“Bir kahramanlık, kendini bekleyen tehlikelerin büyüklüğü ve çokluğu nispetinde kıymet kazanır. Kurtuluş ihtimallerinin sıfır veya sıfıra çok yakın olduğunu bilerek, millet yolunda, kutsal bir dava uğrunda, mücadeleden yılmayanlar insanlığın üstüne yükselirler ve adeta ilahlaşırlar.

                Fani bir hayatın esiri olarak günün birinde sönmeye mahkûm bulunan insanoğlu, yeryüzüne daima ebedileşmek imkânlarıyla birlikte doğar. Maddi sevkıtabiîlerden ruhunu biraz kurtarabilmiş olanlar, her zaman tarihte yer almak ve gönüllerde taht kurmak ihtimallerine sahiptirler. Cemiyete hizmet ve tabiata hükmetmek ihtirasları, insanları şahikalara doğru yükselten, en emin yollardır. Böyle çetin fakat asil bir yolu seçmiş olan kahramanlar, yaşadıkları devirler içinde bir meşale gibi parlar ve milletlerine ışık ve ruh verirler. Üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, insanlığın üstüne yükselen böyle varlıklar, tazeliklerini ve hayatiyetlerini daima muhafaza ederler. Tarih sayfaları karıştırılarak, mazinin derinliğine doğru bakıldığı zaman, bunlar önümüzde abide gibi yükselirler ve millete ışık saçarak yol gösterirler.

                Tarihimizden değil, uzak Türk tarihinden, büyük bir kahramanlık olayından bahsedeceğim. Bu olay geçmişin unutma örtüşü altında kalmış çok parlak, parlak olduğu kadar da çok hazin bir harekettir ve İsa’dan sonra 600. yılda meydana gelmiştir.

                O sıralarda Japon denizinden, Hazar Denizi’ne kadar uzanan ve Çin’i, İran’ı, Bizans’ı titreten Göktürk İmparatorluğu, entrikalar yüzünden Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Doğudaki devletle Batıdaki devletin arası, saraya ve orduya sokulmağa muvaffak olan, Çinliler ve diğer yabancılar yüzünden iyice açılıyor. Doğu Göktürk devletinin basında bulunan Kara Kağan kendinden önce hakan olan ağabeysini zehirleyen Çinli yengesiyle evlenmekte mahzur görmüyor ve bu katil kadının fettanlığının esiri olarak Çinlilere alet oluyor. Bu yüzden Göktürk devleti, birçok parlak muharebelere rağmen yıkılıyor ve o bölgede bulunan Türkler Çinlilere esir düşüyor. Çinliler Türkleri Çin’e hicret ettirerek şehirlere dağıtıyorlar. Bu arada Kara Kağan’la kardeşinin iki oğlunu ve diğer Türk ileri gelenlerini Çin’in merkezi bulunan SÎYANGFU şehrine götürerek orada ikamete memur ediyorlar. Çok geçmeden Kara Kağan orada tutsak olarak ölüyor. Bunun üzerine Çinliler rehine olarak Kara Kağan’ın kardeş çocuklarından Tung Yabgu’yu Çin sarayına hapsediyorlar. Serbest bulunan Kara Kağan’ın diğer yeğeni KÜRŞAD ise her gün Türkleri kurtarmak için çareler arıyor.

                Tam bu sırada diğer Türk beyleri de gizli toplantılar yaparak, Çinlilere isyan edip Çin İmparatoru’nu öldürmeğe ve böylece, yere düşen gök bayrağı yeniden yükseltmeğe karar veriyorlar. Bunun için çok yiğit olan herkes tarafından çok sevilen KÜRŞAD’I kendilerine Hakan seçiyorlar. Fakat bunu duyan KÜRŞAD ihtilale baş olmayı, saldıranların en önünde dövüşmeği kabul etmekle beraber. Hakanlığı reddediyor, ‘”Millet için dövüşmek ve bu uğurda gerekirse Ölmek bana yeter. Hakanlık sarayda hapis bulunan amcamın oğlunun hakkıdır.” diyor. Birçok yalvarmalara rağmen Hakanlığı kabul etmiyor. Böylece herkes, uzun tartışmalardan sonra KÜRŞAD’in feragat örneği olan ısrarı karşısında onun teklifim kabul etmek zorunda. kalıyor. Ertesi akşam saraydan dışarıya gezmeğe çıkacak olan Çin Hükümdarım öldürmeğe ve hep beraber Çin sarayım basarak Tung Yabgu’yu kurtarıp Hakan ilan etmeğe ve yeni bir Türk devleti kurmaya karar veriyorlar. Baskın gecesi sözleşilen zamanda, Çin sarayının etrafında toplandıkları vakit, aksi bir talih eseri olarak bardaktan boşanır gibi bir yağmur yağmaya başlıyor.

