Dün, bugün, yarın… Aciz insanoğlunun zaman karşısındaki cehâletini anlatan üç önemli kavram. Anlamaya çalışırken anlamsızlaştıran, sonra neden anlamadığını sorgulayan ilginç bir varlık: insan. Yapmak istediği kadar yıkmaktan da geri kalmayan karmaşık varlık. Târih, insanın yaptıkları ve yıktıkları ile doludur. Yıkılanı herkesin unuttuğu nankör dünyada biz unutmadık, unutmuyoruz.

Dün, bugün, yarın… Aciz insanoğlunun zaman karşısındaki vefâsızlığını anlatan üç önemli kavram. Unutturulan mâzîye inat hatırlanacak âtînin zeminini inşâ eden bir târihçi, öğretmen, yazar, insan… “Vatansız Çiçekler” işte bu vefâsızlığı yıkmak için özenle yazılmış bir kitap. Târihin gerçekliğinden kopmadan kurgulanmış bir roman. Vazîfemiz bu güzîde eseri temel hatlarıyla değerlendirerek okuyucuların zihninde müspet ya da menfî bir kanaat oluşturmaktır.

“Vatansız Çiçekler” târih öğretmeni Sedat Serdaroğlu’nun Bengü Yayınlarından 2020 yılının başlarında okuyucuyla buluşturulmuş eseridir. Ahıska-Türk Edebiyatı etiketiyle sunulmuştur. Nitekim edebiyatımızda bu etiketle çıkan eserlerin az olması kitabı müstesnâ bir konuma getirmiştir.

Eser 1989 Mart akşamında Bakü’de anımsanan bir hikâye ile başlıyor. Ahıska sürgününden kırk beş yıl sonra Hazar’ın bağrından esen dert rüzgarları romana konuk oluyor. Azerbaycan topraklarındaki acı dolu olayları bir “Ahıskalı” olarak yaşayan insanlara bir atıf yapılıyor. Öz vatanlarından sürgün edilen insanlar yeni vatanlarında da acıyı göğüslüyorlar. Orada bulunanlar derin düşünceye dalıyor. Yazar, karakterleri geriye dönüş yöntemi kullanılarak kömürden kara o geceye döndürüyor. Kara kışın ortasında göç ettirilmeye çalışılan insanlar zihnin karanlık köşelerinden çıkıp sayfalar içinde yaşatılıyor, yaşatılıyoruz. Acı, ıstırap, dert, keder o güne dâir ne varsa güçlü bir şekilde hissediyorsunuz. Bütün duygular sanki siz de o gün oradaymış gibi içinize işliyor. Olaylar gözlerinizin önünden sesli soluklu bir şekilde geçiyor. El uzatıp karanlıkları yırtmak istiyorsunuz, yırtamıyorsunuz.

Istırap dolu göçü yaşayan Ahıskalılardan bazıları, Özbekistan sınırları içerisinde yer alan Fergana’ya gönderiliyor. Oraya göç ettirilen topluluk karınca kararınca bir düzen tutmaya çalışıyor. Neredeyiz, ne yapıyoruz sorusunun cevapları henüz kemale ermeden yeni sıkıntı çekmek, yeni bedeller ödemek zorunda kalıyorlar. Olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki ne olduğunu anlamadan öz kardeşi öz kardeşe kırdıran Fergana olaylarının içinde kendimizi buluyoruz. O günler kömürden kara günlerdi. Nereden biliyorsunuz diye sorarsanız yaşadım, oradaydım, biliyorum. O denli bir betimleme ve öykülemeye mâruz kalıyorsunuz.  Ben ve roman karakterleri inanıyoruz ki o günlerin yaşanılmasını kimse istemezdi. Ama yaşandı. Bilimin donukluğuyla karşılaştığımız olaylar bu sefer sıcak ve canlı bir şekilde tanık oluyorsunuz. Bence târihi art alanı olan bir olayı kurgulamak roman açısından titizlikle incelenmesi gereken bir konudur, bilmem katılır mısınız?

Bakü’den Ahıska’ya oradan Fergana’ya uzanan hikâye Karabağ’ı da kurgunun bir parçası haline getiriyor. İçinde insana dâir çok şeyin olduğu hikâye sizleri o günlerin merkezine alıyor. Hikâye, görünmez bir tılsım kuşanmışçasına sizleri Karabağ olaylarının parçası haline getiriyor. Önce Karabağ olaylarını, sonra o menfur Hocalı soykırımını yaşıyorsunuz. Orada kan ve gözyaşı her şeyden daha fazla göze batıyordu ama orada umut da vardı, sevgi de vardı, hayaller de vardı, insan da vardı. Belki zarar görmüyorsunuz ama olayların içindesiniz, yaşıyorsunuz. Kuru bilgi olarak tanık olmuyorsunuz, yaşıyorsunuz. Katledildiğimiz geceyi an be an yaşıyorsunuz.

Roman olay örgüsü bakımından çok zamanlı, çok mekânlı bir anlatım göstermektedir. Bu durumun okuma esnasında yaratacağı karmaşıklık ifâde ettiğimiz halkaların birbirine pürüzsüz bağlanmasıyla aşılmış ve akıcı bir anlatım oluşturulmuştur. Romanın bir solukta okunması romana film havası vermiştir. Ele aldığı konular bu zamana kadar genellikle târih alanında araştırılmış, yazılmış konular olsa da bunları bir kurgu dâhilinde romana aktarabilmek hoş ve faydalı bir yaklaşım olmuştur. Özellikle roman tadında olmasının bir başka güzel tarafı da eserin sıcak olmasıdır. Bilim gibi soğuk, duygusuz ifâdelerden ziyâde duygunun, düşüncenin, hayalin, gerçeğin, aynı potada eritilmesi edebî anlamda hoşluk yaratmıştır. Umarım kısa zamanda binler, on binlerle buluşarak Türk’ün târihinde acılarla dolu olan bir devri yaşama, yaşatma ve unutturmama idealinde kucaklaşmayı yüce yaradan bize nasip eder. Bu değerli eseri Türk edebiyatına kazandırdığı için hocama sonsuz saygı, sevgi ve şükranlarımı sunarak yazımı bitiriyorum. Görüşlerime ve fikirlerime önem verip okuduğunuz için siz değerli okuyuculara da teşekkür ediyorum.

Bâki muhabbetle,

Esenlikler…