Kültür, bir milletin tarihsel gelişim süreci içerisinde nesillerden nesillere aktarılan, her türlü değer, yetenek, tecrübe, milli karakter, davranış, estetik, örf, adet, ahlak, hukuk, dil, inanç ve yaşayış tarzlarının ahenkli bütününü ifade eder. Bir başka deyişle, tarih boyunca nesilden nesile aktarılan maddi ve manevi mirasların gelenek haline gelmesinden meydana gelir. Bu sebepten kültür özgündür ve bir millete özgüdür.

                Medeniyet ise, kaynağını oluşturan kültürün ince ince işlenmesiyle milletlerarası ortak değer seviyesine yükselen her türlü anlayış, davranış ve yaşama vasıtalarının bütünüdür. Bir başka deyişle farklı kültürlerin iyi, güzel ve doğru ölçülerinin ve vasıtalarının diğer kültürler tarafından benimsenmesi ile meydana gelir. Bu sebepten medeniyet, bir millete özgü olduğu gibi birçok milletin kültürünü etkileyen bir unsurdur.

                Bir önceki yazımızda tarihin oluşturduğu şahsiyeti anlatmaya çalışmıştık. Kısaca değinecek olursak, kültürün, şahsiyetin nesilleşmesinden meydana geldiğini, bu sebepten şahsiyet ile kültürün birbirine çok yakın kavramlar olduğunu söylemiştik. Kültürü ve şahsiyeti birbirinden ayıracak olursak; kültür bir millete mahsusken şahsiyet, bir millete mensubiyet duyan ferdi bağlamaktadır.

                Biz bu yazımızda milletin nasıl medeniyete rengini verebileceğini, yani millete ait kültürün içinden nasıl medeniyete ürünlerini sunabileceğini anlatmaya çalışacağız. 

                Her millet, mensuplarına kendi kültürünü aşılar. Yani her ferdine milletinin kimliğini verir. Bir başka değişle milletinin dilini öğrenen, dinini yaşayan, ahlakına uyan, değerlerini ve davranışlarını benimseyen vs. her fert, kendi milletini doğmasıyla birlikte değil, içinde yaşadığı toplumun değer eğitimlerini alarak kimlik kazanır. Bu sebepten millet antropolojik değil sosyolojik bir olgudur.

                Toplumdan kimliğini kazanan fert, kendi özelliklerini, yeteneklerini, tecrübelerini ve karakterini milletinin kültürüyle yoğurarak da şahsiyetini kazanır. Bir önceki yazımızda uzun uzun üzerinde durduğumuzdan dolayı bu yazımızda değinmeyeceğiz.

                Bir milletin medeniyet geliştirebilmesi için üç faktöre ihtiyacı vardır. Bunlar coğrafi çevre, toplum ve insan unsurdur. Kısaca değinecek olursak; coğrafi çevre, iklim koşuları, denizler, göller, bitki örtüsü, tarım ürünleri, ormanlar ve madenler ile belirlenmektedir. Dolayısı ile milletlerin dinini, hukukunu ve iktisadi faaliyetlerini etkileyen en önemli faktörlerdendir. Coğrafi çevrede bulunan toplum, coğrafi çevre ile mücadele edebilmelidir. Bir başka değişle coğrafi çevreye uyum sağlayabilmelidir. 

                Toplum ise, kültürün katkısı ile kendini başka toplumlardan ayırır. Bu sebepten milletler birbiriyle ne kadar temas halinde olursa, kendisini o kadar korumaya almak ister. Bir başka millete benzemek istemez, fakat milletlerin kültürleri diğer milletlerin ihtiyaçlarına cevap verebildiği ölçüde milletler tarafından benimsenmeye başlar. Bu sebepten üretilen medeniyet unsuru başka milletin ihtiyacına cevap verebildiği ölçüde benimsenir.

                Bir toplumun başka toplumları etkileyebilmesi için üç açıdan diğer toplumlardan üstün olması gerekir. Bunlar hukuki düzen, ilmi düzen ve dini düzendir. Biraz açacak olursak Hukuki düzen, toplumdaki hukuk kurallarının ne ölçüde huzur, güven ve hürriyet verdiği ile ilgilidir. Bu sebepten inanan inanmayan, düşünceleri farklı olan her grubu ve ferdi kapsayıcı, her fert ve grubun düşüncelerini duyurabileceği bir ortam oluşturabilmesine göre etkide bulunur.

                İlmi düzen, bir milletin dünya çapında ne kadar ilim ve teknoloji üretebildiği ile alakalıdır. Bu sebepten ilmi düzen, toplumdaki her liyakat sahibi ferde fırsat tanıması ve buradan üretilen ilim ve teknoloji ile dünyada aldığı konuma göre etkide bulunur.