                Yağmurun altında biraz bekledikten sonra, Çin Hükümdarının bu akşam dışarı çıkmaktan vazgeçtiğini öğreniyorlar. Bunun üzerine, Çinlilerin bu teşebbüsten herhangi bir şekilde haberdar olmaları ihtimaline karşı, baskının başka bir aksama bırakılmasını doğru bulmuyorlar. Bu ihtimali önlemek için, baskının geciktirilmeden hemen o gece yapılmasını uygun görüyorlar.

                KÜRŞAD arkadaşlarının adlarım bir, bir okuyarak hepsini yoklama ediyor. Türk milletinin en ileri gelenlerinden 40 Bey’in orada hazır olduklarım görüyor. Artık daha fazla beklemeden Çin İmparatorunun sarayına saldırıyorlar. En önde yalnız KÜRŞAD yürüyor… Sarayı binlerce Cin askeri muhafaza etmektedir. Saldıranlar ise yalnız kırk kişi… Yıldırım gibi düştüğü yeri yakan, kasırga gibi önüne geleni süpüren 40 kişi… Birkaç dakikada dış kapıdaki muhafızları tepelediler, sarayın bahçesine doldular ve oradan iç kapıya yüklendiler. Orayı da geçtiler… Şimdi İmparatorun dairesine doğru yürüyorlar. Fakat bu Çinli askerler ne kadar da çok… İlerden, geriden sürü, sürü saldırıyorlar.

                40 kahramandan ikişer, üçer yaralanıp düşenler var. İşte nihayet İmparatorun dairesine ulaşabildiler. Fakat odalar bomboş. Hiç kimseler yok. Acaba İmparator bu kadar çabuk nasıl da kaçabilmiş?

                Ne ise uzun boylu düşünmeğe meydan yok. Geri dönmek lazım. KÜRŞAD, “ahırlara doğru çekileceğiz” diye buyruk veriyor ve ahırlara doğru yol alıyorlar. Fakat her adımda karşılarında yüzlerce Çinli peyda oluyor, dövüşe dövüşe yürüyorlar. Beş on Çinli yıkılıyor ve bir kahraman devriliyor. Nihayet kırklardan ancak on dördü ahırlara ulaşıyor. Kendileri yürüyüp gidinceye kadar vakit kazanmak için, üç kişi, ahır kapılarında artçı olarak bırakılıyor. Diğer on bir kişi atlara binerek Vey Irmağına doğru dörtnala koşuyorlar. Yorgun ve yaralı on bir kişi, ırmağın kenarına vardıkları zaman, akşamdan beri yağan yağmurlar yüzünden kabaran suların köprüleri söküp götürdüğünü görüyorlar. Sekiz saat önce, geçit veren sular, şimdi geçilmez olmuştur. Düşman durmadan yaklaşıyor, saldıranlar sürüler halinde binlerle geliyorlar. Karşılarında yalnız on bir kişi var… Yağmur durmadan yağıyor. Ara sıra çakan şimşekler gerilmiş yüzlerin!, büyümüş gözlerini aydınlatıyor. Ellerinde kılıçları, Türk’e yaraşan bir fütursuzlukla atlarının üstünde dimdik duruyorlar ve ölünceye kadar çarpışmak üzere düşmanın yaklaşmasını bekliyorlar.

