Dil meselesi, ülkemizin her devirde en çok kafa yorduğu, üzerinde tartıştığı meselelerden biridir. Yaşayan, nefes alan yapısıyla dil, kendisine yapılan müdahalelere anlık reaksiyon göstererek, sıhhatini kaybeden narin bir yapıya sahiptir. Ancak, Cumhuriyet devrinde başlamak üzere dil üzerinde günümüze kadar doğru veya yanlış, sonucu menfi veya müspet,  ölçülü ve ölçüsüz birçok değişiklik yapılmış, yapılmaya çalışılmıştır. Zihinleri ve nesilleri akıl almaz bir karmaşaya sevk eden dil müdahaleleri, belki de bugün içerisinde bulunduğumuz ‘Türkçe’ probleminin başlıca sebeplerinden biridir.

Yahyâ Kemâl’in ‘bizim ağzımızda, annemizin sütüdür’ teşbihiyle nitelendirdiği Türkçe, tarih boyunca çeşitli maceralardan geçmiş, iniş çıkışlar yaşamıştır. Türk milletine ‘titre ve kendine dön’ düsturu ile seslenen Bilge Kağan’ın Orhun Abidelerinden, Türklerin İslâm’a girişi ve yeni yeni coğrafyalara hicreti ile beraber, sırtına yüklediği ‘fethedilmiş’ kelimelerle birlikte bir kat daha lezzet kazanan Türkçe’nin yanında, tam aksi istikamette, ağır ve ağdalı, Farsça ve Arapça terkiplerle tıka basa dolmuş, anlaşılmaz saray diline dönüşen ve yine atide Tanzimat rüzgârları yoğun bir Fransızca istilâsına uğrayan Türkçeye kadar, farklı yüzyıllarda, farklı ‘Türkçe’ manzaraları ile baş başa kalıyoruz.

Türkçenin beslendiği, vücut kazandığı, ruhuna zenginlik kattığı, kendi halinden, ‘öz’ünden uzaklaştığını gören ilk dertli ilim adamları ile birlikte, Türkçe’nin bu problemli vaziyetini değiştirmeye dönük çözüm arayışları da hız kazanmıştır. Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Ali Suavi ve Şemseddin Sami gibi münevverlerin çabaları ile Türkçe üzerine yapılan çalışmalar, ilmî Türkçülük adı altında vasıflandırılabilecek, daha sonrasında Türkçe üzerinde ciddi tesir edici kuvvet olacak olan Türkçülük akımının da yolunu açıyordu.

Türkçenin bulunduğu vaziyeti ile en çok ve yakından ilgilenenler, şüphesiz Türkçü münevverleri idi. Bu sebeple Selânik’te 1911 senesinde yayın hayatına başlayan ‘Yeni Lisan’ adlı dergi Türkçenin olması gereken ve tabiî haline dönmesi yolunda, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp gibi yazarları ile, önemli bir yol haritası çiziyordu. Halkın bildiği ve halkın anladığı Türkçe, İstanbul Türkçesinin ön plana çıkarılması fikri, kuzeyde, tek başına büyük bir fikir akademisi gibi işleyen Tercüman’ın sahibi Gaspıralı tarafından da destekleniyordu. Türkçülerden ayrı olarak İslâmcı olarak addedilebileceğimiz millî şâirimiz Mehmet Akif’te 1910’da Türkçenin içinde bulunduğu buhranın aşılması konusunda Yeni Lisancılardan evvel, onlardan pek de aynı düşünmüyordu:

‘..lisanın sadeleştirilmesi farzdır. Gazetelerde zabıta vukuatı öyle bir lisanla yazılıyor ki avam onun bir dua gibi dinliyor.’

Dildeki bu sadeleşme hamlesi, 1912’de kurulan Türk Ocakları ve onun resmî yayın organı Türk Yurdu’nda çıkan makalelerle beraber süratini arttırdı. İttihat ve Terakki dönemindeki, mevcut Arap alfabesinin Türkçeye tam manasıyla karşılayamadığı tenkitleriyle de beraber Lâtin harflerine geçilip, geçilmeme tartışmaları da sesini yükseltmeye başlıyordu. Ancak siyasî alanda yaşanan başarısızlıklar, toprak kayıpları ve nihayetinde Devlet-i Âliyye’nin çöküşü ile birlikte, Türkçe üzerindeki bu tasarılar bir müddet daha beklemek durumunda kaldı.

Millî mücadele ertesi kurulan yeni devletle beraber, millî devlet şuurunu arttırmaya yönelik dilde özleştirmecilik projesi hayata geçirildi. 1928senesinde Atatürk’ün emri ile Lâtin harflerine geçilmesinin akabinde ve ilerleyen yıllarda Türk Dil Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla beraber, dilde özleştirmecilik/sadeleştirme yolunda çeşitli adımlar atılmaya başladı.  Son derece hâlis gayelerle başlayan bu proje, zamanla sağduyu ve ilmî aklıselim ekseninden sıyrılarak, birtakım dalkavuk ekibinin de etkisiyle, bir anda ‘dilde tasfiyecilik’ boyutuna ulaştı. Bu aşırı, milletten kopuk, uydurmacı dil, bizzat Atatürk’ün ifadesi ile dili bir çıkmaza sokmuştur. Hatta Atatürk’ün, dilde özleştirmeciliğin en hararetli döneminde yaptığı şu konuşma durumun vahametini daha yakından gözlemleyebilmeye olanak sağlamaktadır:

‘Bu gece, ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken, duygum, tükel özgü bir kıvançtır… Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldaçları olmuş bulunuyorlar; onlar, bugün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.’

‘Atatürk’ün nazarında özleştirmeciliğin iflas edişi, Cep Kılavuzları’nın hazırlanmasına vesile olan bir konuşma ile başlar. Falih Rıfkı ile aralarında bir akşam yemeğinden sonra geçen bu konuşmada Atatürk:

-Dili bir çıkmaza saplamışızdır, dedikten sonra, ilave edecek: Bırakırlar mı dili çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakmam. Çıkmazdan biz kurtaracağız, diyor.’ (Ejderlerin Beklediği Hazine, Turgut Güler.)

Atatürk, dili girdiği çıkmazdan çıkarmak için çare aradığı sıralarda karşısına Viyanalı Doktor Kverdiç tarafından yazılmış bir tez geliyor ve dili çıkmazdan kurtarması beklenen ‘Güneş – Dil Teorisi’, 1935 senesinin sonbaharına doğru dilin gündemine oturuyor. İlmî olarak pek de elle tutulur yanı olmayan Güneş – Dil Teorisi; hâlihazırda Türk dilinin bütün dillerin çıkış kaynağı olduğu ispatına dayanak hazırladığından ötürü, dilde tasfiyecilik karşısında kuvvetli bir koz olarak elde bulunuyordu.

Atatürk’ün emri ile Güneş – Dil Teorisi’ni ispata yönelik çalışmalar ile birlikte (İşin tuhaf yanı, dilde özleştirmecilik hareketinin en ateşli savunucuları, bu kez Güneş – Dil Teorisi için aynı hararetle çalışmalarda bulunuyorlardı.) kısmen de olsa tasfiyeciliğin yıkıcı etkisi bir anlamda ortadan kaldırılmaya ve yapılan sun’î müdahale ertesinde, dil yeniden tabiî seviyesine döndürülmeye çalışıldı. Atatürk’ün vefatına kadar üzerinde çalışılmalar devam eden Güneş – Dil Teorisi, işin hayati boyutu idrak edilemeden ve hatta yine bir dalkavukluğun bütün çıplaklığı ile gözler önüne serildiği ‘Güneş öldükten sonra, onun teorisi mi kalır?’ beyanındaki bir açıklamayla paralel olan zihniyet yapısı ile terkedilmiştir. Öyle ki, Atatürk’ün vefatı ertesi Türkçe, bambaşka bir tasfiye çukuruna girmiştir.