                Dini düzen ise dinin toplum tarafından anlaşılışını, yorumlanışını ve dünyaya baktırışı kapsar. Bu sebepten din, milletin kültürüyle bir yorum kazanır. Dini düzen yaşanabilir, uygulanabilir ve güçlü bir yorum olmasına bağlı olarak da etkide bulunur.

                Toplumlar ancak bu üç açıdan diğer toplumlara örnek olabilecek konuma yükselirler. Bu üç düzen toplumların kültürüyle yoğurdukları ve işleyerek kendilerini diğer toplumlardan ayrıcalıklı hale getirdikleri unsurlardır. Bu sebepten bu üç düzenin birbiriyle ahenkli bir şekilde çalışması şarttır. Bu üç düzenin ahenkli işleyişi toplumlara huzur ve güven sağlayacağından diğer toplumlara cazip gelecektir. Sonuç olarak da üretilen medeniyet diğer toplumlar arasında kabul görecektir.

                İnsan unsurunu ise İbrahim Kafesoğlu, Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisine göre anlatmaktadır. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisine göre fert, fizyolojik ihtiyacını, güvenlik ihtiyacını, sevgi ihtiyacını, itibar ihtiyacını karşılayabilmelidir ki kendini gerçekleştirme ihtiyacı ortaya çıksın. İşte fert kendini gerçekleştirme evresine geçtiğinde, yöneleceği alana göre kendini gerçekleştirmeye çalışır ve bu şekilde medeniyet geliştirmeye başlar.

Milletlerin medeniyet geliştirebilmeleri için gerekli faktörleri kısaca inceledikten sonra asıl incelememiz gereken insan unsuru üzerinde biraz daha durmamız gerekiyor. Şahsiyet meselesi burada devreye girmektedir. Kendi milletinin kültürüyle ferdi özelliklerini, karakterini ve tecrübelerini birleştiren insan toplumda yaratıcı insan konumuna gelmektedir.

Yaratıcı insan derken medeniyet tasavvuru yapabilen insan demek istiyoruz. Yaratıcı insanın önce kendi kültüründen kaynağını alarak bir medeniyet tasavvuru yapması gerekmektedir. Daha sonra bu tasavvurun kendi toplumunda karşılık bulması ve benimsenmesi gerekmektedir. Toplum tarafından benimsenen medeniyet tasavvuru, o milletin dünyaya bakış açısı ve üslubu olacağından, o üsluba ve bakış açısına sahip millet, medeniyet geliştirmeye başlayacaktır. Nevzat Kösoğlu hoca bu konuda şunları söylemektedir: ‘’ Kişi, imanı ile kendi iç dünyasını kurarken, mensup olduğu toplumun medeniyetini de kurar. ‘ Bir kavim kendini değiştirmedikçe, Allah da onun halini değiştirmez’ buyruğu, bu yoldan medeniyetleri yeşertir yahut kurutur. Kişi kendisini değiştirecektir; toplumu değiştirmenin yolu budur. Çünkü insandan başka inanan ve kendi kişiliğini kurabilen varlık yaratılmamıştır.’’ 

Yukarda belirttiğimiz üzere bir milletin medeniyet geliştirebilmesi için o milletin bir medeniyet tasavvuruna ihtiyacı olacağı ortadadır. Bu tasavvur milletlerin insan, tanrı ve evren tasavvurlarının ahenginden kaynaklanır. İşte şahsiyetini tamamlamış insan bu tasavvurları yaparak kendi milletine bir medeniyet tasavvuru hediye edecektir. Bu tasavvurun kendi milletinde karşılık bulması ile birlikte milletinin içerisinden çıkacak olan yeni yaratıcı insanlar bu tasavvura göre yetişeceklerdir. Bu sebepten kendi milletinin medeniyet tasavvuruna uygun medeniyet geliştirecekler ve kendi milletlerini temsil edeceklerdir. 

Bir önceki yazımızda şahsiyeti oluşturan değerleri açıklarken Ülkü kavramı için: ‘’Ülküler insan ömrüne sığmayan, nesillere miras bırakılan yüce hedeflerdir. Ülkülerin nesilden nesile miras yolu ile bırakılması, ülküyü milletlerin ülküleri haline getirir. Şahsiyetimizdeki tecrübelerin açığa çıkarılması, benliğimizin bir hedefe kanalize edilmesiyle olabilir. Hedeflerimiz kendi ömrümüzle değil de nesillerle ifade edilirse; bitmeyen, tükenmeyen bir azimle, medeniyete verilen ürünler milletlerin şaheseri olabilir.’’ Demiştik.

