Bu yazımız şahsiyet yazı dizimizin son basamağını teşkil etmektedir. Bu sebepten, önceki yazılarımızın hem bir özeti hem de Türk Milliyetçiliğinin ‘Şahsiyetçilik’ görüşü üzerine olacaktır.

                Şahsiyet oluşumunu ele alırken millet oluşumu ile başlamıştık. Millet oluşumu için: ‘’İnsanlar ölümlü varlıklardır. Sınırlı bir ömrü olan insanlar, nesiller oluşturarak arkalarında biyolojik olarak devamını bırakırlar. Bu yüzden nesilleşmek insanların ölümsüzlüğüdür. Ölümsüzlüğün sırrına eren nesiller yalnız maddi olarak değil, manevi olarak da bir sonraki nesillere miras bırakırlar. Bu miras; örf, adet, din, dil, ahlak, estetik ve ülkü gibi kültür unsuru ve inançlardır. Bu mirasa sahip olan yeni nesiller, kendinden önceki nesillerin devamı olabilir; çünkü fertler ancak kendinden olanlara bu mirası bırakırlar.’’ Demiştik. Biraz açacak olursak millet, ortak değerler ve bölgeye sahip bir topluluğun zaman içerisinde nesilleşmesiyle oluşmaktadır. Aynı dini inanca, kültüre, ahlaka, coğrafyaya, dile, soya, menfaate vb. sahip bir topluluk nesilleşerek bu değerleri de nesilden nesile aktaracağından tarihi, kültürü, dini, ahlakı, dili, coğrafyası, menfaatleri ortak olan bir toplum meydana gelecektir. Bu toplumun adı millettir.

                Her millet, mensuplarına kendi kültürünü aşılar. Yani her ferdine milletinin kimliğini verir. Bir başka deyişle milletinin dilini öğrenen, dinini yaşayan, ahlakına uyan, değerlerini ve davranışlarını benimseyen her fert, kendi milletini doğmasıyla birlikte değil, içinde yaşadığı toplumun değer eğitimlerini alarak kimlik kazanır. Bu sebepten millet antropolojik değil sosyolojik bir olgudur.

                Toplumdan kimliğini kazanan fert, kendi özelliklerini, yeteneklerini, tecrübelerini ve karakterlerini milletinin kültürüyle yoğurarak da şahsiyetini kazanır. Bu sebepten şahsiyeti: “Bir ferdin kendi özelliklerinin, yeteneklerinin, tecrübelerinin, karakterlerinin; mensup olduğu milletin kültür unsurları ve inançlarıyla yoğrulup yaşama biçimine dönüşmesidir. Kültür unsurlarını tarihin, inançları da iman ettiği mutlak varlığın tayin edeceğini söylersek şahsiyeti; ‘Tarihin ve Allah’ın, ferde tayin ettiği misyonu; ferdin kendi özellikleri ile yaşama dökmesidir.” şeklinde tanımlamıştık.

                Daha sonra ki yazımızda kültür, medeniyet kavramları üzerinde durmuştuk. ‘’Kültür, bir milletin tarihsel gelişim süreci içerisinde nesillerden nesillere aktarılan, her türlü değer, yetenek, tecrübe, milli karakter, davranış, estetik, örf, adet, ahlak, hukuk, dil, inanç ve yaşayış tarzlarının ahenkli bütününü ifade eder. Bir başka deyişle, tarih boyunca nesilden nesile aktarılan maddi ve manevi mirasların gelenek haline gelmesinden meydana gelir. Bu sebepten kültür özgündür ve bir millete özgüdür.

                Medeniyet ise, kaynağını oluşturan kültürün ince ince işlenmesiyle milletlerarası ortak değer seviyesine yükselen her türlü anlayış, davranış ve yaşama vasıtalarının bütünüdür. Bir başka deyişle farklı kültürlerin iyi, güzel ve doğru ölçülerinin ve vasıtalarının diğer kültürler tarafından benimsenmesi ile meydana gelir. Bu sebepten medeniyet, bir millete özgü olduğu gibi birçok milletin kültürünü etkileyen bir unsurdur.’’ Demiştik.

                Şahsiyetini tamamlayan insan medeniyet geliştirebilmek için gereken kültür ham maddesine sahip olacağından geriye kültürü ince ince işleyebilecek ilim ve tekniğe ihtiyaç vardır. Bu sebepten daha sonraki yazımızda devlet kavramını inceledik. Devleti; ‘’milletlerin kendilerini tarih sahnesinde devam ettirmek ve milletler mücadelesinde temsil etmek amacı ile milletlerin kendilerini yönetme ve millet adına karar verme yetkisine sahip olan organizasyon, bir başka deyişle milletlerin dayanışma ve menfaatlerinin en geniş manada teşkilatlanmış halidir.’’ Şeklinde tanımlarken devleti var eden cemiyetin milletler olduğunu, bu sebepten devletlerin milletlerine karşı sorumluluğunun olduğunu vurgulamıştık.

