

“Tarık Buğra gibi yazarlar sürekli yeniden ele alınmalı, bütün eserleri didik didik edilmelidir. Çünkü büyük yazarlar, her okunuşta yeni bir derinlikleri keşfedilen nadir şahsiyetlerdir.”[1]
Giriş
Türk milletini, kurtuluş mücadelesini ve Cumhuriyet dönemini işleyen yazarların sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Kemal Tahir, Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Yaşar Kemal ve daha nicesi bu konu üzerinde durmuş, yıllardır hâlâ okunmaya devam eden, başyapıt olarak nitelendirilen eserler vermişlerdir. Ama hepsinde de halk etken değil edilgen gibi gösterilmiş, kahramanlar vatan haini, vatanperver diye tasnif edilmiş, “millî mücadeleyi bu halk vermedi” denilmeye getirilmiştir. Tarık Buğra tüm bunlardan farklı olarak toplumu gerçekten olduğu gibi incelemiş, çarpıtmaya düşmeden Türk milletini, milletin değerleriyle anlatmış, Türk romancılığının temel taşlarından olmuştur. Bu yazı dizisinde önce kısaca Tarık Buğra biyografisi çizmeye çalışacak, sonrasında ise Millî Mücadele’yi, Cumhuriyetin kuruluş sürecini ve kuruluş sonrası Türkiye’nin fikrî ve siyasi meselelerini ele alan 6 romanını (Küçük Ağa, Küçük Ağa Ankara’da, Çolak Salih Niko ile Hesaplaşıyor, Firavun İmanı, Yağmur Beklerken, Dönemeçte) –tabi hakkını veremeyecek olsak da- okuyucuyu sıkmayacak kadar yalın ve yüzeysel anlatmaya çalışacağız.
Not: Romanlar anlatılırken bazı yerlerde tahlilden çıkılmış, kitap özetlerine, olay örgüsünden detaylara yer verilmiştir.
Tarık Buğra[2]
“İçine kapanıveren bir insan, dünyayı da oraya taşımak ister, içine… Ve anlatmak hırsına kapılır.”
-Tarık Buğra
Süleyman Tarık Buğra, 1918’in Akşehir’inde ağır ceza reisi Erzurumlu Mehmet Nazım Bey ve Akşehirli Nazike Hanım’ın evlatları olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun geçtiği Akşehir, hayatında büyük bir öneme sahip olmuş eserlerinde kendi hikâyesine de sık sık yer veren Buğra’nın çoğu eserinin mekânı olarak yer almıştır. Çocukluğu babasının eşsiz kütüphanesinde kaybolmakla, babasının hatıralarını dinlemekle geçmiş, en keyif aldığı şey annesinin teyzeleriyle berabere toplanıp söyledikleri türküleri, ilahileri dinlemek olmuştur. Henüz okuma yazma bilmiyorken ablalarına rüşvetle kitaplar okutmaktadır. Okumayı sökünce ilk yaptığı iş, harçlıklarını biriktirip Peyami Safa’nın romanlarını almak olmuştur.
Ortaöğretimine İstanbul Erkek Lisesinde başlamış, Konya Lisesinde devam etmiştir. Yazarlık hayatının izleri de bu döneme dayanmaktadır. Buğra, “Tarık Nazım” müstearı ile ilk denemelerini yazmış, İstanbul’dan öğretmeni Hakkı Süha Gezgin’in bu konuda tesiri büyük olmuştur. Hakkı Süha Gezgin, Buğra’yı şiire başlatarak romanlarında görülen destansı anlatımın; ağdalı dile karşı savunduğu Türkçe hassasiyetiyle de Buğra’nın kalemindeki nefis Türkçe’nin temelini atmıştır. Konya Lisesini dereceyle bitirmiş, bu başarısı sayesinde tıp fakültesine sınavsız girmiş, üniversite yılları başlamıştır. İstanbul’daki ilk günlerinde eski öğretmeni Rıfkı Melul Meriç ile Küllük Kahvesine gitmiş, İbnülemin Mahmut Kemal, Yahya Kemal, Fuad Köprülü gibi pek çok edebiyat dâhisini ve ilim adamını burada tanımıştır. Küllük Kahvesinin akisleri pek çok yazısında görülecek, romanlarının temelini atacak, aynı zamanda da sandalyeleri Buğra’ya uzun süre ev sahipliği yapacaktır. Buğra, tıp fakültesinden ayrılıp hukuka geçmiş, orada da dikiş tutturamayıp/tutturmayıp askere gitmiştir. İlk eserlerini de askerlik yıllarında vermiştir.