Gerçekten de ülküler, milletlerin ülküleri ile örtüşürse gerçek bir anlam ifade etmektedir. Hatta Berkan Sözer’in deyimiyle Maslow piramidi çökmektedir. Ülkücü insan bütün ihtiyaçlarını yok sayarak direk kendini gerçekleştirme aşamasına geçmektedir. Ülküleri uğruna ölümü dahi göze alan insan, yılmadan ve bıkmadan yöneleceği alana göre alanında fark yaratır konuma gelmektedir.  Bu sebepten bir milletin medeniyet geliştirebilmesi için yeterli yaratıcı insan grubuna ihtiyacı vardır ve bu yaratıcı insan grubu, kendi bünyesinde yeteneklerini, karakterini ve tecrübesini milletinin kültürü ile yoğurarak şahsiyet kazanmış, milletinin ülkülerini kendi ülküleri bilmiş ülkücü insanlardır.

Medeniyet, bir milletin kendini en iyi manada açığa vuruş şeklidir ve cihana verdiği âlemşümul mesajdır. Bu sebepten milletler kendilerini en iyi manada açığa vururken mükemmele ulaşmayı ister. Milletler de başka milletlerin mükemmellik arzularının etkisinde kalarak medeniyet unsurunu kabullenirler. Ülküler milletlerin en mükemmel hale gelmek arzusundan meydana geldiğinden, medeniyet ülküsüz gerçekleşemez.

Bu yazıyı yazarken aklıma gelen bir başka husus da bir milletin, medeniyet geliştiremeyince kültürel olarak da zayıf düşüp tahribat alacağı hususudur. Eğer üzerinde düşünülürse bir milletin yok olamamak için mutlaka medeniyet geliştirmesi gerektiğini görmekteyiz. Bu düşüncemi dayandırdığım temele gelecek olursak; bir millet medeniyet geliştiremeyince mükemmelleşme arzusunu kaybetmiş oluyor. Başka milletlerin mükemmelleşme hamlelerinin hayranlığı ile medeniyet unsurlarını kendine kopyalıyor. Bu sebepten en sonunda millet, nesillerine bunları miras olarak bırakmaya başlayınca kendi kültürünü unutur hale geliyor. Yani millet silsilesi kopmuş oluyor. Bu sebeplen Türk milletinin yeniden medeniyet hamlesi başlatarak medeniyete rengini vermesi gerekiyor.

Medeniyetin kaynağını kültür oluşturmaktadır. Kaynağını kültürden alan yaratıcı insan, kültürü işleyerek mükemmelliğe varmak istemektedir. İsmail Yakıt Hoca: ‘’ Yaşayan her medeniyet kaynağını canlı tutar, daha doğrusu tutmak zorundadır. Bir medeniyet hem ilmi ve teknolojik gelişmelerden hem de kaynağından beslenir.’’ diyor. Aslında, buna tersten bakacak olursak, bir millet medeniyet geliştiremiyorsa kaynağını canlı tutamamakta yani kaynaklarını yitirmektedir. Bir başka değişle ilim ve tekniği üreten yaratıcı insan ve kültür canlılığını yitirmektedir.

Sonuç olarak, dört mevsimin ve farklı iklimlerin aynı anda yaşandığı, dünyadaki önemli madenlerin birçoğunun mevcut olduğu, üç tarafı denizlerle çevrili, göller ve nehirler bakımından zengin ve farklı bitki örtülerine sahip, üç kıtanın birleştiği noktada bulunan bir ülkeyiz. Coğrafi çevremiz medeniyet geliştirmek için elverişli ve geliştirdiğimiz medeniyetin tüm dünyada kabul görebileceği ortalama bir coğrafi çevreye sahibiz. Millet olarak ise bir zamanlar üç kıtada hüküm sürmüş, adaletiyle cihana ışık tutmuşuz. Dini ile tüm insanlığa yaşama hakkı tanımış, ilmi ile Bizans burçları aşmış bir toplumuz. Tek eksiğimiz insan unsurumuzdur. Ne yazık ki artık aramızdan yaracı insan çıkaramamaktayız. Bilakis bir zamanlar birçoklarını yetiştirdik, yine yetiştiririz. Tek ihtiyacımız olan bitmeyecek, tükenmeyecek, azimli, fedakâr, yüce gönüllü ve mensup olduğu millet için hazlarından ve zevklerinden feragat edecek yetişmiş bir kadrodur. İşte o kişiler kendi felsefemize, ilmi, hukuki ve dini geleneklerimize bağlı kalan; kültürümüzü yenileyerek tekrardan terkip haline getiren ve medeniyet tasavvuru yapacak olan yaratıcı insanlardır. Yaratıcı insanlar milletimizin sinir uçlarından ulaştıkları felsefeyle insan, tanrı ve evren tasavvurunu tekrardan yapacaklar ve medeniyet gelişimini tekrardan başlatacaklardır. Tarih onları Ülkücüler olarak yazacaktır.