                ‘’Hem tarih hem de medeniyetler ilk devletlerin kurulması ile başlamaktadır.’’ Bu cümlenin diğer bir ifadesi, milletlerin bir organizasyon oluşturmadan medeniyet geliştirme ihtimalinin olmadığıdır. Yani medeniyet geliştirmek için devlet şarttır. Bu sebepten devlet milletinin her ferdine şahsiyetini kazandırmak mecburiyetindedir. Yetiştirdiği bilim adamları, sanatkârlar ve gönül insanları şahsiyetini tamamlamış olsun ki medeniyete milletinin rengini verebilsin.

                Bu kısma kadar daha önceki yazılarımızın detaya girmeden özetini yapmaya çalıştık. Şahsiyet kavramını açıklamaya çalıştık. Artık ferdiyet ve cemiyet kavramları üzerinde duracağız.

                Her insan doğması ile birlikte biyolojik ve psikolojik bir potansiyelle ferdiyetini kazanır. Yani Allah’ın insana doğuştan bahşettiği özellikler, yetenekler ve karakter o insanın orijinalliğidir. Her insanın birbirinden farklı özellikler, yetenekler ve karaktere sahip olması insanların ferdiyetini doğması ile birlikte kazandığını gösterir.

                Cemiyet ise birçok ferdin bir arada ortak menfaat, ilke ve amaç etrafında teşkilatlı yapı oluşturduğu toplumdur. Bir başka ifade ile fertlerin yaşamlarını refah içinde devam ettirebilmek için ortak bir disiplin etrafında toplanarak oluşturdukları toplumdur.

                Daha önceki yazılarımızda Türk Milliyetçiliğinin şahsiyetçilik temeliyle kurulduğunu söylemiştik. Daha iyi anlaşılması adına diğer ideolojilere bakmak gerekmektedir.

                Liberal Kapitalizm denen fikir sistemi pür ferdiyetçilik temeliyle kurulmuştur. İnsanların birbirleri ile sürekli rekabet halinde olduğunu ve toplumun ferde hiçbir yaptırımının olmaması gerektiğini savunmaktadır. Bu pür ferdiyetçi ideoloji, ferdi toplum içinde yalnız bırakan ve toplum menfaatlerini göz ardı ederek fert menfaatlerini ön plana alan bir bakış açısına sahiptir. Yani toplum önemsizdir ve kabiliyetli fertler canları isterlerse toplumu kalkındıracaktır.

                Bilimsel Sosyalizm denen fikir sistemi ise pür Toplumculuk/Cemiyetçilik temeliyle kurulmuştur. Fertlerin birbirini –sermaye sınıfının işçi sınıfını- sömürdüğü gerekçesiyle belli bir sınıf merkezinde toplumu birleştirerek ferdi bu merkez sınıf adına sömüren ideoloji, nefret odaklı ortaya çıkmıştır. Sadece toplum menfaatinin önemli olduğu fert menfaati diye bir şeyin söz konusu olmadığı, fertlerin toplum menfaati için her şeyi yapmak zorunda olduğu bir bakış açısına sahiptir.

                Türk milliyetçiliği ise hem toplumu hem ferdi önemseyen bir fikir sistemidir. Ferdi topluma, toplumu ferde kurban etmemeyi, toplum menfaatlerini düşünürken ferdin şahsiyetinin korunmasını temel kabul eder. Mutlak hürriyet söylemleri ile ferdi yalnız bırakmadığı gibi, temel hak ve hürriyetlerinden mahrum bırakılmasına da asla müsaade etmez. Türk Milliyetçiliği için insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir ve yaratılmışların en şereflisidir. Bu sebepten her insanın hakkını ve hukukunu adilane bir şekilde korumayı kendisine temel prensip kabul eder. Her insanın içindeki cevheri ortaya çıkarmayı ve şahsiyeti ile insan olma şeref ve haysiyetini hissedebildiği ve bu şerefi yüklenebildiği bir toplum tasavvur eder. Son cümleyi Başbuğ Alparslan Türkeş’in şu sözleri ile bitirmek doğru olacaktır. ‘’ İnsanları sömürmek isteyen bir ferdiyetçilik; şahsiyeti ezen bir toplumculuk bizim görüşlerimiz dışındadır, insanların şahsiyetini hürriyet ortamı içinde yüceltmek, ona saygı ve sevgi duymak vazifemizdir. Ferdiyetçiliği değil, Şahsiyetçiliği kabul ederiz.