Askerden dönünce İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine girerek Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan’ın öğrencisi olmuş, Mehmet Kaplan’ın Zeytin Dalı dergisinde öyküler yazmıştır. Mehmet Kaplan, Buğra’nın dergi için yazdığı ilk öyküyü beğenmeyip “Sen hikaye yazamazsın” demiş, bunun üzerine Buğra, bir gece yarısı alelacele Oğlumuz öyküsünü yazmıştır. Oğlumuz, dönemin en saygın yarışması olan Cumhuriyet gazetesinin öykü yarışmasını kazanmış ve Buğra’nın büyük bir şöhret kazanmasını sağlamıştır.[3] Buğra, çocukluğundan beri yazar olmak istiyor, Beyazıt’ta Küllük Kahvesi’nin taburelerini çürütürken hep yazarlığın hayalini kuruyordu. Kazandığı bu şöhretten sonra Yusuf Ziya Ortaç, Buğra’yı Çınaraltı dergisine davet etmiş, her hafta bir hikâye yazmasını sağlamıştır. Yazarlık, geçimini sağlamadığı için ikinci bir meslek olarak yazarlığa en zıt meslek olarak gördüğü gazeteciliğe adım atmış, Yeni İstanbul ve Tercüman’da çalıştıktan sonra Peyami Safa ile birlikte kovulunca en uzun süren işsizlik dönemini yaşamıştır. Son sohbetlerinde geçinmek gibi bir derdi olmadan sadece roman yazmayı çok istediğini söylüyordu. Bu sefalet yıllarında da yazmaya tutunmuş, Mümtaz Turhan ile Yol dergisini çıkarmış, aylarca geçim sıkıntısı içinde pansiyonlarda, kahvehanelerde kalırken öyküler, romanlar yazmaya devam etmiş, Küçük Ağa ile tekrar hayata tutunmuştur. Yıllarca çeşitli gazetelerde, dergilerde farklı vazifeler üstlenmiş, sayısı bini aşan fıkra, öykü ve roman kaleme almıştır.
Buğra’nın dil savaşı ömrü boyunca devam etmiş, ağdalı divan dilini kullananlardan da öz Türkçecilik peşinde koşanlardan da hep uzak durmuştur. “Soruyorlar: Arapça hakikatin yerine Türkçe gerçek kullanılsa ne kaybederiz? Ne mi kaybederiz? Hakikati hakikati!… Biz de biliyoruz şehir yerine kent dersek kıyamet kopmaz; ama şehir kelimesini bir kere gömdük mü, Tanpınar’ın büyük eseri, yani Türk kültürünün o eşsiz Beş Şehir’i Varto yıkıntıları altında kaybolup gitmişe benzer.”
Bu yazıda Buğra’nın romanları üzerinde dursak da Buğra aynı zamanda tiyatrolar yazmış, köşe yazarlığı yapmış ve kanaatimizce romancılığının çok ötesinde öyküler kaleme almıştır. Bu eserleri ayrıyeten detaylı bir şekilde incelenmelidir.
Buğra, eserlerinde olağanüstü olayları konu alanların aksine çoğunlukla hayatın içinden, sıradan olayları, hayatın olağan gerçeklerini ele almış, onun olağan olayları olağanüstü şekilde anlatmasıyla hayatı önümüze sermiştir. Buğra, meselelere yaklaşırken hem gazeteci hem romancı hem hukukçu olmuş, sıra dışı üslubu onu Tarık Buğra yapmıştır.