                Artık düşman yaklaşmıştır. Göğüs göğüse atılıyorlar ve çarpışmaya başlıyorlar. On bir kahramandan her biri birer birer devriliyor. En son da KÜRŞAD gün doğarken 40 yarasından kanlar sızarak can veriyor ve gözleri açık olarak cesedi atinin üstünde dimdik kalıyor. Bu esnada Vey Irmağının suları deli deli akıyor ve yağmur yağmaya devam ediyordu.

                Bu kahramanlık menkıbesi birkaç gün içinde Cinde bulunan bütün Türklere yayılıyor ve onlar arasında bir kurtuluş ruhu ve bir ihtilal havası yaratıyor. Çok geçmeden de hepsi birden isyan ederek KÜRŞAD’ın yolundan hürriyet ve istiklale kavuşuyorlar. Türk tarihi, uzak ve yakın böyle kahramanlık olaylarıyla doludur. Kahramanlık Türklüğün başlıca vasıflarından biridir. Şairlerimizden birinin dediği gibi Türk milleti için:

‘Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir, Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir

Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir. Kahramanlık: saldırıp bir daha dönmemektir.’ “

                                                                                              ***

                Yukarıda Başbuğ Alparslan Türkeş’in kaleminden okuduğumuz Kürşat ihtilali, on altı asır öncesinden bizleri gururlandırması bakımından çok büyük önem arz etmektedir. Türk’ün o zincirlenemeyen başının en eski örneklerinden biri gibidir.

                Türk’ün ateşle imtihanı maalesef her asırda devam etti, fakat en dipleri gördüğümüz sıralarda, Türk’ün o asi ruhu kendini hep yeniden toparladı. Bu durumu en iyi Mehmet Akif’te görüyoruz:

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım; Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”

                Akif, Türk milletinin zincir vurulmaz başını müthiş bir şekilde ifade ettikten sonra, bu zincir vurulmaz başlar ölmedikçe korkmanın lüzumu olmadığını şöyle ifade ediyor:

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”

                Milli Marşı’mızda hürriyete olan aşkımızı dile getiren Akif, o zincir vurulamaz başları da anlatmayı unutmamış, Onlara Asım’ın nesli demiştir.

                Asım’ın nesli, cihan harbine denk gelmiş, Osmanlı’nın o son günlerinde, kimsenin beğenmediği kendilerini beğenmediği bir zamanda onlar namuslarını çiğnetmemiş ve cephelerden dönmemiştir. Akif onlar için şöyle diyor:

“Âsım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.”

Nevzat Kösoğlu ise Asımın nesli için şöyle diyor:

“Evet, Asım’ın nesli dönmedi, çünkü Akif onları öyle uğurlamıştı; çünkü onları Asım’ın nesli yapan, göklerin mukaddes çağrısına koşuşları idi. Evet, dönmediler, çünkü karşı konulmaz kaderimizdir bu; Asım’ın nesilleri cepheden dönmezler ve Akif’ler Mısır’lara giderler ve ölüleri vatan hasreti ile tutuşanlar vardır… Dünya kahpeleşti bir kere…”

                                                                                              ***

                Yukarıda Anlattığımız Kürşat ve Asım arasında yüzyıllar geçmiş, fakat milletimizin özünde bulunan hürriyet aşkı değişmemiştir. Türk Milleti, yaşamı boyunca her düştüğünde kendi bünyesinden serdengeçtileri çıkarabilmiştir.

                Aslında ne Kürşat nede Asımın nesli, hayatta kalabilmiş, başarıyı görebilmiştir. Her iki nesil düşmanlarına tek bir şeyi hatırlatmıştır. “Türk’ün istiklalini elinden almaya kalkarsan, sana öyle bir darbe indirir ki, imanın yok olur.” Evet her iki nesilde canları pahasına düşmanın imanını yok etmiştir.

