Geçen harbin sonundan bugüne kadar, Avrupa’nın hangi noktasında bir harp, bir ihtilâl, bir politika ve ideoloji çarpışması olmuşsa, orada istisnâsız hep milliyet fikri, zaferi kazanmıştır: İlk önce, Türk İstiklâl Harbi’nde garp demokrasilerinin kukla ordularını tepeleyen milliyet fikridir; peşinden İtalya’da marksist, liberal ve farmason beynelmilelcileri tepeleyen milliyet fikridir; Almanya’da inkılâptan sonra hemen Ren’i askerî işgal altına alan milliyet fikridir; Anchluss’u yapan milliyet fikridir; Münih’te Fransa’ya, İngiltere’ye diz çöktüren ve Südetleri ilhak eden milliyet fikridir; İspanya’da kızılları tepeleyen milliyet fikridir; Yunanistan’da bütün marksistleri, liberalleri, farmasonları ve bütün beynelmilelcileri tepeleyen ve Metaksas’ı iş başına getiren milliyet fikridir.

Bugünkü harbin kaderi, ondan evvelki iktisâdî, siyâsî, askerî mücâdelelerin hepsinde görebileceği açık bir alın yazısı halinde meydana çıkmıştı. Târihte hiçbir harp, zaferini bu kadar peşin vermemiştir. Âdeta bugünkü harp başladıktan sonra da birbirini kovalayan yıldırım zaferleri, mevsimi gelince milliyet ağacından pıtırak halinde yağan yemişler gibi, târihî bir olgunluğun tabiî netîceleridir.

Bana bunun bir tek istisnâsını gösteren çıkabilir mi? Büyük harpten sonra, nerede bir ihtilâl ve bir harp olmuş ki orada milliyetçi, beynelmilelciyi ve insancıyı tepelememiş olsun? Bütün bu zaferlerin istisnâsız birbirini tâkip etmeleri bir tesâdüf serisi midir? Bu ne biçim tesâdüf serisidir ki tabiatın kanunları kadar mutlak netîceler veriyor ve hiçbir istisnâ kabul etmiyor? Milliyetçi, târihin hiçbir devrinde görülmeyen bu kudretini, sarıldığı büyük fikrin doğruluğundan değilse nereden alıyor? Bu fikir doğru değilse, târihte hangi yalan, sırt sırta bu derece muzaffer olmuştur?

Canlı varlıklar arasında bu asrın bir milliyet asrı ve bu dünyanın bir milliyet dünyası olduğunu anlamamakta, ağaçlardan ve hayvanlardan başka hiç kimse mâzur değildir. İşte en büyük hakîkat ve kör gözlere bile çivi gibi saplanan en büyük hâdise: “Mücerret insan” fikri iflâs etmiştir! “Hukuk-ı beşer” beyannâmesinde liberal demokrasi ve marksist beyannâmesinde üçüncü Enternasyonal, hep bu mücerret insan hayalinin peşinde topallayan ve nihâyet yüzü koyun kapaklanan fikirlerdir. Öyle bir mücerret insan ki, lisanı olmasın, târihi olmasın, geçmişinden geleceğine doğru uzanan canlı kıymetleri olmasın, cemiyetlerin morfolojisinde muayyen bir millî hüviyeti olmasın, örfleri ve âdetleri olmasın; öyle bir mücerret insan ki, târihin karnından buzağı gibi hâfızasız, an’anesiz ve şahsiyetsiz fırlasın, büyüdükçe öküzleşerek, birbirlerine müsâvî istihsal hayvanları sürüsünü doldurmaktan başka, varlığının hiçbir hikmeti olmasın. Böyle dilsiz, târihsiz, hâfızasız, hiçbir ırka ve millete mensup olmayan mücerret bir insan var mıdır? Yoksa, bundan sonra yaratılması tabiatın da, cemiyetin de, insan ruhunun da muayyen şartlarını ve kanunlarını, tepeden bir hayalin gerçekleşmesine çalışmakla nasıl mümkün olur?

İnsan, mübârek bir mefhumdur fakat onu, gerçek bir hale koyan millet ve ırk fikrinden ayırmamak şartıyla. İnsan tekinin nasıl uzvî bir vücudu ve ruhu varsa, insan topluluğunun da vardır. İnsan topluluğunun vücudu ırk, ruhu millettir. Bunlarsız insan, vücutsuz ve ruhsuz insan gibi, mübârek değil bomboş bir mefhum olur.

İçinde bulunduğumuz kanlı imtihan, bütün târih boyunca insanın bomboş mefhumlar uğruna yaptığı abes mücâdeleleri sona erdiriyor. Liberal demokrat olsun, marksist olsun, bütün “mücerret insan” simyâcıları, laboratuvarlarını kapatıp tası tarağı toplamak üzeredirler. Simyâcılar diyorum fakat sahte altın yapma hülyasına kapılanların tatlı vehminde, bu sahte insan yapıcılarının nazariyelerinden daha az ve daha çok ilim haysiyeti vardır.

 

KAYNAKÇA

Peyami Safa, Eğitim Gençlik Üniversite, Ötüken Yayınları, Sayfa:206