Buğra, yazar olmak için yaratılanlardandır. Tüm hayatı boyunca toplamış, kalan zamanlarında da yazmıştır. Millî Mücadele’yi anlattığı yazıları henüz üç yaşında bir çocukken Akşehir’de gördüğü askerlerden zihninde kalanlardır. Buğra, daktilo vurmaktan parmağı kütletecek kadar yazmıştır.
Buğra çok farklıdır. Yaşadığı dönemde üzeri kapatılmaya, görmezden gelinmeye çalışılmıştır. Marksist zihniyetle yazılan köy romanlarının, Kemalist zihniyetle yazılan Millî Mücadele romanlarının ortaya konduğu dönemde Buğra millî meseleleri de köyleri de ele almış, resmî tarih yazımını sorgulayıp ilk defa dışına çıkan kişi olmuştur.
Buğra Anadolu insanının ahlaksız, beceriksiz, işe yaramaz, gösterildiği; dinin ve din adamının gerici, yobaz gösterildiği dönemde Anadolu insanının, Türk milletinin faziletlerini ele almıştır. Yakup Kadri’nin Ahmet Celal’ine, Halide Edip’in Hacı Fettah’ına, Reşat Nuri’nin Hafız Eyüp’üne; İstanbullu Hoca ile, Küçük Hacı ile, Fakir Halit ile karşı çıkmıştır. Çoğu kez basmakalıp ifadelerle geri ve ezik görünen Türk halkı onun kaleminde tüm vicdan ve inancıyla milletin bekasını temsil eden sahici insanlar olarak yer bulmuştur.
Buğra eserlerinde kendi hikayesine sık sık yer vermiştir, çoğu romanında Tarık Buğra’yı doğrudan görürüz, bunun ötesinde onun gayesi kendisiyle birlikte Türkiye’nin hikâyesini yazmaktır.
Buğra’nın eserlerinin bir diğer özelliği ise bilinen olayları bilinmeyen yönleri ve tesirleriyle ele almasıdır. Kurtuluş savaşını, siyasi parti denemelerini, gençliğin heba oluşunu ve diğer geçiş dönemlerini, kırılma noktalarını Ankara’dan, İstanbul’dan değil Anadolu’dan, köylerden kasabalardan anlatmıştır. Bu sayede Cumhuriyet Dönemi edebiyatı onun kalemiyle başka bir boyuta ulaşmıştır.
Buğra’nın meselesi insandır. O insanları iyi kötü diye ayırmadan insanın kendi iç muhasebesiyle hayvanlardan daha aşağılık, melekler kadar da saf temiz olabileceğini eserlerine yansıtmış, hikâyenin en kötü karakteri gibi görünen kişilerin de aslında haklı olabileceklerini göstermiştir. Küçük Ağa’daki İstanbullu Hoca’nın dönüşümü de Çerkez Ethem’in Ankara hükümetine tavrı da buna örnektir.
***
Tarık Buğra 1976’da Tercüman gazetesinden emekli olmuş, 1976-82 yılları arasında çok sayıda romanı basılmıştır. 1980’den sonra dizi senaristliği de yapan Tarık Buğra’nın Osmancık, Küçük Ağa, Dönemeçte gibi romanları, bizzat kendi kaleminden dönemin en usta sanatçılarıyla birlikte televizyona taşınmıştır. Ömrünün son yıllarını yeni romanlar, öyküler yazmak için vakfetmek isteyen Buğra, geçim sıkıntısı yüzünden yazdığı senaryolar yüzünden bitkin düşmüş, hayatını anlattığı Artık Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak otobiyografik romanını bile tamamlayamamıştır.