                Kürşat ve kırk yiğidi o yağmurlu gecenin şafağında canlarını vermişti. Canlarından vazgeçebilmiş, kırk kişinin neler yapabileceğini gören Çin kralı korkuya kapılmış, en önemlisi de hürriyet bekleyen bütün Türkler, bu işin beklemekle olmayacağını aklına kazımış ve harekete geçmeye başlamıştır. İşte bu sebepten Tanrı bize Kutluğ Kağan gibi birini lider olarak göndermiştir. Kürşat ve arkadaşları canlarını mücadele ederek vermeseydi bize zafer gösterir miydi bilemem.

                Asım’ın Nesli ise cihan harbinin en kızgın zamanında, Çanakkale’de düşmanla çarpışmışlar ve cihana “Çanakkale Geçilmez!” diye haykırmışlardır. Allah o fedakâr neslin hatırına Mustafa Kemal Paşa’yı liderimiz yapmış ve Türk milleti o zincir vurulmaz başların ölmediğini tüm dünyaya göstermiştir. Asım’ın fedakâr nesli olmasa rabbim bize zafer verir miydi bilinmez.

                Kürşat ve Asım’ın neslini anlatmamın sebebi, arkalarından bir kurtarıcının gelmesidir. Kürşat ihtilalinden sonra Kutluğ Kağan 2. Göktürk devletini kurarken, Asım’ın nesli şehit olduktan sonra da Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyet’ini kurdu.

                Hikâyenin biri on altı yüzyıl önce gerçekleşirken, diğeri yirminci yüzyılda gerçekleşti. Bu serdengeçtiliğin sonucu, zaferdir ve o zafer hürriyet için namus için kazanılmıştır. Zaferin sonuçları üzerinde biraz daha durmak istiyoruz.

                Kutluğ Kağan, Türk milletini tekrardan topladı, Türk milletine istiklalini kazandırdı. Türk milleti onu çok sevdi ve ona devleti derleyen, toparlayan anlamında “İl-teriş” adını verdi. Gerçekten de İlteriş Kağan bu ismi sonuna kadar hak ediyordu.

                Mustafa Kemal de Türk milletini tekrardan topladı, Türk milletine istiklalini hediye etti. Bu sebepten milleti ona “Atatürk” adını verdi. Atatürk’te bu ismi sonuna kadar hak ediyordu.

                                                                                              ***

                Bu iki tarihi hadise tarihimizin dönüm noktalarının kahramanlar yolu ile aşılmasını göstermektedir. Fakat benzerlikler bu kadar az değildir. İlteriş Kağan’ın ölümünden sonra Kapgan Kağan işleri devam ettirdi lakin halkta ikilik çıkmaya başladı, Göktürk memleketi tekrardan çalkalanmaya başladı. Kapgan Kağan’ın oğlu İnel Kağan devrinde de bu devam etti. Hatta İnel Kağan beceriksizliği sonucunda halkını tarafından istenemeye başladı. Göktürkler daha yeni güçlenmişken tekrar aynı durumlara düşmek istemiyordu. Bunun üzerine mücadeleler sonunda Bilge Kağan Göktürk devletinin başına geçti. Bu geçiş tekrardan Göktürk halkının dirilişi oldu. Bilge Kağan Türk milletinin derdine çare oldu. Kendi ifadesi ile: Aç milleti doyurdu, çıplak milleti giydirdi. Gece uyumadı, gündüz oturmadı. Türk milletini: “ Ey Türk, titre ve kendine dön!” diyerek diriltti.

                Evet ne yazık ki Atatürk’ün ölümünden sonrada işler hiç iyi gitmedi, kendi milletinin âşıkları tabutluklara koyuldu…  İkinci cihan harbi sonunda kızıl Sovyetler boğazlarımıza göz dikti. Siyasetçilerimiz kendilerini Amerika’nın kucağında buldu. Türkiye Amerika’ya iplerini verdi. Bir grup serseri, ipleri Amerika yerine Sovyetlere vermeliyiz diyerek gençliği ayaklandırdı. İşte böyle bir ortamda Alparslan Türkeş “Ne Amerika. ne Rusya ne Çin, her şey Türk’e göre, Türk tarafından, Türk için!” diyerek Türk’ün o zincir vurulamayan başlarını etrafına topladı. Adım adım iktidara yürüdü, üç bin altı yüz evladını toprağa verdi, yılmadı. 15 Nisan 1978 Tandoğan Mitinginde iki milyon kişiye şöyle seslendi:

“ İşkenceyi kendileri için bir yol seçenlere, vatandaşın ekmeğine el uzatanlara, hakkı hukuku çiğneyenlere bir başlangıç uyarısıdır. Gerekirse kırk beş milyonu da meydanlardan yürüteceğiz!”

                Bu büyük miting zaferin sinyaliydi. İskender Öksüz Hocanın: “Acı bir zaferdi, ama biz kazandık.” sözleri, mitingle beraber daha da anlamlı hale geliyor. Bu zafer Sovyetlere karşı verilmiş bir zaferdir. Sovyetler 1980 öncesinde Türkiye’yi gözüne kestirmiş, ve gençlik hareketlerini başlatmıştı. Bu gençlik, başta halk tarafından Amerika’ya kaşı mücadele ediyorlar diyerek sempati ile karşılanmış, fakat asıl niyetleri anlaşılınca dışlanmıştır. Aslında Marksist Sosyalist gençlerin karşısında Amerika yoktu. Kahrolsun Amerika deyip, Türk bankalarını soydular, Kahrolsun emperyalizm deyip, kendi vatandaşlarına silah sıktılar. En sonunda da “Devrim kanla yazılır!” sloganlarını uygulamak istediler. 12 Mart Askeri Cuntası bu sloganın örneğidir. 12 Mart sabahı devrim yapmayı planlayan sosyalistler, asker, aydın ve öğrenci birliği ile bu işi başarmayı düşündüler. Fakat Genel Kurmay onlardan daha önce davranarak darbeyi engelledi. Hatırlanırsa yakalattıkları anayasada “Sovyetler Birliği’ne dost, Sosyalist Türkiye Cumhuriyeti” yazıyordu. Alparslan Türkeş, Türk milliyetçiliğini siyasi sahaya taşımasından kısa bir süre sonra Türkiye’de devrim yapmak isteyen odaklar, Türk milliyetçilerine saldırmaya başlamış ve Anadolu çocuğu ile Sovyetler arasında çıkan bu kavgayı Türk milliyetçileri adına Alparslan Türkeş kazanmıştır. Bu zafer Sovyetlerin Türkiye üzerindeki emellerinin boşa çıkarılması bakımından çok önemlidir.

                İlteriş Kağan’ın ölümünden sonra karışıklık çıkmıştı. Bu karışıklıkları Bilge kağan ve Kültigin birlikle çözmüş, en son ise hak ettiği Türk Hakanlığı’na oturmuştu. Türk milletinin bilinen ilk kitabesini diken Bilge Kağan, milletine öğütler vermiş ve milletine hizmet yolunda gece uyumadığını, gündüz oturmadığını belirtmiştir. Gerçektende o adı gibi bilgedir ve yaşadığı dönemin en önemli milliyetçisidir.                 Atatürk’ün ölümü üzerine de olaylar farklı gelişmedi, en son ülke Sovyet tehdidi ile karşı kaşıya geldiğinde Alparslan Türkeş ve Ülkücü Hareket bu tehdidi yok etti. Türk milleti ona Başbuğ dedi ve adı gibi Türk’e eş bir ömür geçirdi. Fakat Türkün Başbuğ’u gönüllerdeki tahtına otururken hak ettiği taht darbe yoluyla elinden alındı ve sonrasında da engellendi. Fakat o tarihin ve Allah’ın üzerine yüklediği sorumluluğu seksen yıllık ömründe hiç yere düşürmedi. Hiç yılmadı, herkes bıraktığında o yeniden başladı. Fakat aramızdan ayrıldığı yirmi yıldan beri, bizler onun mirasına sahip çıkamadık. Onu hak ettiği makamlara taşıyamadık. O seksen yıllık ömrü ile Türk milletine güven veren adam 4 Nisan günü hakkın rahmetine kavuştu. Ne diyordu bir şair “Tanrı Türk’ü asıl şimdi korusun!”