaybeden hürlüğünü kaybeder.

Çuvaldızı da kendimize batıralım: Ahvâlimiz çok kötü. Toplum, ötesinden berisinden durmaksızın yarılıyor. Bu yarılma o kadar hızlı gerçekleşiyor ki artık takip edebilmek akıl işi değil. Her gelen nesil öncekilere muarız olarak yetişiyor, öncekileri reddediyor. Gariptir, reddetmenin ters istikamette olması lazımdır. Yani iyiyse kötüye, kötüyse iyiye. Oysa bu reddetme, kötüden daha kötüye doğru durmaksızın ilerliyor. Son zamanlarda yaşanan hadiseler herkesçe kabildir. Türk milletinin egemenliği tehdit edilmektedir. Kültürümüze, dilimize, milletimize ve egemenliğimize sahip çıkmalıyız.

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın