Ekim 2019 Yeni Ufuk Dergisi Yeni Ufuk Dergisi 2019 

“DOKUZ IŞIK”IN ELAZİZ’DEN SAÇILAN HÜZMESİ: ÜLKÜCÜ ŞEHİD CEVDET KARAKAŞ

“Ülkücüler, insanlık âlemi içinde ne uşak olmayı, ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır.”
Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ

İşgalin devrim kılığına girdiği yıllarda analarının Allah’a emanet ettiği Türk evlatları gözlerini kırpmadan hain kurşunların önüne atıldılar. Başbuğ Alparslan Türkeş’in de dediği gibi ne Sovyet Rusya’nın uşağı olmak istediler, ne de mazlum milletleri kendi uşakları yapmak istediler. Tek derdi Türk milletinin ebedi bekası olan bu vatan evlatları her türlü Emperyalizm, komünizm, kapitalizm gibi safsatadan ibaret ideolojilerin karşısında durdular. Ezanla başladıkları hayata, çocukluklarını, gençliklerini yaşayamadan, kendilerini besmelesiz devrimbazların oyunlarının ortasında buldular. Kızıl emperyalizmin Türkiye’yi işgale kalkışması karşısında “şanlı ve kadim Türk Milleti esaret altında yaşayamaz” sözünü kendisine düstur edinmiş imanlı Türk gençleri tıpkı bir bozkurt gibi savunmaya geçtiler ve bu binlerce Türk genci Ülkücü Hareket çatısı altında toplandılar. Tarih şuuruyla yetişip, Türk cihan hakimiyeti mefkûresi idealiyle büyüyen ve bu uğurda şehit düşen vatan evlatları 12 Eylül cuntasında birer birer yağlı urgana mahkûm edildiler. Kutlu davanın 9 koç yiğidini bir celsede idama çarptırıldılar. Nice bozkurtlar Ali Bülent Orkan gibi ülküdaşlarının çocukları yetim kalmasın diye kendi çocuğunu yetim bıraktı, kimi Cevdet ağabeyimiz gibi daha çocuk yaşında Türk bayrağı ufuklarda dalgalansın, Kur’an-ı Kerim çiğnenmesin diye salavat getirerek, bir an olsun tereddüt etmeden darağacına yürüdü. Kime hizmet ettikleri belli olmayan gayri milli ideolojilerin mensuplarına karşı denge olsun diye aslan gibi Türk evlatlarını idam ettiler.  Bir sağdan(!) bir soldan asma politikasının sonraki kurbanı da Cevdet Karakaş oldu.

Cevdet ağabey 4 Haziran 1960’da Elazığ’ın Munzuroğlu köyünde kısacık ömrünün sonunda Peygamber makamına çıkacağından habersizce dünyaya geldi. Göklerde dalgalanan Türk bayrağına aşıktı Cevdet ağabey. 9 yaşında yetim kalınca ana sevgisini de şanlı Türk bayrağından aldı. Uğruna yaşadığı iki tane değer vardı. Biri Türk bayrağıydı. O kadar aşıktı ki bayrağına son mektubunda da bahsetmeden geçememişti “Delikanlılığımda bisiklet, motosiklet, arabasız kaldım. Ama Bayraksız olamadım. Bayrağımın bütün çareler tükenince gölgesine sığındım. Bayrağıma yan gözle bakanın gözlerini oymaktan, selamlamadan uçan Kuşların yuvalarını bozmaktan çekinmedim. Canımdan aziz bildiğim, kutsal saydığım canım Bayrağımı istiyorum. Bayrağımı son yolculuğuma giderken ne mi yapacağım? Hiç! Çocukluğumun saflığına döneceğim… Dünya gözü ile son bir defa göreceğim, beyazlığını öpeceğim. Kızıllığına yüzümü süreceğim.” Dedi. Diğer değer ise yaratanımız olduğuna iman ettiğimiz yüce Rabbimizin kelamı Kuran-ı Kerim’di. Allah’a olan imanını da şu sözleriyle özetliyordu Cevdet ağabey. “Bir de Kuran istiyorum. Yaratanımın, her şeyi bilenimin, en doğruyu, tek yolu gösterenimin, esirgeyenimin, bağışlayanımın, bizi ve Kâinatı yaratanımızın Kelamını istiyorum. Huzuruna varmadan önce belki birkaç ayetini okuma imkânı bulacağım. Son nefesimi vermenin eşiğinde kulluğumdaki noksanlarımın acısını duyacağım. Beni kurtaracak başka ne olabilir?” dedi Cevdet ağabey. Her şeyin bittiğine inandığında, yalnız kaldığı zamanlarında bu iki değere sığınırdı. Anası vefat ettikten sonra ekmek parası için Almanya’ya göç etti babasıyla. Cevdet ağabey 10 yaşlarındaydı o vakitler. Yıllarca özlem duydu doğduğu topraklara. Kendine çok kızardı. Vatanında işgal çabaları varken gurbette nefes almak zulüm gibi gelirdi. Bir gün tak etti canına.  Bulduğu ilk imkânla Anadolu topraklarına geri döndü. Hasret kaldığı topraklara ilk ayak bastığında, doyamadığı anasının kucağındaki güven ve huzuru bulduğunu hissetmişti. İlk işi Elazığ Ülkü Ocaklarına katılıp gönül bağıyla bağlandığı, aynı dertle dertlendiği ülküdaşlarına kavuşmak, onlara sarılmak oldu. Ülkedeki ideoloji savaşında savunduğu hak dâvâyı hakkettiği konuma, göklere çekmek, gayri millî ideolojileri de hak ettiği yere kaf dağının ardına atmak için her gün bilgisine bilgi katardı. Sahada verdiği fikri mücadele eli kanlı örgütler tarafından engellenmeye çalışıldı. Hiçbir zaman karşısına çıkan engellerden yılmadı Cevdet Ağabey. Ülküdaşlarıyla hem fikri hem fiziki mücadele verirken apolitik kalanlara da sitemliydi. Son mektubunda da korkaklardan bahsetmeden geçemedi. “ey yaşayanlar, yaşadığını zannedenler, gülüp eğlenenler, çatlayıncaya kadar yiyip içenler, inanan İnsanların kutsal bildiği değerler uğruna canın feda etmesine göz yumanlar, ben ve benim gibi nice ülkü devleri işte böyle ölecek. Sakın ola, sakın ola ki acımayasınız. Gençliğine yazık oldu demeyesiniz, sakın ola ki üzülüp ağlamayasınız.” dedi Cevdet Ağabey. Hiçbir zaman anlam verememişti bu insanlara. Her zaman anlattı dâvâsını ama anlamak istemediler. Anlarlarsa rahatlarının kaçacağını biliyorlardı. Bu insanlara anlatamadığı gibi mahkemede de anlatamadı kendini veyahut Cevdet ağabeyin dediği gibi “onlar anlamak istemediler.” 17 yaşındaydı ilk adalet(!) dağıtılan mahkeme salonuna girdiğinde. Hâkimin arkasında yazan adâlet yazısına güveniyordu. Çünkü Türk adâletliydi ve aynı adâleti de Türkiye Cumhuriyeti mahkemesinden bekliyordu. Ama ne karşısındaki hâkim Türk’tü ne de mahkeme Türk adını hak ediyordu. Cevdet ağabey 3 yıl boyunca başka bir mahkemeye çıkmadan, cezası onanmadan hapishanede aralıklarla işkence gördü, 1.30’a -1.30 hücrelerde yattı.

Ve ardından kahpe Eylül geldi… 12 Eylül günü darbe bildirgesi okunurken bütün ülkücüler sevindi. Artık mahkemeler hızlanacak adâlet yerini bulacaktı. Hapishanede ki işkenceler azalacak, insan muamelesi göreceklerdi. Bunun hayaliyle yaşıyor, Allaha şükür ediyorlardı. Ta ki darbenin asıl hedefinin ÜLKÜCÜLER olduğunu anlayana kadar. Hapishanede yapılan işkenceler artmıştı. Özellikle ülkücü olanlara ağır işkenceler yapılıyor, namaz kılanlar dövülüyordu. Cevdet Karakaş’ın da bulunduğu Elazığ Cezaevinde de durum aynıydı. Koğuştan ülküdaşını alıp ağır işkenceler yapmışlardı. Ülküdaşının işkenceye uğradığını görenler sessiz kalamayıp isyan çıkardılar. Bütün yatakları kapının arkasına yığdılar. Sözde komutanın, “Asker sözü. Hiç kimseye dokunulmayacak.” demesinin üzerine kapıyı açtıklarında, önce topluca bir dayak yiyip daha sonra sıra sıra işkence görmüşlerdi. Cevdet Ağabey’de 10 gün boyunca tabutlukta tutulmuş ve bu süre zarfında işkence görmüştü. Koğuşa geri döndüğünde Cevdet Karakaş’ı ölecek sandılar. Tanınmayacak haldeydi. Koğuş arkadaşları Cevdet ağabeyin üstüne titredi. Çünkü o daha 20 yaşında filinta gibi delikanlıydı. Diğer ülkücüler gibi Cevdet ağabey de hak etmiyordu gördüğü işkenceleri.

Tarih 9 Aralık 1980’i gösterdi. Cevdet ağabey 3 yılın ardından mahkemeye çıkarılmak için cezaevinden alındı. Mahkeme’ye geldiğinde “avukatım nerede?” diye sordu Cevdet ağabey. Cinayetle yargılandığı için elbet bir avukat gerekirdi. Ancak sol örgütlerin Elazığ Avukatlar barosunu ölümle tehdit etmesinin üzerine Cevdet ağabeyin mahkemesine avukat gönderememişlerdi. Bunun üzerine Almanya’dan oğlunun mahkemesine gelen babasını da mahkeme salonuna almamışlardı. Çünkü hükmü çoktan vermişti sözde hâkimler. Kararları idamdı. Tek sebebi de ülkücü olmasıydı. Koğuş arkadaşlarından birinin şu sözlerinden de anlayabiliriz “Vallahi yoldan geçen birine avukat cübbesi giydirseler Cevdet idamdan kurtulurdu.” çünkü hapishaneye ilk girdiğinde 17 yaşındaydı. İdam edilmesi için 18 yaşından büyük olması gerekiyordu. Yapılması gereken tek şey mahkemede bir avukatın Cevdet ağabeyin 18 yaşından küçük olduğunu söylemesiydi. Avukatın yapması gerekeni Cevdet Karakaş yaptı. İtirazda bulundu. Mahkeme 13 Nisan 1981’e ertelendi. Aradan geçen zamanda idam hücresinde tutuldu Cevdet ağabey. İnsanlık dışı muamele yapılarak güneş yüzü göstermediler. Sebepsizdi idam hücresinde tutulması. İtiraz etmişti. Ama Cevdet ağabey hiçbir zaman hayal kurmaktan vazgeçmedi. Hayallerini merak ettiğimizi anlarcasına hayallerinden de bahsetti mektubunda. “Şimdi değişik hayaller kuruyorum. Belki kurduğum hayalleri merak edersin kısaca bahsedeyim. Milli devlet, güçlü iktidar kuruluyor. Güçlü bir Türkiye ve dünyadaki bütün Türkler kendi yaşadıkları ülkelerde bağımsızlığına kavuşuyor. Kıbrıs Türk federe devleti gibi. Dünyanın birçok yerinde Türk devletleri kuruluyor derken Türk milleti olarak cihan devleti haline geliyoruz. Dana sonra İslâm birliğini kuruyoruz. Türk milletinin liderliğinde bir milyar Müslüman insan bir anda bir buçuk milyara çıkıyor. Çığ gibi yayılıyoruz derken Aleme nizam verme ülkümüz gerçekleşiyor. Ayasofya’da tekrar ezan sesleri yükseliyor.” Belki hayallerini gerçekleştiremedi Cevdet ağabey ama bu uğurda emaneti olan canını teslim etmekten de çekinmeyecekti. Çünkü bu düşünülen her bir hedef, hayal değildi ülküydü. Cevdet ağabey de Atsız ata gibi kişilerin gerekirse ülküleri için ölmelerinin gerektiğine inanıyordu.

Ertelenen mahkeme günü geldi çattı. Cevdet ağabey yeniden güneşi görmenin verdiği mutluluktan mahkeme umurunda değildi. Mahkeme salonuna son kez girdiğinden emindi. Aslında çıktığında idam edileceğini biliyordu ama ümidini hiçbir zaman öldürmedi. Çünkü dışarı da yapacağı daha çok iş vardı. Vatanın kendisine ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bir kez daha kudurmuştan beter itler idam kararı verdi. İdam edileceği için değil, ülküdaşlarını yalnız bırakacağını düşündüğü için üzgündü Cevdet ağabey. Peygamber makamına çıkacağını biliyordu artık. Kimsenin acımasını istemiyordu. “Artık çok geç. Merhametinize ihtiyacım kalmadı. Şimdi hepinizin kıskanacağı bir rütbedeyim. O rütbe ki; yüce Allah’la benim aramda bir sır. Siz kendi dünyanızın düşünü kurun.” Dedi son mektubunda. İdam hücresinde yazdığı mektupta bizlerden, ülküdaşlarından da isteği var Cevdet ağabeyin. “Kıymetli ağabeyciğim, benim ülküdaşlarımdan da isteklerim var. Allah yolunda ve kutsal değerler uğruna şehit olanlarımız için Kuran okumak ve en önemlisi de bizlerin taşıdığı bayrağı omuzlayarak hedefe doğru koşarak burca dikmek. Allah’ımızın ipine sımsıkı sarılarak Allah rızası için nefsimizi yenip nizam verme mücadelesini bırakmamak. Çok şey yazmak istiyorum. Fakat sizi daha fazla üzmek istemiyorum. Birde ricam var dışarda küfür düzenine karşı birlik ve beraberlik içinde olup, tek yürek, tek bilek, tek vücut halinde olup birliğimizi bozmak isteyenlere karşı sımsıkı kenetlenelim.”

4 Haziran günüydü. Doğduğu gün hak katına çıkacaktı.  İdam vakti gelmişti artık. Kefenini giydi Cevdet ağabey. Son rızası sorulduğunda “Beni idama götürecek yetkililerden imam istiyorum. Rabbime kavuşmadan önce kuranın kalbi olan yâsin-i şerif okumanız için iki rekât namaz kılmaya yetecek kadar zaman istiyorum. Diriliğimdeki borçlarımın bağışlanması için değil. Sevdiklerimin muhafaza buyurması üzerine can verdiğim mukaddesatımın çiğnenmemesi için dua edeceğim.  Ölümsüzlüğün koynuna gireceğim.” İmam geldi, yâsîn-i şerif’i okudu ve iki rekât namaz kıldı Cevdet ağabey. Artık Allah’ın huzuruna çıkmağa hazırdı. Tekbir ile kelime-i şehadet getirerek yürüdü darağacına. Dünya gözüyle etrafa son bir defa baktı. Yağlı urgan boğazına geçirilirken derin bir nefes aldı. Celladın sehpaya vurmasıyla sallandı sallandı. Arş-ı âlâya çıktı Cevdet ağabey. Melekler ordusuna katılmıştı artık. Mustafa Pehlivanoğlu’na yapılan kahpeliğin aynısı Cevdet ağabeye de yapıldı. Cenaze namazına babası da dahil hiç kimseyi almadılar. Babası haftalar sonra gidebildi oğlunun kabrine. Dünya gözüyle son bir defa oğlunu görmelerine izin vermeseler de oğlunun mezar taşını öpmek nasip oldu.

Cevdet ağabey! bize emanet ettiğin Türk ülküsünün şanlı bayrağını teslim aldık. Son nefesimize kadar, kanımızın son damlasına kadar emanetin olan bayrağı taşıyıp, Allah’ın izniyle burca dikeceğiz. Bize emanet ettiğin bütün değerleri muhafaza edeceğiz. Ve Emin ol ki sizlerin küfür düzenini bozduğunuz gibi bizde bu çarkı tersine çevireceğiz.

Yazıyı da Cevdet Ağabeyin her mektubunun sonuna yazdığı şiiri ekleyerek bitirmek isterim.

“Şaha kalkmış ata meydan yaraşır

Bu vatana elbet bizden kurban yaraşır

Mukadder ülkücü isen her musibet her bela

Onlara rahat koltuk, bize zindan yaraşır.”

Ruhun şâd, mekânın cennet olsun ağabey…

Benzer yazılar

Leave a Comment