1994’de hayatını kaybeden Tarık Buğra’nın tiyatroları, öyküleri, romanları, fıkra ve makalelerinin yanında[4] tefrika halinde kalıp hala yayımlanmamış dokuz romanı daha vardır.[5]
***
Yüce, muhteşem Osmanlı Hükümdarlığı, altıncı asrında vatan topraklarını tek kurşun dahi atamadan kaybeden bir hasta adam hâline gelmiş, Balkan Savaşı çöküşün habercisi olmuş, Cihan Harbi de tasdiklemiş, üç kıta İmparatorluğu, üç vilayete hapsedilmiş, Murat Han’ın Edirne’si, Fatih Han’ı Payitahtı İstanbul, Orhan Gazi diyarı, Emir Sultan mabedi, eski masal sultanı Bursa işgal edilmişti. Payitaht teslim bayrağını çekmiş, kaderine razı olmuşken Samsun’dan bir Paşa çıkmış, Türk milletini peşine takmış, Millî Mücadele’yi başlatmış ve nihayet muvaffak olmuştu.
Peki her şey bu kadar kolay mı olmuştu?
Devamı gelecek ay…
[1] AYVAZOĞLU, Beşir. Tarık Buğra: Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, s.10, 1.Baskı (1995), Ötüken
[2] Beşir Ayvazoğlu’nun Tarık Buğra biyografisi Tarık Buğra’yı tanımak için faydalanacak en önemli kaynaktır. Bu yazıda Buğra, oldukça sınırlı, konumuz üzerinden anlatılmıştır.
AYVAZOĞLU, Beşir. Büyük Ağa Tarık Buğra, 4.Baskı (2024), Kapı Yayınları
[3] Tarık Buğra’nın eseri birinci olarak açıklandıktan sonra Buğra ikinci olarak duyurulmuş, birincilik ödülü bir başkasına, çok değerli bir “Sayın”a verilmiştir. Buğra 5 yıllık maaşına denk olan 1000 lira yerine bir dolmakalem ile yetinmek zorunda kalmıştır. Bu Sayın’ın ismi edebiyat kamusunda bir daha görünmezken Tarık Buğra, Türk edebiyatı tarihinin en büyük isimlerinden birisi olmuştur.
[4] Tüm eserleri: “Hikaye: Oğlumuz (1949), Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952), İki Uykunun Arasında (1972), Hikayeler (1964; yeni ilavelerle 1969). Tiyatro: Ayakta Durmak İstiyorum (1972), Akümülatörlü Radyo (1979), Yüzlerce Çiçek Birden Açtı (1979),İbiş’in Rüyası (1979), Güneş ve Arslan (1988), Gezi Yazıları: Gagaringrad- Moskova Notları (1962). Fıkra ve deneme: Gençlik Türküsü (1964), Düşman Kazanmak Sanatı (1979), Bu Çağın Adı (1990), Politika Dışı (1992), Roman: Siyah Kehribar (1955), Küçük Ağa (1964), Küçük Ağa Ankara’da (1966), İbiş’in Rüyası (1970), Firavun İmanı (1976), Gençliğim Eyvah (1979), Dönemeçte (1980), Yalnızlar (1981), Yağmur Beklerken (1981), Osmancık (1983), Dünyanın En Pis Sokağı (1989). Senaryo: Zafer Gaye Değildir (1993), Sıfırdan Doruğa-Patron (1994)”
[5] Tefrika halinde kalmış romanları: Aşk Esirleri, Milliyet (30 Eylül- 9 Aralık 1950); Tetik Çekildikten Sonra, Akın Gazetesi (29 Ağustos- 8 Ekim 1951); Ofsayd, Akın Gazetesi (10 Ekin- 13 Kasım 1951); Sonradan Yaşamak, Vatan Gazetesi (16 Şubat- 23 Mayıs 1953); İnce Hesaplar, Milliyet (19 Mart- 31 Mayıs 1953); Abaza Paşa’nın Rüyası, Bursa Hakimiyet (27 Eylül- 7 Şubat 1956); Yanıyor mu Yeşil Köşkün Lambası, Yeni Gün Gazetesi (11 Nisan- 31 Mayıs 1957); Ölü Nokta, Yeni İstanbul (23 Nisan- 10 Haziran 1958); Çolak Salih Niko ile Hesaplaşıyor, Tercüman (15 Mayıs- 5 Temmuz 1984)ı

