“Yeni Türkiye” söyleminin gündeme sokulduğu bugünlerde pusuda bekleyen “Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları” ortaya çıkarak ne kadar “millî kutsalımız” varsa onlara saldırmaya başladılar. Daha önce “Osmanlı tarihi ile yüzleşilsin, barışılsın” diyenler, şimdi de “Atatürk ve Cumhuriyet’ten hesap sorulsun” diyerek savaş başlattılar. Bu süreçten güç alan etnik bölücü teröristler, birçok yerde Türk bayraklarını indirdiler, Atatürk büstlerine saldırdılar. Bu savaşın ocağına sürekli odun atan siyasi otoritenin ise, bu saldırılar karşısında kılı kıpırdamadı.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulurken, Meşrutiyet yönetiminden Cumhuriyet yönetimine geçilirken, yeni rejimin ve buna bağlı olarak gerçekleştirilen inkılapların topluma benimsetilebilmesi için bazı yanlışlar ve aşırılıklar yapılmıştır. Aslında gerçekleştirilen bu inkılapların çoğu, “19. Yüzyılın başlarında II. Mahmut’la başlayan, Sultan Abdülmecit ve Tanzimat’ın ilanı ile devam eden, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit’le sürdürülen modernleşme sürecinde yapılanların bir sistem bütünlüğü halinde hayata geçirilmesidir. Bu köklü değişim ve dönüşüm döneminde, gerçekten haksızlığa uğrayan ve mağdur edilenler olmuştur. Bu nedenle onların ve çocuklarının haklı tepkileri olabilir.  Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapanlar arasında,  Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’ten menfaatleri haleldar olanlar ve onların çocukları da vardır.

İNÖNÜ’DEN DOLANARAK ATATÜRK’E

Atatürk İstiklal Harbini kazandı, Göktürklerden sonra ikinci Türk adını taşıyan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurdu. Üniter yapıda, millî, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak   kurulan bu devletten , Osmanlı saltanatı hayranları, Türk-İslam ve milliyetçilik düşmanları, modern hayat karşıtları rahatsız oldular ve  “Atatürk ve Cumhuriyet”in karşısına dikildiler. Bunlar yıllarca kapalı kapılar ardında genç dimağlara gizli gizli düşmanlık tohumları ektiler. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları, önce İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminden (1938-1950)   dolanarak ve daha çok din üzerinden Cumhuriyet’e  vurdular..

Fakat son birkaç yıldır, “İki ayyaş” diyerek İsmet Paşa’dan sonra Atatürk’ü de hedefe oturttular. Atatürk döneminin eleştirilmesine geçilince; İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp haksız yere idam edilenlerden başlayıp, İngilizlerin teşvikiyle isyan eden Şeyh Said’e ve oradan da Dersim isyanına ve onun lideri Seyyit Rıza’ya geçtiler. Sanki Milli Mücadele öncesi hiç kimse düşmanla işbirliği yapmamış, düşmanla savaşılırken Milli Mücadele’ye karşı isyanlar yapılmamış, Cumhuriyet rejimi ve  devrimlere karşı çıkılmamış ve aleyhte çalışılmamış gibi, mütemadiyen  “Atatürk ve Cumhuriyet” ile Türk ordusu kötülemeye  ve yıpratmaya çalıştılar. Ağızlarından kan, kin, nefret ve  öç kıvılcımları  saçılan Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı siyasiler,  çakma tarihçiler vicdansızca yalanlar söylüyor, iftiralar atıyorlar. İntikam ateşi ve rövanş alma heyecanı ile Cumhuriyet’in kazanımlarına, devrimlerine ve eserlerine saldırıyorlar.

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları son birkaç yıldır bir “Dersim masalı” uydurdular. Bazı siyasiler de, Alevilerin, Kürtlerin ve bazı milliyetsiz solcuların ve demokratların oylarını alabilmek için, devlete karşı bir isyan hareketi olan Dersim olaylarını, bir ehl-i beyt katliamı olan Yezid’in “Kerbela katliamı” ile bir tuttular. Bu bölgede 1876 yılından 1937’ye kadar devlete karşı 11 ayaklanma yaşanmıştır.    1937’de meydana gelen Dersim Olayları; başta İngiltere olmak üzere, Fransa, Rusya ve Ermeniler gibi dış güçlerle irtibat halinde olan ve onların kışkırtmasıyla vergi vermeyen,  asker göndermeyen, devletin yaptırdığı köprüleri yıkan, okulları yakan  ve devleti tanımayan Tunceli ilindeki  bölücü aşiretlerin bir isyan hareketidir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin yaptığı Dersim Harekatı ise,  bu bölgede mutlak devlet hakimiyetini  sağlamak için yapılmış bir harekâttır. Dersim Olaylarının ne olduğunu anlamak isteyenler, Rus arşivlerindeki, Rus generallerinin yanında birlikte yer alan  Şeyh Said ve Seyit Rıza’nın resimlerine baksınlar.  Burada hedef,  devleti zalim göstererek Türk milletini, Türk ordusunu, Atatürk’ü  ve Cumhuriyet’i yıpratmak ve  yıkmaktır.

ATATÜRK VE VAHDETTİN MUKAYESESİ

Cumhuriyet’in ilanından sonra doksan yılı aşkın bir süre geçti. Artık normalleşmeye gidilmesi ve yanlışların düzeltilmesi gerekir. Bunların bir kısmı bu iktidardan önce, bir kısmı da bu iktidar döneminde  düzeltildi. Osmanlı hanedanı mensuplarının sürgünlerinin sona erdirilmesi ile başlayan bu süreç, tarih kitaplarındaki Osmanlı dönemi ve padişahlar aleyhindeki olumsuzluklar çıkartılarak devam etti. Şu anda eskinin tam tersi bir tutumla “Osmanlının her şeyi doğrudur, güzeldir, kutsaldır” diyerek Osmanlıyı kutsamak, “Yeni Osmanlıcılık” moda haline geldi.  Osmanlı döneminden kalan bütün tarihi eserler (camiler, medreseler, kütüphaneler, imarethaneler, darüşşifalar, sebiller) Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İl Özel İdareleri tarafından onarıldı, ihya edildi, iyi de oldu.

Biz Türk milliyetçileri olarak tarihimizin her dönemini seviyoruz. Göktürkleri de, Karahanlıları da, Selçukluları da, Osmanlı’yı da seviyoruz. Atatürk’ü sevdiğimiz kadar Alparslan’ı da,  Osman Gazi’yi de, Fatih’i de, Yavuz’u da, Kanuni’yi de seviyoruz. Osmanlı İmparatorluğu, beş bin yıllık Türk tarihinin  en önemli dönemidir. Kuruluşundan çöküşüne kadar her safhası kahramanlık ve gurur tablolarıyla doludur. Başarıları, zaafları ve hezimetleriyle bizimdir. Türk milliyetçileri  623 yıllık şerefli bir geçmişe sahip olan Osmanlı İmparatorluğu ile gurur duyar ve onu mazisinin aziz bir hatırası olarak görür. Biz bu konuda, Nihal Atsız’ın “Türk Tarihinde Meseleler” kitabında yaptığı “Osmanlı padişahlar büyük kahramanlar ve dirayetli padişahlar çıktığı gibi, deli, aciz ve korkak padişahlar da çıkmıştır, fakat hiç hain çıkmamıştır” değerlendirmesine aynen katılıyoruz. Ayrıca, Abdülhamit’e ilk defa “Göksultan” diyen de, Atatürk’ü Samsun’a  Vahdettin’in gönderdiğini ilk defa söyleyen de büyük Türkçü Atsız’dır.

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları, son yıllarda   “Vahdettin’in bir miktar da para vererek  Atatürk’ü ve arkadaşlarını Milli Mücadele’yi örgütlemek üzere görevlendirip  Samsun’a  gönderdiği”  söylemine  dört elle sarıldılar. Böylece Milli Mücadele’nin Vahdettin’in emriyle organize edilip başlatıldığı algısını yaratmaya çalışıyorlar. Bununla Atatürk’ün hizmetlerini küçültmek ve gizli kahramanın son padişah Vahdettin olduğunu ima etmek istiyorlar. Böylece onu hain değil, vatansever olarak tanıtmak istiyorlar. Bu konuda Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarına,  şu soruları açıkça sormak gerekir.  Eğer dediğiniz doğruysa,  Vahdettin niye Anadolu’ya, kendisine daha yakın olan Kazım Karabekir’i, Fevzi Çakmak’ı, Rauf Orbay’ı veya Ali Fuat Paşa’yı görevlendirmedi de, Mustafa Kemal’i görevlendirdi? Bu görevlendirmeyi Vahdettin  yaptı ise,  niye Atatürk hakkında idam fermanı çıkarttı, valilere ve kumandanlara yakalama emri verdi? Niye Milli Mücadelecileri hain ilan etti?  Niye halkı Millî Mücadele aleyhinde kışkırtmak için Anadolu’ya “Heyet-i Nasiha” (Nasihat Heyetleri) gönderdi, iç isyanları destekledi?

ASIL İNGİLİZ AJANI KİM?

İçimizdeki bazı İngiliz ajanları, yıllardır milliyetçi ve dindar kesime, Mustafa Kemal’i, “İngiliz ajanı” olarak tanıtıyorlar.  Aynı kişiler, vaktiyle Osmanlıca sahte belgeler  üreterek mütedeyyin ve mazbut bir insan olan Atatürk’ün annesini ahlaksız bir kadın olarak göstermeye çalıştılar, Ali Rıza Efendi’nin  öz babası olmadığı yalanını yaydılar. Mason derneklerini Atatürk’ün kapattığı gerçeğini gizleyip mason olduğunu yaymaya kalktılar. Şimdi de İstiklal Harbi’ni ve Cumhuriyet’i küçültmek ve kötülemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Mustafa Kemal, Çanakkale’de İngilizlere karşı savaşmadı mı, Ege ve Marmara bölgesine Yunanlıları sokan, onlara silah ve istihbarat veren İngilizler değil mi? Padişah, damadı olan Sadrazam ve onları destekleyen bir çok aydın ve yazar İngiliz Muhibleri(Dostları) Derneğine katılıp saltanatı kurtarmak ve kendi rahatları için İngiliz Mandasını istemediler mi?

Sultan Vahdettin, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlandığını görünce, niye  İşgal Orduları Başkumandanı İngiliz Generali  Harrington’a “İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devlet-i fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahara naklimi talep ederim efendim” diye mesaj göndererek, 17 Kasım 1922 tarihinde İngilizlerin Malaya zırhlısı ile Türkiye’den kaçtı?     Silahları elinden alınmış, dağıtılmış bir orduyu ve ümitleri kaybolmuş bir milleti yeniden derleyip toplayıp yeniden bir millî ordu kuran, bu orduyu, kendinden sayısal ve silah yönünden güçlü olan Yunan ordusunun karşısına çıkarıp, onları İzmir’de denize döken  kim? Unutmayalım ki, bu millî direniş gösterilmese, düşman,  Sevr uygulanacak ve ecdât  yadigarı bu vatan tamamen elimizden alınacaktı.  Şimdi soruyorum, kim “İngiliz Ajanı”? Siz neyin kavgasını yapıyorsunuz?

Silahları elinden alınmış, dağıtılmış bir orduyu ve ümitleri kaybolmuş bir milleti yeniden derleyip toplayıp yeniden bir millî ordu kuran kim? Bu orduyu, kendinden sayısal ve silah yönünden güçlü olan ve İngilizlerce her yönden desteklenen Yunan ordusunun karşısına çıkaran kim? Unutmayalım ki, bu millî direniş gösterilmese, düşman İzmir’de denize dökülmese,  Sevr uygulanacak ve ecdât  yadigarı bu vatan tamamen elimizden alınacaktı. Atatürk’ün önderliğinde milletçe yapılan bu mücadelenin kazanımları  şunlar olmuştur: Vatan kurtarılmış, millî ve manevî değerlerimizi özgürce yaşayabileceğimiz bağımsız bir devlet kurulmuş, uluslararası câmia  millî devletimizi tanımış, egemenlik, milli irade şahıstan halka geçmiş, demokrasinin ilk adımları atılmış, Cumhuriyet kurulmuş, muasır medeniyetin imkanları yurdumuza taşınmış, Türkiye kısa zamanda bölgemizin ve çevremizin en modern ve saygın ülkesi haline gelmiştir.

ATATÜRK VE DİN

Bu çevreler, Atatürk’ü, dinin ve din adamlarının düşmanı göstermekte  ve laikliği “dinsizliklik” olarak tanımlamaktadırlar. Atatürk, camide minbere çıkıp hutbe okuyacak kadar dini bilgisi yüksek bir şahsiyetti  (7 Şubat 1923’te Balıkesir’deki Zağanos Paşa Camiinde). Atatürk, Cuma hutbelerini  Türkçe okutmaya başlattı. 1932 yılının Kadir Gecesinde dünyada ilk defa  radyodan mevlid yayınını yaptırdı.  Atatürk’ün bütün çabası, sadece din adamları tarafından bilinen dinimizin, halkımız tarafından bilinmesiydi.

Atatürk, 29 Ekim 1923′te kendisiyle görüşen Fransız muhabiri Maurice Pernot’ya verdiği demeçte,din anlayışını şöyle özetlemiştir: “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinimize bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki, Türkiye’ye istiklalini veren bir Asya milletinin içinde daha karışık, sun’i, itikadat-ı batıldan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince, tenevvür edeceklerdir(aydınlanacaklardır). Onlar ziyaya (ışığa) takarrüp edemezlerse(yaklaşamazlarsa), kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.” Görülüyor ki Atatürk saf, temiz ve sade bir din anlayışı istemektedir. İslam dinine sonradan girmiş her türlü safsata, hurafe ve boş inançlara karşı akılcı bir din anlayışını benimsemiştir.

Bunun ilk adımını da Kur’an-ı Kerim’in milletin bütün fertleri tarafından okunup anlaşılabilmesini sağlamakla atmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan iki yıl bile geçmeden 21 Şubat 1925 tarihinde Meclis’teki bütçe müzakereleri sırasında Kur’an-ı Kerim’in meal ve tefsirinin, Hadis-i Şerif tercümelerinin devlet imkánlarıyla yaptırılması için talimat vermiştir. Bunun üzerine mealin Mehmet Akif Ersoy, tefsirin Elmalılı Hamdi Yazır; hadis tercümelerinin de Ankara’nın başkent oluşu ile ilgili kanun teklifine de ilk imzayı koyan milletvekillerinden Kâmil Miras tarafından yapılması kararlaştırılmıştır. Ancak, Mehmet Akif bilahare bu görevi bırakarak aldığı avansı iade etmiş, hem meal, hem de tefsir yazma işi Hamdi Yazır tarafından yapılmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın hazırladığı 9 ciltlik Hakk Dini Kur’an Dili isimli tefsir 1935 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanmıştır.  Büyük İslam âlimi Buharî’nin meşhur hadis kitabı, “Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi”  adıyla ilk üç cildi Ahmet Naim, dokuz cildi ise Kâmil Miras tarafından tercüme edilmiş ve 1928 yılında yayımlanmıştır.

Atatürk 1922’de Bakanlar Kurulunun ilk toplantısında Yunanlılar tarafından yıkılıp yakılan camiler hakkında “Bu camileri nutuk atmadan, gösterişe kaçmadan, siyasete alet etmeden yenilemek görevimizdir” dedi. Bu camilerden Mihalıççık Camisi, Atatürk’ün gönderdiği 5 bin lira ile tamir edildi, Atatürk Camisi adı verildi. Konya’daki Alaattin Camisinin 1931’de tamiri için talimat verdi. İstanbul’daki Sultanahmet, Eyüp Sultan, Mesihpaşa, Süleymaniye, Sultan Selim, Laleli, Şemsi Paşa, Ankara’da Cebeci Ahmet Paşa ve Çankırı Ulu Camisi Atatürk’ün emriyle onarıldı. Belki ezanın Türkçeleştirilmesine gerek yoktu. Çünkü, namaza çağrı olan ezan, bütün İslam ülkelerinde aynı şekilde okunmaktadır. Ama burada da kötü niyet yoktur, amaç ezanın sözlerini de insanımızın anlamasıdır. Şu gerçeği hiçbir zaman gözden uzak tutmamalıyız. Bugün özgürce ezan okunuyor ve ibadetimizi yapabiliyorsak, bunu Atatürk ve silah arkadaşları ile kahraman ordumuzun şehit ve gazilerine borçluyuz.

TÜRK MİLLİYETÇİLERİ VE “YENİ OSMANLICILAR”

Türk milliyetçileri,  mazideki değerlerini severler ve korurlar. Bugünü  en verimli  bir şekilde yaşamak isterler ve daha güçlü bir mazi inşa etmenin planlarını yaparlar. Çünkü, Türk milliyetçiliği, dinamik bir düşüncedir, akla ve bilime dayanır ve yönü daima ileriyedir. “Yeni Osmancılar”a tavsiyemiz, bir an önce tarihimizi bölücü ve ötekileştirici bu yanlış tutumdan  vazgeçerek, Türk tarihinin bütünüyle,  Atatürk’le ve Cumhuriyet’le  barışmalarıdır.  Tabii “Atatürkçü,  Cumhuriyetçi ve Ulusalcı”  geçinenlerin de, Osmanlıyla ve dinî değerlerle  barışmaları gerekir.

Türk milliyetçileri,  “Yeni Osmanlıcılar”ın “Yeni Türkiye” söyleminin arkasına sığınarak, Cumhuriyet’ten ve Atatürk’ten  rövanş alma biçimindeki eylemlerinden  son derece rahatsızdırlar. Çünkü, onlar  tarihin akışının geri döndürülemiyeceğini bilirler. Osmanlı İmparatorluğu tarihimizin gurur duyulacak bir dönemidir, hatası ve sevabıyla mazide kalmıştır. Devletler, canlı organizmalardır, insanlar gibi doğar, gelişir ve devirlerini tamamlayınca tarih sahnesinden çekilirler.  Osmanlı da tarihteki yerini almıştır, onu yeniden ihyaya  çalışmak, her şeyden önce tarihin mantığına aykırıdır. Türk milleti 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti ile dünyada seçkin ve yeni bir kimlik kazanmıştır. Bize düşen elbirliğiyle bu son Türk devletine sahip çıkmak ve onu yüceltmeye çalışmaktır. Çünkü, bu devletin kurucuları ve mensupları da, çok gurur duyduğumuz Osmanlının torunlarıdır.

Türkiye şu anda, dışta bir tane dostu  kalmayan, Suriye iç savaşına taraf olan, içte “çözüm süreci” adı altında bir bölgesi üniter devlet yapımızdan koparılmak üzere olan, “millî devlet” yapısı ve milli kimliği sürekli yok edilmeye çalışılan  tehlikeli bir sürecin içinden geçmektedir. Devletin bazı şuursuz yöneticileri, milli birlik, beraberlik ve bütünlüğümüzü bozacak şekilde sürekli etnik ve mezhep  ayrılıklarını kaşımakta ve kışkırtmaktadırlar. Aklımızı başımıza toplayalım, Türk devletlerini, Türk büyüklerini, mezheplerimizi, alt etnik kimliklerimizi karşı karşıya getirmenin,  birini tutup diğerini atmanın hiç kimseye faydası yoktur. Oyuna gelip Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapmayalım, yaptırmayalım. Bunun sonu, bölünmedir, bağımsızlığı kaybetmedir, egemenliği  paylaşmadır.  Kısacası Türk Dünyası’nın merkezi Türkiye Cumhuriyeti’nin sonudur.

Türk milleti; dinî, millî ve çağdaş değerlerin sentezini hayatına geçirdiği  gün, büyük Atatürk’ün  dediği gibi “muasır medeniyet ufkunda bir güneş  gibi doğacaktır.”